Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Harid FEDAİ

Harid FEDAİ

13.03.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Eski Basın

Seyf

23 Şubat 1914

Pazartesi; Sayı: 96

Havâdis-i Mahalliyye

(İç Haberler)

Seyf Mudîriyyet-i ‘Aliyyesi’ne

Efendim!

Mart-ı Efrencî ibtidâsında Baf’da Hürriyyet Kulübü ma’rifetiyle Donanma-yı Osmânî menfa’atine güşâdı

(açılması) mukarrer olan (kararlaştırılmış) olan sergiye eşyâ ihdâ (hediye) eden bi’l-umûm (bütün) erbâb-ı

hamiyete (hayır sahiplerine) teşekkürât-ı mahsûsamızın (özel teşekkürlerimizin) alenen (açıktan) iblâğını (bildirilmesini) ve bu meyânda (arada) İskele Tütün Fabrikası Sigaretcileri ve Müsâvât Kırâ’at-hânesi Hey’et-i Muhteremesi ve Lefkoşe Saray-Önü Mektebi bevvâbı (kapucusu) Sadullah Efendi taraflarından eşyâ irsâli (gönderilmesi) suretiyle ızhâr olunan (gösterilen) âsâr-ı fütüvvet (cömertlik) ve hamiyetin (özverinin), Cerîde ‘Aliyyeleri (kıymetli gazeteleri) ile i’lânını zât-ı Vatan-perverleri’nden (vatan sevgisi taşıyan kimliklerinden) recâ eyleriz, ol bâbda.

Hâmiş (Not): Cezîre (Ada) Müftüsü Hazretleri’nin Sergi nâmına ızhâr buyurdukları (gösterdikleri) âsâr-ı teveccüh-i ahrârâneye (içten sevgiye) ayrıca takdim-i teşekkürât eyleriz.

Sergi Komisyonu A’zâsından (Üyesinden)

Kulübe Kâtib-i Fahrîsi (Gönüllü Yazmanı)

Doktor Eyyüb Necmeddin

İ’lânât (İlânlar)

Sâbık Telgraf Müdîri Nûrî Efendi’nin Arab Ahmed mahallesinde hısara nâzır bir bâb tahtanî ve fevkânî (alt ve

üst halinde) hânesi şubat-ı efrencînin beşinci Pazar günü Saray-Önü’nde (Atatürk Meydanı) kahveci Mustafa Efendi’nin kırâat-hânesinde (kulübünde) müzâyede-i alenî (açık artırma) ile satılacağından, hâne-i mezkûrın tahtânî (altta) dokuz ve fevkânî (üstte) yedi odasıyle bir arabalığı ve yarım dönüm mikdarı bağçesiyle bir havuz vardır.

Yine ayni günde mümâ-ileyh (adı edilen) Nûrî Efendi’nin hâne-i mezkûre (adı geçen hâneye) muttasıl (bitişik) bir ahırıyle ma’a havli (avlusuyle birlikte) üç odalı bir hânesi dahi satılacaktır.

Evleri görmek ve elden uyuşmak arzusunda bulunanların Nâ’um Kababî ile Vilson Efendiler’in yazı-hânelerine mürâca’at etmeleri i’lân olunur.

--

Pederim Elye’li (Doğancı’lı) Kara Salih bin Hasan, müteveffa olduğu (öldüğü) inde’ş-şer (dini bakımdan) tebeyyün ederek (anlaşılarak) umûr-ı idâresine (işlerinin yürütülmesine) Lefkoşa Kadısı cânibinden (tarafından) vasi ta’yîn olunduğum i’lân olunur.

12 Şubat 1913

Elye’li

Hasan Kara Sâlih

--

Seyf

02 Mart 1914

Pazartesi; Sayı: 97

Üç Yaşında!

Seyf bugün sâl-i hayatının (hayat yaşının) ikincisini de neşrindeki (yayınındaki) ümidine muvaffak olarak ikmâl etti (tamamladı). Üç’e geçdi. Muhterem kâri’lerinin (okuyucularının) mazhar-ı rağbeti (beyenisi) oldukça, şüphe yok, müşa’şe (ışıklı) olan şu hayatını te’mîn edecektir (sürdürecektir.)

Seyf, ne bir ümid ile, ne de tervîc-i ağrâz (kişisel çıkarlar) ile neşredildi (yayımlandı). Anın yegâne (tek) efkârı (düşüncesi), vaz-ı iktidârının (gücünün) yetdiği kadar vatana, millete hizmetdir. Bundaki muvaffakıyetiyle (başarısıyle) de bahtiyardır. Şurasını da tavzîf etmek (açıklamak) isteriz ki, vatan, yalnız Kıbrıs olmakdan ziyade hilâl-i azametin (şanlı bayrağın) kucakladığı eşlkâdır (ülkelerdir.)

Seyf; vazifesini yalnız Kıbrıs’a değil, asl-ı mâder-i mukaddesine (kutsal anavatanına) karşı da ifâ etdi (yerine getirdi. Düşünüldü, hem de arîz ü amik (enine boyuna) düşünüldü. Bahr-ı Sefîd’in (Akdeniz’in) göbeğinde bir unsur-ı mühimi (esas temeli) İslâm olan bu Ada’da bir gazete lâzım. Bu gazete hem menâfi-ı mahalliyyeye (yerli çıkarlara), hem de muhterem vatana hizmet edebilir. Hakikaten de tasavvurlarında (düşüncelerinde) aldanmadı.

Sünûhât’ın (bu isimli gazetenin) vefâtıyle (yayından çekilmesiyle) Kıbrıs’ta İslâm matba’asının (basınının) sönmesi üzerine doğan Seyf, bütün intizâmıyle (düzeniyle) nâ’il-i muvaffakıyet olarak (başarı sağlayarak) şimdiye kadar yaşadı. Gayret ve mesâ’isinin (çalışmalarının) semerâtını (verilerini) gördükçe, bütün hüsn-i niyetiyle (olumlu düşünceleriyle) yaşayacaktır.

Evet! Hüsn-i niyet bu: Seyf ile devamdır. Beraber doğdukları gibi ölümleri de beraber olacaktır. Çünkü bu sütunlarda Seyf’in maksadı defa’âtle (defa’larca) teşrîh edildi (açıklandı). Teşrîh edilen (açıklanan) o maksad da, müte’addid (çok sayıda) makâlât-ı ciddiye (ciddi makaleler) ve bunların hüsn-i te’sîrleriyle (olumlu etkileriyle) sâbitdir (belli olmuştur).

Seyf; büyük bir fedâkârlıkla mevki-i intişâra (yayın hayatına) çıktı. Bu hakikati ashâb-ı efkârın (kamuoyunun) muhâkemât ve te’emmülâtına (irdelemelerine) terk ile (bırakarak) sükût ederiz (susarız). Lâzıme-i îzâhâtı vermeyi (gerekli açıklamaları yapmayı) zâ’id (gereksiz) görürüz.

Her halde Seyf yaşayacak; menâfi-i milliye (millî çıkarlar), menâfi-i vataniye (vatan çıkarları) içün yaşayacak, hayatını muhâfaza edecektir (koruyacaktır).

--

Cânîler, Cinâyetler

Devlet henüz gavâ’il-i hâriciyyesini (dış sıkıntılarını) bitirdi bitirmedi; milletin kanları kurudu kurumadı; vatandan kopan parçaların velvele-i sukûte (düşüş / ayrılış inlemeleri) hâlâ simâh-ı milletde (milletin kulağında) dehşetli dehşetli gürülüyor. Bu husrân-ı elîme (acı kayıp) yalnız Osmânlılar’ın değil, bütün İslâmlar’ın gözlerinden feverân eden (fışkıran) kanlar hâlâ akıyor. Evet! Hâlâ, hâlâ şühedâmız (şehitlerimiz) göz önünde vâlidesinin sînesinde yatıyor. Parçalanan ma’sûmînin (suçsuzların) haclegâh-ı iffet ve ismetinde (zifaf odasının nâmus ve temizliğinde) ırzları hetkedildikden (ırzlarına geçildikden) sonra, süngülerle kılıçlarla boğazlanan kızların, bu cinâyetleri gören vâlidelerin, pederlerin feryâd ve fiğânları, âh ve enînleri (inlemeleri), zâr (ağlama) ve şuyûnları (çığlıkları) hâlâ cihanı titretiyor. Hâlâ arş sarsılıyor; felek ağlar, bunlar ne içindir? Vatan için, millet için, din için, devlet için, böyle bir zamanda devletin bu rütbe (derecede) hırpalandığı, milletin bu derece teessürât (üzüntüler) içinde bî-tâb ü tüvân (güçsüz) bunaldığı bir zamanda vatan, millet-i İslâm olarak tâ ecdadından beri bütün silsileleriyle (kesintisiz olarak) beslediği; kendilerine kâşânelerde şâhâne hayatlar te’mîn etdiği (sağladığı) evlâdlarının vatana, millete ihanet etdiğini, cinâyet etdiğini; hayır, ihânet cinâyet değil; vatanın, milletin selâmet-i atiyyesi (gelecekteki güveni) için canlılarla Osmânlılığa lâyık ahlâkla, İslâmiyyete cesbân (uygun) nâmusla; insaniyetin îcâbâtı (gereklerinden) olan merdlikle, yine insaniyete, halkına yaraşır bir vatan muhabbetiyle (sevgisiyle); din yolunda bir milliyetle çalışılırken; o vatanın, o milletin hayatına kasd ettiklerini (kıydıklarını) görebilir mi? Ne yaman bir kıyaklık!..

Düşmanlar, siyaset bize aman veriyor. Onlar geriye çekiliyor, bize, velev ki bir ân, istirâhat olsun bırakıyorlar.

Yalnız sînelerini altınlarla, kollarını formalarla doldurduğumuz ve dâimâ kendilerinden hizmet intizâr ettiğimiz (beklediğimiz) hâinler bizden nefesi bile acıyorlar.

Bellerine taktığımız kılıçları düşmana değil, vatanın milletin gerdanına saplamak içün bütün kuvvetlerini sarf ediyorlar.

Bunları hırs kamçılar, hılkatın bütün mezâyâtından (meziyetlerinden) tecerrüd etmişler (arınmışlar), kudurmuşlar; insanlığı, milleti, dîni ayak-altına almışlar, salıyorlar. Ne içün? Vatanı katletmek, devleti mahvetmek, İslâmiyyeti ortadan kaldırmak… ne garîbdir! Vatana, millete bütün muhabbetleriyle!.. hizmet etmekte olduklarını söyleyerek, öyle bir rıyâ ile çalıştıklarını işâ’a ediyorlar (duyuruyorlar). Cinâyet içinde olan bu cinâyet de yüzlerini kızartmadığına taaccüb etmeyiz. Zîrâ ta’ammüden (bilerek), tasavvuren (zihninde tasarlayarak) ikâ-ı cinâyet eden (cinayet işleyen) kâtiller ef’âl-i cinâ’iyyesinin (cinayet etkinliklerinin) te’min-i husûli (sağlanması) için her şey’i intikâbda (kullanmakta) tereddüd bile etmezler (duraklamazlar).

Son posta böyle bir risâle (yazı) getiriyor:

İKÂZ (UYARI)

Millet-i Osmânî’ye Bir Hitâbe

Eser: Birinci Feriklik’den (Komutanlıktan) Müsta’fî (Ayrılmış) Şerîf Paşa

Bu zât bir Osmânlı askeridir. Hayât-ı askeriyesinin (askerlik hayatının) son birçok seneleri Devlet’in umûr-ı hâriciyyesinde (dış-işlerinde), sefâretlerde (elçiliklerde) geçirmiştir. Tebeddül-i idârede (yönetim değişikliğinde) kendi imzaları altındaki jurnallerinin şahâdetleriyle (belgeleriyle) kanun, biraz da bunu hırpaladı. Bunun üzerine muğber oldu (incindi). Familyasının (eşinin) servetiyle Fransa’da kendisine bir hayat te’min etti (buldu).

Bu harîs (hırslı kimse), servetini de, hayatını da o kör kalbiyle, o cinâyet-kârâne ihtisâsâtıyle (o öldürücü uzmanlığıyle), o âmâl-i şerîrânesiyle (kötü emelleriyle) bu yola; bu devletin, bu vatanın kahrına (yok olmasına) hasretti (bağladı). Bunu ve bu ayardakileri, bunlara karşı şu vatanın, şu milletin ihtiyâr ettiği (gösterdiği) fedâkârlığı insan düşündükçe, hırsın bu rütbe (derece) bî-pâyân (sonsuz), cinâyâtın (cinayetlerin) bu rütbe (derece) azîm (büyük) ve mütevâlî (tekdüze) olduğuna ihtimâl veremez.

Evet, ihtimâl veremez. Zîrâ insanlıkta, hılkatda (yaratılışta) bu kadarı yoktur.

İnsan kızar, gücenir; fakat bu hiddet onu dîn, vatan kâtillerine kadar sevk edemez (götüremez).

Paşa! Ta’kîb etmekde olduğun meslek-i cinâ’iyye (cinayet işlemeye) seni sevk eden / götüren) bir hırs olduğunu biliriz. Fakat hakkı teslim etmekte bir büyüklük olduğunu takdir edemediniz (anlayamadınız).

İmzalarınızı inkâr edebilir misiniz? İntikâb ettiğiniz (işlediğiniz) cinâyâta (cinayetlere) karşı boyun eğmelisiniz.

Düşün Paşa! Seni de, ihtiyar babanı da, ceddini de, hepsini de bu millet, bu vatan besledi. Siz mülûkâne (hükümdarca) emrâr-ı hayat ederken (yaşarken); bu millet sefalet, zarûret içinde ağlar, vatanı için çalışırdı.

Bu ni’metlere karşı şimdi milliyetli bir nâmûskâr kabine vatan içün, millet içün çalışırken, a’dâ-yı dîn ve vatan

(din ve vatan düşmanları) bize müsâ’id (uygun) bir zemîn (alan) bıraktığı halde; sizin, evet, ihtar ederiz, sizin Müslüman, Osmânlı, Osmânlılığın tâ tabaka-yı bâlâ-yı askerîsine (askerliğin yüksek katına) irtikâ etmiş (çıkmış)

bir askerin, sizi besleyen bu milletin bu Devletin kahrı içün iktidârını da (yetkisini de), servetini de dökmesi İslâmiyyetle Osmânlılıkla te’lîf edilir mi (bağdaşır mı?)

Söyle Paşa! Seni de hempâlarını da (destekçilerini de) ni’metlere boğan bu millet buna mı intizâr ederdi (bunu mu beklerdi?) Vâliden (annem) Vatan, göğsünde, memelerinde seni bu cinâyetleri ikâ etmek (işlemek) içün mi büyüttü? Söyle, söyle! Hakikat sence de, bütün Osmânlılarca da ma’lûm (biliniyor). Neden, neden öyle, muhabbet-i vataniye, milliye nikâbiyle (örtüsüyle) bu zavallı milleti iğfâl etmeğe (aldatmağa) gayret edersin?

Ey millet! Görünüz! Nasıl bir cinâyete ma’rûz bulunuyorsunuz / uğramış oluyorsunuz). Sizi, vatanı, altı asırdan (yüzyıldan) beri uğrunda kan döktüğünüz Devleti katletmeğe sevk ediyorlar (götürüyorlar).

Siz İslâmsınız, siz millet-perversiniz, siz vatan-perversiniz; bir def’a hâlini (şimdiki durumunu), bir def’a da

felâkât-ı sâbıkasını (eski felâketlerini); andan sonra da Devleti, umûr-ı mu’zılât-ı siyâsiyye ve dâhiliyeyi (dış ve

iç zorlukları) eyâdi-i ihtimâmına (idaresine) almış kabînenin (Bakanlar Kurulu’nun) ciddî gayretlerini nazar-ı dikkat ve insafa alınız; bir def’a da şu vatan hâ’inlerinin teşebbüsât-ı cinâ’iyyelerini düşününüz; sonra hüküm (karar) sizindir. Siz hâkim olunuz; vatan bizim, Devlet bizim, her şey bizimdir.

 

 

 

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.