Akacan Holding
Ahmet TOLGAY

Ahmet TOLGAY

05.05.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Pladini…

1974’ten önce tepenin üzerindeki mütevazı mekânı bir Rum ailesi restoran olarak çalıştırırdı. Hep anımsarım, nedense kadınları siyah giysiler içinde olan sakin bir aileydi bu.., Kadınları siyah giyen Rum ailelerin yası olduğunu bilirdik. Ama başında kavak yelleri esen biz gençlerin durup da o ailenin yasının nedenlerini araştıracak halleri hiç de yoktu.

Gereğinin aksine o mütevazı deniz restoranı balık yemekleri ve deniz ürünleriyle değil, Rumların “sufla” dediği fırın kebabıyla ünlüydü. Cebimizde para olduğunda, özellikle yaz aylarında ülkenin tek marka birası olan “Keo” eşliğinde “sufla” yemek için bir arabaya tıka basa doluşarak Lefkoşa’dan oraya giderdik.

Yemek öncesinde ve sonrasında, enfes bir minik körfezin üzerinde yayılan altın kumlu plaja iner ve denize girerdik. Çok güvenli ve çok temiz bir denizdi. Metrelerce yürüyerek ilerler ve karşıdaki minik adacığa üzerimizden sular süzülerek çıkarken deniz bizi hiç boylamazdı. Serinleyerek sırılsıklam ilerlerken, ayaklarımızın altındaki deniz tabanında hiç kirlenmemiş kumları kafa ve kuyruk darbeleriyle hareketlendiren,  baldırlarımızı masaj yaparcasına ısırmayı da ihmal etmeyen gümüş renkli minik balıkları izlerdik…

O plajlı restorana genellikle Rumca bilen arkadaşlarla giderdik. Ki onlardan biri Girneli Ahmet Alper, öteki ise Bilbay Eminoğlu idi. Alper, Girne’nin Rumlarla çevrilmiş Türk mahallesinde doğup büyümüştü. Eminoğlu ise çocukluk yaşlarından itibaren Rumların da bulunduğu mekânlarda ve görevlerde çalışmıştı. Rumcayı konuşabilmeleri yetiştikleri ortamlardandı.

Gençlik günlerimiz Türk ve Rum toplumlarının ciddi ve hatta kanlı sürtüşmeleri yaşadıkları 60’lı yıllara denk gelmişti. EOKA Lideri Grivas’ı adadan çıkarmayı başaran Başpiskopos Makarios, 1968’de “normalizasyon”u ilan ederek yollardaki barikatları kaldırmıştı. Kafesinden fırlayan ürkek kuşlar gibiydik… Lefkoşa’daki gettomuzdan çıkarak ve korku içinde denize ulaşabilmiştik en sonunda... Ne ki, husumet yok olmamıştı ve aralarına karıştığımız Rumlara Türk olduğumuzu duyumsatmamaya çalışırdık. Bunun çaresi de gittiğimiz yerlerde sadece Rumca bilenlerimizin konuşması, diğerlerimizin ise suskun kalmasıydı. 

1974 Temmuz’unda Türk çıkarma birliklerinin hiç umulmadık bir sahile kapak atma planında seçilen o plajın adı “Pladini” idi… “Platin”in Rumcası… Yine de oradan adaya çıkarma yapmak hiç de kolay olmamıştı. Olası Türk çıkarmasını başka bölgelerden bekleyen Makarios’çu ve Makarios’a karşı darbe yapan Rum güçleri, kısa sürede kendi aralarındaki nefret yüklü çatışmayı erteleyip birleşmişler ve Pladini’ye akmışlardı. Pladini’ye hakim tepelerdeki beton Rum – Yunan mevzilerinden de Türk askerlerinin çıkmakta olduğu o minicik plaja ateş ve ölüm yağdırılıyordu. Türk çıkarma birliklerinin orada tutunup içerilere ilerleyebilmesi gerçekten çetin ve hatta göğüs göğse bir savaşı gerektirmiş, pek çok asker orada Rum – Yunan ateşi altında şehit düşmüştü. Şehit düşenlerden biri de çıkarmanın yöneticilerinden Yavuz Sokollu Komutan idi…

İşte bu yüzdendir ki Türk Barış Harekâtı başarıyla sonuçlandırıldıktan sonra “Pladini” adlı o bölgenin adı “Yavuz Çıkarma Plajı” olarak değiştirilir. Yeni ad, gerçekten tutmuştu. 40 yıldır oradan “Pladini” diye söz eden hiç kimse yoktur.

Böylesine tarihi anlamı olan ve Alsancak’ın simgesine dönüşecek, Belediyenin logosunda da yer alacak bir “Özgürlük Anıtı” da dikilerek daha bir anlamlandırılan yörenin KKTC hükümeti tarafından bir şirkete uzun vadeli ve turizm amaçlı kiralanmak istenmesi son günlerde ortalığı hayli karıştırdı… 

Şaşırtıcı değil mi? Rum'larla birlikte “işgal” edebiyatı yapanlarımız bile söylemleri, tepkileri ve bildirileriyle, Çıkarma Plajı'na dokunulmasına karşı çıktı!..

Aslına bakılacak olursa, “Pladini” adıyla anıldığı günlerde herkesin denizine parasız girdiği Yavuz Çıkarma Plajı önceleri, zimmetine verilen Vakıflar İdaresi tarafından halka açık plaj olarak çalıştırıldı, daha sonra kısa ve orta vadelerle kiralandı, hiç boşta kalmadı... 1980’li yıllardan sonra, hiçbir zaman halkın bedavaya girebildiği bir bölge olmadı o lüksleştirilen yer...

Burada yazılması acıdır… Ama o plajdan canlarını dişlerine takarak çıkarma yapan gazilerin bile bedavaya sokulmadığı bir dinlenme, serinleme ve eğlence mekânına dönüştürüldü orası…

Gelgelelim kiralama sırası bu kez bir yatırımcı büyük şirkete gelince yer yerinden oynadı. Neden? Çünkü oraya girmek için artık daha büyük bedel ödememiz gerekecek!...

Uzun yıllardan beridir Yavuz Çıkarma Plajı'na ve oradaki içkili eğlenceli mekânlara yüklü para ödemeden girebilen tek kişimiz var mı acaba? Yüzlerce kahramanın kanını döktüğü yerde içkili – çalgılı alemler düzenlenmesine o yıllardan bu yana sesini çıkarını göreniniz var mı? Diyeceğim o ki, bu olayı eğer eleştireceksek, doğruya doğru modunda eleştirmeli...

Ve özellikle de yazıma noktayı şu cümlelerle koymak isterim:

Bu son olay bir fırsat olarak değerlendirilmeli… O tarihi mekân, gerçek anlamına ve yaşanmışlıklarına uygun, toplumsal bir yatırım alanına titiz bir projelendirme ile dönüştürülmeli. Bölgenin simgesini oluşturan Özgürlük Anıtı’nda bile derin yıpranmalar ve çatlaklar oluştu. Hani neredeyse yıkılacak. Tepkilerinde samimi olanlar, bununla da ilgilenmeliler…

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.