Güngut
Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Ahmet TOLGAY

Ahmet TOLGAY

26.03.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Pazar sohbeti: Osmanlı öyküleri …

YOĞURT VE CAMİ: “Payitaht” adlı dizide Sultan Abdülhamit’in anlattığı öyküdür:

“Fatih Sultan Mehmet yalnızca kendi parasıyla Fatih Camii'ni yaptırma kararındadır. Başkalarından hiç bir yardımın da alınmamasını emreder. Her şey kendisi tarafından, kendi özel kaynaklarından ödenecektir.

Çok sıcak bir gün işçilerden biri yorgun düşer… Ona acıyan o civardaki bir kadın kendisine bir tabak yoğurt ikram eder.

Ertesi gün Fatih Sultan Mehmet inşaat alanını ziyarete gelir ve ‘dün içinizde yardım alan biri oldu mu?’ diye sorar... O işçi mahcubiyetle öne çıkar. Durumu anlatıp ikram edilen yoğurdu çok sıcak havada biraz da serinlemek için yediğini söyler.

Cami faaliyetinin tüm giderlerini cebinden karşılamakta olan Fatih Sultan Mehmet, bu olayın gece rüyasına girdiğini ve Tanrı’nın terazisinde cami ile bir tabak yoğurdun aynı dengede durduğunu gördüğünü söyler.

Fatih bu açıklamasıyla hayır işlerinin ne kadar ulvi olduğuna ve hayra yapılan yardımların miktarının pek de önemli olmadığına vurgu yapmış olur.”

                                                               *             *             *

KANUNİ’NİN VASİYETİ: Kanuni Sultan Süleyman ölümün eşiğindeyken vezirleriyle komutanlarını yanına çağırır ve üç başlıklı vasiyetnamesini açıklar:

“1. Tabutum dönemin en iyi doktorlarınca taşınmalı.

2. Hayattayken elde ettiğim tüm zenginliğim, ki bunlar altın, gümüş ve değerli taşlardır, yol boyunca tabutum mezara ulaşana kadar serpiştirilmeli.

3. Ellerim, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkıtılmalı.”

Oradakilerden biri, merakını yenemeyerek bu üç başlıklı vasiyetin nedenlerini sorar.

Sultan Süleyman, şöyle açıklar:

“1. Tabutumu en ünlü doktorların taşımasını şu nedenle istiyorum: Herkes bilsin ki, doktorlar ne kadar iyi olursa olsun, onlar bile ölümün karşısında çaresizdirler.

2. Yerlere serpeceğiniz değerlerim de gösterecektir ki; bu fani dünyada elde ettiğimiz zenginlik, yine bu dünyada kalır.

3. Ellerim tabutun dışında kalsın ki, herkes şunu görsün: Bizim için en değerli şey olan zamanımız tükenince, boş ellerle doğduğumuz gibi, yine boş ellerle gideriz…”

                                                               *             *             *

MATBAANIN GECİKMESİ: Osmanlıda ilk matbaa Museviler tarafından 1494'te, yani Musevilerin İspanya’dan Osmanlı toprağına göç etmelerinden hemen sonra kurulmuştur. Osmanlı tabası Ermeniler 1567'de, Rumlar ise 1627'de kendi matbaalarını kurdular.

Matbaa, icadından ancak 273 yıl sonra Müslümanların hizmetine girebildi. Padişah 3. Sultan Ahmet’in basımevi kurulmasına izin veren fermanı, işlerini kaybetme endişesiyle direnen hattatların direnişini kırmaya yeterli olmadı. Hattatların örgütleyicisi Daron Acemoğlu, o fermanı “yıkıcı yenilik” olarak nitelendirmişti…

Bu mesleki ama tutucu direniş üzerine Şeyhülislam’dan da fetva almak gerekti. Ancak bu kez de verilen fetvada dini kitapların basılmasına izin çıkmadı.

İbrahim Müteferrika’nın kurduğu matbaada 1729'da basılan ilk kitap bir Arapça - Türkçe sözlüğüdür. Bunun arkasından 17 kitap daha basıldıktan sonra, matbaa 1742'de kapandı.

İstanbul’da matbaanın tekrar açılabilmesi için 1748'de yeni fermanlar çıkarıldı…1830'a kadar sadece 97 kitap basıldı. İlk Kuran baskısı ise ancak 1871'de yapılabildi.

(Kaynak: “Medrese ve Üniversite” Prof. Dr. Kemal Gürüz)

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.