Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Ahmet TOLGAY

Ahmet TOLGAY

16.05.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Not üstüne not…

PROJELERE KAYNAK: Türkiye’den projelerde kullanılmak üzere devlete hibe olarak gönderilen, ama devlet kadrolarında proje üretecek yeterli ekipler bulunmadığından dolayı tekrar Türkiye’ye geri dönen yüz milyonlarca lira… Her yurtseverin tedirginliğine yol açan bu atalete dair yeni bir yorumumu birkaç gün önce bu sütunda yaptım. KKTC emlak sektörünün genç ve başarılı mensuplarından Aykut Mazhar o konudaki düşüncelerini iletti. Teşekkürlerimle paylaşıyorum:

“TC ve KKTC hükümetleri, daha çok proje üretebilmek ve Kıbrıs Türk halkının dönüşümünü tetiklemek için hibe olarak gönderilen 600 milyon TL meblağı, aynen AB proje ofisinin yaptığı gibi sivil toplum örgütlerinin hazırlayacağı projelere aktarmalıdır. STÖ'ler (Sivil Toplum Örgütleri) gönüllülük esasına göre çalışırlar ve kamu otoritelerinden daha verimlidirler. STÖ'lerin devletin izni ile ve kaymakamlık denetiminde çalışmaları itibarı ile aktarılacak kaynağın denetimi de pekâlâ yapılabilir. P KKTC- P TC personeli ile harmanlanarak oluşturulacak bir ofis ile hazırlanacak projelere destek, eğitim, danışmanlık verilebilir. Halen kamudaki hantal yapı nedeniyle proje yetersizliğinden dolayı kullanılamayan bu hibeler büyük israftır. Bu israf hemen durdurulmalı ve harekete geçilmelidir.”

                                                                     *       *             *            

TARİHİ GERÇEK: Sevgili Yrd. Doç. Dr. Nazım Beratlı Kıbrıslı Türklerin kökleriyle ilgili araştırmalarda uzmanlaşmış, kitaplar ve yığınla yazı yazmış değerli bir bilim insanımız... Geçen cumartesi bir TV programında uzmanlık alanı olan köklerimiz konusunda konuşurken kimilerince ısrarla saklı tutulmak istenen o gerçeğin altını ayrıntılar arasında çizmiş ve ekran başındaki bir izleyici olarak beni çok mutlu etmiştir…

Arşivlerimize bir kez daha geçmesi ve güncelleşmesi adına buraya kayıt düşüyorum Beratlı'nın o açıklamasını: Osmanlı Sarayı'nın sevmediği isyankâr ve dik başlı kitleler olarak Kıbrıs'a sürgün fermanıyla aktarılan Andolulular öz be öz Türklerdi, Türkmenlerdi... Ki bu toplulukların içinde Karamanlılar önemli yer tutar. Karamanlılar, o zamanlar Müslümanlığı hâlâ kabul etmeyen Ortodoks Türklerdi. Osmanlı'ya karşı aşırı milliyetçilik yaparlardı...

Ve şimdi benim yorumum: İşte Kıbrıs'ta zaman içinde Müslümanlaşırıldığı belirtilen Ortodokslar bunlardır. Yani Müslümanlaştırılanlar, adanın yerlisi Ortodoks Rumlar değil, Kıbrıs'a sürgün edilen Karamanlı Ortodoks Türklerdir...

                                                                          *  *             *

ÇAĞLAYAN NOSTALJİSİ: Geçen gece, surlar içindeki bir etkinlikten dönüyordum… Saffet Anibal’ın metruk duruşlu nostaljik restoranının yanından geçerken hüzünlendim. Arabamı yavaşlattım, mekânın önünden saygı modunda geçtim... Yorucu mesaisine mola verme gereksinimini duyduğunda, “Ömür biter, iş bitmez” derdi merhum… Ve nasıl hüzünlenmeyim ki? Onun için ömür de bitti, iş de bitti artık!.. Hayatın acı gerçeği bu… Şu var ki, Saffet Anibal’ın da çekip gitmesiyle Çağlayan Bölgesi’nin son tozlu perdesi de kapanmış oldu… Kimler geldi, kimler geçti oralardan… Sinemalar, kahveler ve pastaneler dahil nice mekânlar kapandı bir zamanların çağıl çağıl çağlayan o Lefkoşa köşesinde. Bir kez daha anladım ki, Saffet Anibal ağabeyimiz bize Çağlayan nostaljisini yaşatan son kimlikti. Ve artık o da yok!..

                                                                                   *         *             * 

FELSEFENİN GÖRSELLİĞİ: Bu hafta sinema salonlarının kraliyet koltuğunda iki İngiliz yönetmen var. 80’inde olduğu halde hâlâ şahane işler çıkarmakta olan Ridley Scott ve olgunluk çağının verimliliğine ulaşan Guy Ritchie… Onların son filmlerinin ortak özelliği, felsefenin müthiş bir görselliğe dönüştürülmüş olması.

1979 yılında çektiği ve bilim – kurgu türüne tavan yaptıran “Alien” (Yaratık) filminin uzaydaki ürkütücü atmosferine yeniden dönen Scott, “Yaratık: Covenant” adını taşıyan bu yeni başyapıtında bir uzay gemisinin trajik öyküsünü sunuyor... Yıl 2104…“Covenant” uzay gemisiyle dünyadan ayrılan 2000 yolcu, “Origae-6” adlı gezegende yaşam kurmaya gitmektedir. Gemi evrenin sonsuzluğunda yol alırken robot Walter’la bilim adamı David arasındaki tartışma tırmanmakta ve robot David’e “beni sen yarattın, peki seni kim yarattı?” sorusunu sormaktadır. İnsanoğlunun kötülüklerini evrenin diğer köşelerine de taşımakta olduğunu duyumsatan tartışma sırasında izleyicinin aklına “ya bu ışıltılı, baş döndürücü sonsuzluğu yansıtan bakir evreni yaratan kim? Bakirliğin koruyuculuk görevi kime verilmiştir?” soruları kendiliğinden takılır. Ve işte tam o sırada dehşet saçan saldırganlığı ve yok ediciliğiyle devreye o yaratık girer!.. Evrenin koruyucusu!..

Guy Ritchie’nin “Kral Arthur: Kılıç Efsanesi” adlı filminde ise efsanelerin ve destanların sıfırdan başlayabileceğinin felsefik mesajı veriliyor. Sinemada ve sanatın diğer konularında fazlasıyla işlenmiş bu mitolojik öyküye özgünlük kazandıran ana tema da esasında budur. Efsanevi “Exalibur” kılıcını saplandığı kayanın üzerinden çıkarmayı başaran ve İngiliz ulusuyla devletinin oluşması serüvenine lider olan Arthur bu öyküde, asaletin içinden süzülerek gelen soylu birisi değildir. Genelevde büyümüş serüvenci, sokak çocuğu, ağzı bozuk ve fırlama serserinin tekidir!..

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.