HUNKAR SAG GIYDIRME
8 MART ÖZEL
Göksel SAYDAM

Göksel SAYDAM

12.12.2016

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Çifte vergilendirmeyi ve vergi kaybını önleme anlaşmalarının önemi

Daha önceki bazı yazılarımda veya katıldığım televizyon programlarında bir devletin egemenlik göstergelerinden birinin “vergilendirme yetkisi” olduğunu ve Kıbrıs sorununa çözüm bulunmasına ilişkin müzakerelerde kurucu devletlerin yetkisinde olacak dolaysız vergilendirme hukukunun uygulanmasında başarılı olunması amacıyla iki kurucu devletin kendi aralarında uluslararası özellikte bir Anlaşmanın olması gereğinin önemini vurgulamıştım. Bu tür Anlaşmalar “Çifte Vergilendirilmeyi ve Vergi Kaybını Önleme Anlaşmaları” olarak tanımlanmaktadır.

Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla bugünkü yazımda bu anlaşmaların ilkeleri ve önemi hakkında daha geniş bilgiler vermeyi yararlı gördüm. Günümüzde devletlerarasındaki ekonomik ve ticari ilişkiler hızla artış göstermekte olup sermaye, teknoloji ve işgücünün yarattığı gelir kaynaklarının vergilendirilmesi gerek kapsam gerekse bazı özellikler bakımından daha da uluslararası önem kazanmıştır. Mal ve hizmet unsurlarının uluslararası boyutlarda hareketlilik göstermesi hiç şüphesiz devletlerarasındaki ekonomik ve buna ilişkin çeşitli sorunların yanı sıra vergisel sorunların ve uyuşmazlıkların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Her devlet,  egemenlik haklarına dayanarak kendi sınırları içerisinde elde edilen gelir veya kazançlardan özellikle gelir vergisi veya kurumlar vergisi alması için mutlak bir vergileme yetkisine sahip kılınmıştır. Uluslararası vergi hukukuna göre devletlerin egemenlik hakkına istinaden vergileme yetkileri aşağıdaki şu ilkelere dayandırılmıştır:

  1. Kaynak İlkesi (Source Prim ciple);
  2. İkamet İlkesi (Residency Prim ciple);
  3. Uyrukluk İlkesi (Citizenship Prim ciple);

Diğer bir anlatımla, devletler kendi ülkelerinde elde edilen gelirlerden vergi alma hakkına sahip iken kendi ülkesinde mukim (yerleşmiş) olan yabancı uyruklu veya vatandaşlarının yurtdışından elde ettikleri gelirlerden de vergi alma hakları vardır. Gerek yürürlükteki vergi yasalarımızda gerekse uluslararası vergi hukukunda gerçek veya tüzel kişilerin vergilendirilmesinde ikamet (mukim/yerleşmiş) ilkesi kapsamında ve tam yükümlülük statüsünde vergilendirme işlemine tabi tutulabilmesi için bu kişi veya işletmelerin ilgili ülke sınırları içinde bir vergilendirme dönemi içinde sürekli veya aralıklarla 6 aydan (183 günden) fazla ikamet etmiş olmaları gerekir.  Şayet elde edilen gelirin toplam 6 aydan daha az bir sürede gerçekleşmesi veya belli ve geçici bir görev dolayısıyla elde edilmesi halinde vergilendirme statüsü kaynak ilkesine istinaden “yerleşmemiş yükümlülük” statüsünde vergilendirilir. Bu tür vergilendirilme işlemleri vergi güvenlik amaçları bakımından genellikle vergi stopaj yöntemleri ve oranlarına bağlı olarak gerçekleştirilir.

Ancak bazı durumlarda bu ilkelerden herhangi birine dayanarak, vergileme yapılması sonucu, aynı vergi yükümlüsünden aynı vergi konusu ile bağlantılı olarak belli bir zaman devresi içinde birden fazla devletin vergi alması durumu, çifte vergilendirme (Double Taxation) olgusunu ortaya çıkarmaktadır.

Yukarıda belirtmiş olduğum ilkeler kapsamında hiç şüphesiz aynı gelir üzerinden iki devlete vergi ödenmesi zorunluluğu kişileri ve işletmeleri olumsuz yönde etkilemekle kalmamakta adalet ilkesini de zedelemektedir. Özellikle de yabancı sermaye yatırımlarına ihtiyacı olan ülkeleri daha da mağdur etmektedir.

Devletler bu sorunun üstesinden gelmek amacıyla bir yandan kendi vergi sistemlerinden yabancı ülkelerden elde edilen gelirlerin vergilendirilmesinin olumsuz etkilerini azaltmak veya vergilense dahi yabancı ülkelerde ödenen vergilerin kısmen veya tamamen mahsubuna veya yabancı ülkelerden elde edilen gelirlerin ikamet veya merkezinin kayıtlı bulunduğu ülkede vergilendirilmesinden muaf tutulmasına olanak veren düzenlemeleri gerçekleştirmek suretiyle ileride oluşması muhtemel ihtilafları gidermek için ilgili devletler Anlaşma yoluna gitmektedirler. Genellikle de bu konuda Anlaşma yapma isteminin ilk adımı ekonomik bakımdan daha güçsüz olan veya kalkınmakta olan ülkelerden başlamaktadır. Ekonomileri aynı düzeyde olan devletler de çifte vergilendirmeyi önleme, bilgi değişimi ve çeşitli işbirliğine olanaklar yaratmak suretiyle vergi kayıplarını giderme amacına yönelik devletlerarası Anlaşmalar yapma yönünde eşzamanlı kararlar almakta ve parlamentolarına onaylatmaktadırlar.

Söz konusu Anlaşmaların esas içeriğini özellikle hangi gelir türlerinin, nasıl ve hangi oranlarda vergiye tabi veya muaf tutulacağı konuları oluşturmakta olup bu Anlaşmaların düzenlenmesi uluslararası Birleşmiş Milletler veya OECD modellerinden birine uygun olarak Anlaşmaya taraf iki ülkenin mutabakatı ile gerçekleştirilmektedir.

Çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmalarının kalkınmakta olan ülkeler bakımından başlıca amacı yabancı sermaye yatırımlarını en uygun koşullarda yurda getirebilmek ve kendi açısından en az vergi fedakârlığıyla veya kayıplarıyla bu işi başarabilmektir. Bu amaçla, KKTC Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi Yasalarının düzenlenmesinde, KKTC’nin uluslararası ekonomik dezavantajlarını da dikkate alarak, kendi yükümlülerini çifte vergilendirme olgusundan kurtarabilmek için “tek taraflı kredi/(mahsup) yöntemini” (Unilateral Tax Relief) kabul ederek bazı koşullara bağlı olarak, yurtdışında elde edilen ve vergilendirilen kazançlara ilişkin vergiler bu kazançlar üzerinden KKTC’de ödenmesi gereken benzeri vergiden mahsup edilmesini, kurala bağlamıştır. Bu tür düzenlemeler yapılırken de kişilerin veya işletmelerin faaliyet kuruluş ve/veya tescil statüleri arasında ekonomik rekabetin olumsuz yönde etkilenmemesine gerekli özenin gösterilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle, KKTC’nin tek ticari ve ekonomik ilişkiler içinde olduğu T.C. firmalarını çifte vergilendirme yükünden arındırmak ve ülkemizde iş kurmayı cezbetmek suretiyle yatırım yapmalarını teşvik etmek için bu konuda vergi Anlaşması yapılması bir zorunluluk haline gelmişti. Nitekim, 30.12.1988 tarihinde iki ülke yetkilileri tarafından imzalanarak yasalaşmış olan bu Anlaşma Resmi Gazete’de yayımlanarak 01.01.1989 tarihi ile başlayan vergilendirme döneminden itibaren “KKTC-TC Çifte Vergilendirmeyi ve Vergi Kaybını Önleme Anlaşması” ismi altında her iki ülkede de yürürlüğe girmiştir.

Ancak, benzeri bir anlaşmanın dost olarak kabul ettiğimiz Türk Devletleri veya İslam Ülkeleri ile de yapılması için şimdiye kadar hiçbir çaba yapılmamıştır. Öte yandan, 1988 yılında T.C. ile imzalanan söz konusu anlaşma ise bugüne kadar güncelleştirilmemiş ve/veya etkinleştirilmesi veya bu anlaşmadan daha fazla yararlanılması yönünde gelmiş geçmiş hükümetlerin hiçbir girişiminin olmadığı gözlemlenmiştir. Kanımca KKTC’de hükümet edenlerin Yasa gücünde olan bu Anlaşmanın mevcudiyetinden ve/veya içeriğinden haberi bile yoktur.

Örneğin,  bahse konu anlaşmada ulaştırma kurumlarının vergilendirilmesi mütekabiliyet esasına dayandırılmış olup iki ülkenin ulaştırma kurumlarına vergi istisnası tanınmıştır. K.T.H.Y.’nın iflas ettirilmesi ile KKTC menşeli bu şirketin ile durmuş olan faaliyetlerine rağmen KKTC’de faaliyet gösteren ve yolcu ile yük taşımacılığı kazançları elde eden T.C. hava ulaştırma işletmelerine halen vergi istisnası sağlanmasına KKTC tarafından devam edilmektedir. Hâlbuki mütekabiliyet kuralı ortadan kalkmış olduğuna göre bu maddenin (Md. 8) değiştirilmesi veya iptali için KKTC Maliyesi çoktan girişim yapması gerekirdi.

TC Gelir İdaresi’nin ise bu konudaki işlemlerle ilgilenen Daire Başkanlığı bulunmakta olup yaklaşık 75 ülke ile imzalanan ve çeşitli devletlerle imza aşamasında bulunan bahse konu Anlaşmaları mevcut olup bunların daha da artırılması için temas ve çalışmalar hızla devam etmektedir. Güney Kıbrıs Yönetiminin de bu konuda çeşitli ülkelerle imzalamış olduğu yaklaşık 37 tane Anlaşması mevcuttur. Bu istatistiki bilgiler dikkate alındığı zaman bahse konu Anlaşmaların ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.

Son zamanlarda KKTC’nin çeşitli İslam ülkelerinde ve bazı Türk devletlerinde ticari temsilcilikler açmış ve açacak olduğunu basın organlarımızdan öğrenmekteyiz. Merak ettiğim konu şudur; acaba bu ticari temsilciliklerin açılış görüşmelerinde veya faaliyetlerinde bu ülkeleri KKTC’de yatırım yapmalarını, ticari ve ekonomik ilişkilere girmelerini ve/veya iş ortaklıkları kurmalarını teşvik etmek için vergi Anlaşması yapılması hususunda herhangi bir girişim yaptılar mı?

Kanımca bunun cevabı hayırdır; çünkü maalesef gerek hükümet yetkilileri gerekse sivil toplum örgütlerimiz tamamen klasik teşvik unsurları veya mevzuatı (Serbest Liman Bölge Yasası, Uluslararası İşletme Şirketleri ve Uluslararası Bankacılık Birimleri Yasaları) üzerinde odaklaşmış olup, Vergi Anlaşmalarının da söz konusu teşvik unsurlarına çağdaş ve tamamlayıcı bir alternatif teşkil ettiği gerçeği dikkate alınması gerekmektedir.

Yukarıda belirtmiş olduğum uluslararası vergilendirme ilkeleri ile KKTC ekonomisinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile mukayese edildiğinde gerek sermaye yapısı gerekse “know-how” (teknik bilgi ve beceri) ile ticari olanakları dikkate alındığında Kıbrıs konusunun çözümü halinde gelir üzerinden Kurucu Türk Devletinin kendi sınırları içerisindeki gelir ve kazançlar üzerinden vergi alma yetkisinin uygulanması çok büyük önem taşıyacaktır.               Çünkü idari sınırlarının bulunacağı ve dünyada benzeri olmayan bazı ekonomik düzenlemelere bağlı olarak faaliyet göstermesi öngörülen muhtemel Kıbrıs Federal Devleti ile iki kurucu devletinin kamu maliyelerinin uyum içinde çalışabilmesi için bahse konu Anlaşmanın mevcut gerçeklerin ve uluslararası vergilendirme ilkelerinin de dikkate alınarak taraflar arasında imzalanması kaçınılmaz olacaktır.

Aksi takdirde, bugün bile KKTC’nin yetersiz olan mahalli gelir kaynaklarının, muhtemel bir çözüm halinde ve TC yardımlarının da son bulacağı veya çok kısıtlanacağı dikkate alındığında Türk Kurucu Devletinin nasıl yeterli olacağı konusunda şimdiden somut ve ciddi çözümler üretilmelidir. Bunlardan en önemlilerinden bir tanesi de bahse konu ile ilgili vergi Anlaşmasının yapılmasına gerekli önem verilmeli ve fiili vergilendirme ile bu konuda yasal düzenleme yapma yetkisi de ilgili kurucu devletlere verilmelidir. Bunun olmaması halinde bu yetkinin gerek geçici gerekse sürekli olarak başka oluşumlara devredilmesi vergi kayıplarına neden olacağı gibi egemenliğinin göstergelerinden biri olan vergilendirme yetkisi de yitirilmiş olacaktır. Kıbrıs Türk’ü bunun sakıncalarını 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde yaşamıştır.

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.