Akacan Holding
Dr. İsmail KEMAL

Dr. İsmail KEMAL

16.04.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Türkiye: Karar günü

Bugün Türkiye için karar günü. Tarihi bir gün. Halk önüne konan “Türk tipi başkanlık” sistemi ile parlamenter sistem arasında seçim yapacak. Niçin sadece başkanlık sistemi değil de “Türk tipi başkanlık” sistemi diyoruz? Çünkü bugün halkın önüne konan öneri kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı gibi yönleri öngörmeyen veya çok zayıflatan, tüm erki bir kişinin eline veren bir sistemdir. Aslında Türkiye bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan için hazırlanmış bir sistemi oyluyor. “Evet” diyeceklerin çoğu başkanlık sistemine değil Recep Tayyip Erdoğan’a “evet” diyecekler. Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde 28 Martlara, e-muhtıralara uzanan hatalar silsilesinin payı büyüktür. Son ve belirleyici faktör ise 15 Temmuz darbe girişimi olmuştur. Bu darbe girişimi olmasaydı büyük olasılıkla bugünkü referandum gündeme gelmeyecekti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tüm gücü kendi elinde toplama isteği darbe girişimi öncesinde de vardı. Ne var ki toplumda buna yeterli destek olmadığını biliyordu. 15 Temmuz darbe girişimi ve hükümet yanlısı medyanın gece gündüz bu konuyu gündemde tutması durumu değiştirdi. İlan edilen OHAL hükümetin işini kolaylaştırdı. MHP içindeki gelişmeleri unutmayalım. Kurultaya gitmeye hazırlanan partide 15 Temmuz’la her şey değişti. Kurultay gündemden kalktı. Muhalif adaylar partiden ihraç edildi ve Devlet Bahçeli Cumhurbaşkanı ile ittifak kurmaya karar verdi. Darbe girişiminden kazançlı çıkan iki siyasetçi el ele verince referandum noktasına gelindi. Dolayısıyla ülkenin bu noktaya varmasında ordunun demokratik sürece müdahalelerinin (1960, 1971, 1980, 28 Mart 1997, 27 Nisan 2007 e-muhtıra) ve ordunun bir kısmının 15 Temmuz darbe girişiminin sorumluluğu büyüktür. Bu gerçek sorunlara demokratik alternatifler üretmek yerine tek adam önerisi üretenlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Tek parti döneminin ve askeri müdahalelerin eleştirisini yaparak, bunların mağduru olduğunu söyleyerek, demokrasi, kuvvetler ayrılığı, çoğulculuk, hukuk devleti gibi vaatlerde bulunarak 2002’de iktidara gelen, bir süre vaatlerini hayata geçirmeye çalışan ve hem ülkede, hem de dünyada heyecan uyandıran, halkın geniş kesimlerinin desteğini alan İslamcı-muhafazakar vizyon giderek tıkandı. Şimdi vardığı nokta düşündürücü. “Türk tipi başkanlık” sisteminin savunmasını yaparken tek parti dönemini örnek verme noktasına varılması her şeyi anlatmıyor mu? Yani dönüp dolaşıp aynı noktaya gelindi. Peki 2017’de Türkiye’ye “tek adam” rejimi getirmeye çalışmak doğru mu? Ülkeye faydası olur mu? Vadedildiği gibi büyük sorunları çözümler mi? Türkiye’nin kaderi bu olmamalı.

Demokrasiden, çoğulculuktan, denetim ve dengeden, özgürlüklerden uzaklaşmak siyasal İslamcılığın kaderi mi? Tunus örneği bize bunun kader olmadığını gösteriyor. Tunus’ta İslamcıların da katkısı ile demokratik bir anayasa yapıldı ve çalışıyor. Raşid Gannuşi “tek adam” olmak istemedi. Türkiye’de İslamcı kesimde bu konularla ilgili tartışmalar giderek artacaktır. Bugün itibarıyla AK Parti iktidarı Türkiye için bir vizyon ortaya koyamıyor. Vizyon bugün oylanan sistem olabilir mi? Çoğulculuğun, demokrasinin, mutlakiyeti sınırlayan anayasaların oluştuğu modern dönemde her şeyin tek kişiye dayandırıldığı sistemler (ne kadar iyi niyetle olursa olsun) başarılı olmamış, topluma istikrar, iç barış, refah getirmemiştir. 21. yüzyılda hiç mümkün değildir. Mümkün olsaydı Rusya, Beyaz Rusya, Orta Asya cumhuriyetleri başarılı olurdu. Denetim ve dengenin olmadığı, her şeyin liderin iki dudağı arasında olduğu bu ülkeler sorunlarını çözümleyebildi mi? Taha Akyol’un dünkü yazısında belirttiği gibi “bütün anayasaların evrim yönü kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge, hukukun üstünlüğü olmuş ve milletler ancak o zaman huzur ve istikrara kavuşmuştur. Daha iyi bir geleceğin anahtarı bu temel kavramlardır.”

Çok büyük bir sürpriz olmazsa “evet” ve “hayır” oylarının oranı arasında büyük fark olmayacak. Az farkla “evet” çıktığını farz edelim. Meşruiyet tartışmaları bitmeyecek. Kampanyanın OHAL koşullarında, adil olmayan koşullarda yapılmış olması meşruiyet tartışmalarını besleyecek. Korku ve baskı altında yapılan oylamalar hep tartışmalı olur. Prof. Ahmet İnsel bu noktaya işaret ederek “Bu plebisitten “evet” çıksa da, büyük ihtimalle “hayır” ile arasındaki fark çok az olacak. Böyle bir sonuç, kapsamlı ve hayati bir anayasa değişikliğinin toplumsal meşruiyetini son derece zayıf kılacaktır” diye yazdı. Anayasaların geniş toplumsal konsensüse dayanması gerekir. Türkiye’nin ihtiyacı yeni, demokratik, AB standartlarında bir anayasadır. Referandumun sonucu ne olursa olsun bu ihtiyaç devam edecek. Demokrasi, özgürlükler mücadelesi devam edecek.

 

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.