HUNKAR SAG GIYDIRME
8 MART ÖZEL
Harid FEDAİ

Harid FEDAİ

28.11.2016

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Kusûr Etmeyelim

Seyf

26 Kânûn-ı Sânî (Ocak) 1914

Pazartesi; Sayı: 92

Mesâ’î-i Lâzımede

Kusûr Etmeyelim

(Gerekli Çalışmalarda İhmal Etmeyelim)

(Geçen haftadan devam)

Şu mukaddemeyi (girişi) serd etmekden (yayımlamakdan) maksad; mesmü’âtımıza nazaren (işittiğinize göre) i’âne-i bahriye (Donanmaya Yardım) hususunda ba’zılarının ibtidâr-ı mâlîsi (maddi gücü) nisbetinde ibzâlî-i fütüvvetle (bol bol vererek) selâmet-i maslahatı (işin gereğini) te’mîn edememelerinden (sağlayamadıklarından) dolayı efkâr-ı umûmiyyede (kamuoyunda) husûle gelen (oluşan) hoşnudsuzluğu beyândır (bildirmektir).

Acaba böyle şân-ı insâniyyete şeyn (utanç) getirecek bir hâl-i garâbet-iştimâl (anlaşılmaz olay), erbâb-ı vicdân ve insâf nazarında nasıl tecvîz olunabilir? (normal karşılanabilir?)

Din ve devletin mehlike-i inkırâza (çöküntü uçurumuna) ma’rûz olduğu (düştüğü) bir sırada, vazîfe-i İslâmiyyete terettüb eden (düşen) mu’âvenet (yardım) ve meziyet-i hamiyyetkârâneden (yurt-severlik kimliğinden) el çekmek, ne muktezâ-yı hâle (içinde bulunduğumuz ortama), ne mürüvvete (mertliğe), ne de insâniyyete yakışır!

“Âdem (insan), ana (ona) derler ki, ede kalb-i rakiki (duyarlı yüreği), âlâm-ı benî nev’î ile (insanoğlunun elemleri, üzüntüleri ile) kesb-i melâlet!” (uyum içinde olur).

Şâyân-ı te’essüfdür ki milletimizden ba’zıları meydân-ı hamiyyetde (yurt-severlik konusunda) yâr u ağyâre (dost düşmana) karşı ibrâz-ı semâhat (yardım-severlik) edememiş ve yalnız cüz’iyyât kabilinden (az sayılacak) bir meblâğ i’tâsıyle (ücret vermekle) iktifâ eylemiştir (yetinmiştir.)

Reviş-i hâlden (gidişimizden) pek kolay istidlâl olunabilir (anlaşılabilir) ki ahlâk ve mizâcımız acınacak derecede müteğayyir olmuştur (değişmiştir)!

Çünki hasenât (olumlu işler) uğrunda fevka’l-âde imsâk ediyoruz (cimri davranıyoruz) da, huzûzât-ı nefsâniyyemiz (kişisel zevklerimiz) yolunda gayr-ı meşrû (olumsuz) olarak bir hayli nukûd (para) telef etmekten çekinmiyoruz!

Binâ’en-aleyh iltizâm ettiğimiz (tuttuğumuz) bu tarik-ı nâ-be-câda (çıkmaz yolda) eslâf-ı azâmın (atalarımızın) menzile-i kemâlâtına (olgunluk düzeyine) nasıl yetişebiliriz?

Muhâdaratda (fıkralarda) meşkur olan vekâyi’dendir (olaylardandır) ki Berü’ş-şâm gazavâtının (savaşlarının) birinde mücâhidîninden (mücahitlerden) bir sâhib-i mürüvvet (erdemli kişi), mecrûhîne (yaralılara) su taşır, içlerinde bir bildiğine tesadüf eder. Suyu vereceği zaman diğer bir mecrûh (yaralı) âh eyler. Bunun üzerine bir-iki mecrûh (yaralı) suyu eliyle reddeyleyerek âh edene götürmesine işaret eder. Su ona gidince diğer bir mecrûhun (yaralının) “amân!” diye feryâdı işitilir. Bu da ona bardağı gönderir. Götüren zât evvelâ üçüncü mecrûhu (yaralıyı) şehîd olmuş bulur. İkinci mecrûhun (yaralının) yanına gelir, bakar ki o da vefat etmiş! Ondan sonra bildiğine şitâb eder (yönelir), görür ki o da intihâl eylemiş (göçmüş)!

O hissiyâtından bir ramak (hayat izi) kalmış iken, hâlince âb-ı hayâtdan (bengi suyundan) kıymetdâr olan bir içim suyu kendi içip de ihvânını (candan dostlarını) atşân (susuz) bırakmağı gönlü kâ’il olmayan (razı gelmeyen) mürüvvetmendân-ı ilâhî (Allahın iyilik – severleri) zamanında bütün memâlik-i İslâmiyeye (İslâm ülkelerine) yâru ağyâra (dost düşmana) güşâde (açık) bir mihmân-hâne-i âtıfet (iyilik-severlik misâfir-hânesi) idi.

Eshiyâ (öyle cömertler) bulunurdu ki yılda birkaç kere yüz bin altına mâlik olur, ve yine akşam ta’âmına (yemeğine) muhtaç kalırdı!

Bu gibi hayret-res-i efkâr olacak (hayret edilecek) mertebe (düzeyde), târîhlerde mestür (yazılı) olan vukû’ât-ı sahîhayı (gerçek olayları) kemâl-i istiğrâb ile (büyük bir hayretle) okuyoruz da, ecdâd-ı azâmımızın (yüce soyumuzun) hayru’l-halefi (hayırlı evlâtları), vâris-i fazıliyyeti (erdemli vârisleri) olduğumuzu bir türlü kestiremiyoruz.

Ziyâ Paşa merhûmun;

Tağayyur eylemişdir (değişmiştir) âlemin (dünyanın)

ol rütbe (o derece) ahlâkı

Bize nakli (aktarılması) tevârîhin (tarihlerin) gelir gûyâ yalan şimdi

Beytine mâ-sadak (uygun) olacak bir hale geldiğimiz, inkâr kâbil olmayan hakikatlerden değil midir?

El-hâsıl (kısaca), tahâret-i vicdân (vicdan temizliği), tehzib-ı ahlâk (ahlâkın düzeltilmesi), sıdık-ı makâl (doğru konuşma), istikâmet-i dindârâne (din yolunda gidiş), fazâ’il-i hamiyet (yurt sevgisi erdemleri) gibi hasâ’il-i merğûbeyi (güzel özellikleri) iltizâm etmeyip de (gerekli bulmayıp da) aksi halde devam eder gidersek, ahlâf nazarında (gelecek kuşaklar gözünde) hiçbir vakit, hiçbir sûretle mes’ûliyyetden (sorumluluktan) kurtulamayacağımız der-kârdır (âşikârdır).

--

Akaça Peristeronası Mu’allimi (Öğretmeni)

Mehmed  Râcî Efendi’den Vârid Olup (ulaşıp)

Aynen (olduğu gibi) Âtîye (aşağıya) Derc Olunur (aktarılır.

 

Bu hafta gelen mu’teber (seçkin) Seyf sütunları i’ânelerle (yardımlarla) tezeyyün ettiğini (süslendiğini, bezendiğini) görmekle mübâhî (iftihâr etmiş) ve âdeta sevinçten meserret (mutluluk) yaşları döktüm. Bâ-husûs (özellikle) müsâmera (gece eğlencesi) hey’etini tertîb eden (düzenleyen) vatan-perver, gayyûr (gayretli) gençlerimizi kemâl-i samîmiyyetle alkışlar ve muvaffa kıyyetlerini (başarılarını) tebrîk ederim. Var olsunlar! Böyle her ferd (birey) vazife-i milliyyesini îfâ ederse (yerine getirirse), istikbâlimizden (geleceğimizden) de emîn olabiliriz.

İşte yaşamağa azim-perver (istekli) bir millet böyle hareket eder. Geçende ahbâbdan birisi;

- “azîzim, o kavuklu ecdâdın fazâ’il-i ahlâkı, gayret ve şahâmeti (yiğitliği) bizlere intikâl etmedi; atâlet (durgunluk) içinde pûyân olmuş (kendinden geçmiş) bir alay hissiz, ruhsuz cesedlere benziyoruz” diye ümidsizlikte bulunuyordu.

- İ’âne (para yardımı) hususunda Lefkoşa ve Cezîre’de (Ada’da) görünen İslâmların gayret ve fedâkârlıkları bu fikri fi’len tekzîb (yaptıklarıyle yalanlayıp); ve yaralı kolu, mücâhedesine (uğraşına) mâni (engel) olur iye çizmesiyle koparan ecdâdımıza hayrü’l-halef (hayırlı torunlar) olduklarını bi-hakkın (tamamıyle ısbât ettiler.

Şimdiye kadar bu âlemde vakit vakit zuhûr eden (baş gösteren) müterakki (uygar) milletlerin esbâb-ı terakkîlerini (ilerleme nedenlerini), refâh ve sa’âdetlerini tedkik edecek (inceleyecek) olur isek; görürüz ki mütemâdî (kesintisiz) sa’y ve gayret (çalışma – çabalama) neticesinde derece-i kemâle (en üst düzeye) vâsıl olmuşlar (ulaşmışlar). Ve yine bir milletin ınkırâzı (yıkılışı), efrâdının (bireylerinin) sa’yı ve gayretlerindeki tekâsül (ihmal) sebebiyle inhitât etmişlerdir (yakalamışlardır). Buna ise târîh, bir şâhid-i âdildir (dürüst tanıktır)

Nümûne-i intibâh fikriyle (uyarı olarak) kâri’în-i kirâma (saygın okuyuculara) bir vak’a-yı târîhiyyeyi (tarihi bir olayı) zikredeceğim (aktaracağım):

Elbette birçoklarımız bilirse de, ibret-âmîr vak’aların (ders alınacak olayların) tekerrürü (tekrarlanması) mûcib-i istifâdedir (yararlıdır).O düşünce iledir ki bizâ’asızlığımıza (bilgi eksikliğimize) bakmayarak Seyf’in kıymetdâr (değerli) sütunlarını işgâl ediyorum.

Hicreti (Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesi) müte’âkib (ardından) İslâmlar’ın sîtü şöhreti (ünü), âfâka (dünyaya) dehşet salmağa başlamış ve hatta İstanbul orduları birkaç def’alar taziyâne-i te’dûbe (ihtara / uyarıya) uğramışlardı. İmparator Herkül 150 bin kişilik bir ordu ile Kıyâd nâmındaki (adındaki) serdârını (Baş-Komutanını) Medine üzerine gönderdi. Peygamber haber alır almaz bu cesîm (güçlü) orduya müdâfa’a etmek içün ashâb-ı kirâmını (önde-gelenlerini) i’âneye (yardıma) teşvik ettiler (uyardılar).

Ve, bu techîzi (donanımı) güç orduyu kim techiz eder (donatır); yardım ederse cennet anın (onun) içindir, buyurdular.

Ashâb (kişiler) müsâbaka (yarış) edercesine i’âneye (yardıma) başladılar. Hz. Ebubekir bütün malını; Ömer, yarısını, Hz. Osman her birine birer altın vermek üzre on bin kişiyi teslîh (silâhlandırarak) ve bin altın da huzûr-ı peygamberiye (peygamber’in önüne) götürerek iltifâtına (övgüsüne) nâ’il olmuştur (kavuşmuştur)

Hazret-i Ayşe diyor ki: Ben Peygamber gördüm, bütün gece ellerini açmış, “İlâhî, sen Osman’dan râzı ol” diye dua ederdi!

Fakirler kazandıkları bir okka harmanın nısfını (yarısını) orduya terk ederlerdi. Kadınlar gerdanlıklarını, kulaklarından küpelerini, kollarından bileziklerini i’âne ederek (bağışlayarak) ibrâz-ı semâhat etmişler (cömertlik göstermiler) ve mütemâdî (sürekli) sa’y (gayret) neticesinde bir şirzime-i kalîle (küçük bir birikim) addolunacak (sayılacak) derecede az olan İslâmlar, koca bir orduya ğâlib gelmişlerdir!

Tarih, tekerrürden ibarettir (tekrardan oluşmaktadır) Nebî Zîşân (peygamberimiz), “cennet, fedâkârlık nisbetinde verileceğini tebşîr ediyor (bildiriyor). İşte, bendeniz, kavi (güçlü) bir i’tikâd (inanç) ile bu techîzi (sözü), “güc-i Donanmaya yardım edenler içindir, cennet” diye yorumluyorum.

Mevki-i coğrafîmiz i’tibârıyle kuvvetli bir donanmanın ne derece lâzım ve bizim içün bir hayat-memât mes’elesi olduğunu anlamayan kalmamıştır.

Yûnân Hükûmeti vaktıyle bunu anlayarak esbâbına tevessül etmiş (konuya eğilmiş) ve neticede koca Rûm-Eli ve Adalar’ı bir Averof ile almağa muvaffak olmuştur. Bu millet daha birçok Averoflar almağa teşebbüs ediyorlar.

Bakınız efrâdı (bireyleri) ne hisle mütehassisdirler (donanmışlardır); Midilli’ye Averof’un geldiği gün kuntura boyacısı bir Rûm, mahsûl-i mesâ’îsi (kazancı) olan 100 lirasını Amiral’e teslim ederken sevincinden ağlar; bir kadın yirmi bin liralık bütün malını donanmaya vasiyet eder; bir tütün fabrikası on bin lira verir. Daha yüzlerce fedâkâr bu millette sayılmaz derecededir. Fakat daha ziyade şâyân-ı taaccübdür (şaşılacak şeydir) ki bu paraların mühim bir kısmı yine bizim keselerimizden çıkıyor. Bu gibi kimseler yevm-i kıyametde (kıyamet gününde) Müslüman, yetimler kâtili diye mes’ûl (sorumlu) olacaklarını düşünmüyorlar!

Bu kadar körü körüne gidiş, gaflet, bir milletde görülmemiştir.

Ey dindaşlarım, yetişir bu gaflet! Komşularımızın nasıl çalıştıklarına ve ne hisle yaşadıklarına nazar-ı im’ânla (dikkatle) bakalım da ibret alalım!

Son felâketler bize bir ders-i ibret, bir ders-i kâfi olmalıdır. Rûm-Elililer’in başına gelen felâketleri göz önüne getirelim! Onlar bugün i’âne (yardım) vermediklerine yüz bin kere nedâmet (pişmanlık) getirmişler; fakat heyhât ki nedâmetin (pişmanlığın) bini, bir para etmemiştir.

Edâ-yı farîza-i hac üzerine farz olunup da gitmeyue muktedir olamayanlar! Hac paralarınızı, vasiyet ve zekâtlarınızı ba’demâ (bundan böyle) Donanmaya verirseniz, hem mez’ûliyyetden kurtulur ve hem de rûh-ı peygamberîyi hoşnud ederek me’cûr (sevab kazanmış) olursunuz.

Yoksa şâir-i şehîr (ünlü şâir) Âkif’in dediği gibi, “Hazret-i Allah bizim hesabımıza ordu ordu melek gönderecek değildir”. Eğer çalışmaz, lâzım gelen kuvveti Hükümetimize ihzâr ettirmede (hazır duruma getirmede) tekâsül edecek (ihmal gösterecek) olur isek ma’az-Allah (Allah korusun!) inkırâz (çöküntü) muhakkakdır (kesindir).

Mesmuât-ı âcizâneme nazaren (işittiklerime göre), eski an’anât (inançlarımızı), eski Türklüğümüzü ihyâ edecek (canlandıracak) olan Sultan Osmân Deridnotu taksidine medâr (katkı) olmak üzre, bütün me’mûrîn-i Osmâniyye (Osmanlı kamu-görevlileri) birer aylık ma’âşlarını terk etmişlerdir.

Temennî edelim ki Lefkoşa’da da bu fikr-i mukaddes (kutsal düşünce) ta’ammün etsin! (yayılsın).

İşte bir şey’e mâlik olmadığım halde, iki aylık ma’âşım olan beş lirayı karyemizde (köyümüzde) teşekkül eden (yapılanan) Sandık Emîni’ne (Veznedar’a) tevdî’ ettim (verdim). Eğer vazîfemi bi-hakkın (gereğince) îfâ etmiş (yerine getirmiş) isem kendimi bahtiyar addederim (sayarım).

Ey Lala Mustafa’lar’ın muhterem hayru’l-halefleri! (hayırlı kuşakları)! Mâder-i Vatan (Annemiz Vatan), bize âğûşunu (göğsünü / kucağını) açmış, bizden istimdâd ediyor (yardım bekliyor). Veriniz, sefîl kalmasın! Veriniz ki yabancı ellere avuç açmasın! Ey mu’allimîn-i kirâm (saygın öğretmenler)! Ey meslektaşlarım! Sizlere hıtâb ediyorum! Bu milletin terakki ve te’âlisine (ilerleyip yükselmesine) kâlen – kalemen (sözle ya da yazıyla) çalışmak bir vazîfe-i dîniyye (din görevi), bir borçtur.

Hele i’âne (para yardımı) hususunda en mühim vazîfe (görev), sizlerin nazâyih-i irşâdânelerinize (yol-gösterici öğütlerinize) arz-ı iftikâr ediyor (gereksinim duyuyor). Uyuyacak, duracak zaman değildir. Haydi meslektaşlarım, vazîfe başına!..

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.