KıbrısFm
Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Harid FEDAİ

Harid FEDAİ

03.04.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Sefîrlerimizin (Elçilerimizin) Telgrafları

Seyf

02 Mart 1914

Pazartesi; Sayı: 97

 

İngiliz Gazetelerinde Görülen Mütâlâ’ât (Yorumlar)

 

Sefîrlerimizin (Elçilerimizin) Telgrafları

Cevâbî notanın Avrupa kabinelerinde (Bakanlar Kurulu’nda) icrâ ettiği (yaptığı) te’sîrât (etkiler) hakkında rüferâ-yı Osmâniyye (Osmanlı Elçileri) tarafından Bâb-ı’Âlî’ye muttasıl (kesintisiz) telgraflar vârid olduğunu

(ulaştığını) ve bu telgraflara nazaren (göre) evvelce de tahmin ettiğimiz vechile (gibi) Bâb-ı Âlî cevâbının Düvel-i Mu’azzama (Büyük Devletler) Kabineleri’nce (Bakanlar Kurulları’nca) müsâ’id (uygun) bir suretle telâkki edildiğini (sayıldığını) öğreniyoruz.

Adalar mes’elesi’nin doğrudan doğruya ve bir sûret-i müsâlemet-kârânede (barış anlayışı içinde) Türkiye ile Yûnânistân beyninde (arasında) halledileceğine (çözümleneceğine) dâir Bâb-ı Âlî mahâfilinde (çevrelerinde) ızhâr edilen (beslenen) ümidler günden güne kuvvet bulmaktadır.

--

Edebiyyât

 

- Bir zâtın ictimâsı (ilgisi) üzerine Hazret-i Enver’in tasvîri’çün söylenmişdir –

Gönül, bir dâver-i âlî-hısâle öyle hasretdir

Ki resm-i dil-pezîri inşirâh-ı sadre kuvvetdir

Hemîşe hayre masrûfdır işi ayn-ı kirâmdır

Cenâb-ı “Enver”i seyr eyle timsâl-i hamiyyetdir

Vücûd-ı es’adı Hakkdan bize mahz-ı ‘inâyetdir

 

Şecâ’at, sıdk u gayretle müzeyyen cevher-i zâtı

Cemâl-i bâ-kemâlinden ıyândır hüsn-i niyyâtı

Müsellemdir anın her hâlde ‘irfân ü kemâlâtı

Cenâb-ı “Enver”i seyr eyle timsâl-i hamiyyetdir

Vücûd-ı es’adı Hakkdan bize mahz-ı ‘inâyetdir

 

Hulûs-ı niyete makrûn bütün âmâl ü tedbîri

Madîs-i “utlubu’l-hayr”ı eder ihtâr kasvîri

Sakın uğraşma iknâ’a gürûh-ı ehl-i tezvîri

Cenâb-ı “Enver”i seyr eyle timsâl-i hamiyyetdir

Vücûd-ı es’adı Hakkdan bize mahz-ı ‘inâyetdir

 

Kaytaz-zâde Nâzım

--

Havâdis-i Mahalliyye

(İç Haberler)

 

- Sâbık tahsildâr Kosta Babadobullo ihtilâs etdiği (çaldığı) meblâğ (para) içün aleyhine sirkat (hırsızlık) dâvâsı ikâme edildiğinden (açıldığından) üç sene habse mahkûm olmuştur.

- Lâkadamya karyeli (köylü) Giryago Dimitri ve Nikola Lefteri, karye-i mezbûreli (ayni köyden) Mihaili Andoni’yi kasden katlettikleri ‘inde’l-muhâkeme (muhakeme sonunda) sâbit olduğundan (anlaşıldığından) her ikisinin de i’dâmına karar verilmiştir.

--

Difteri (Kuşpalazı)

Balcı – Ayazması’nda İyulya Kostanti isminde 20 yaşlarında bir Rum kızı difteri hastalığına dûçâr olarak (tutularak) berâ-yı tedâvî (tedavi için) Lefkoşa Hastahânesi’ne naklolunmuştur (aktarılmıştır).

--

Seyf

02 Mart 1914

Pazartesi; Sayı: 99

 

Türkiye’ye Donanma İctihâd (dîni yorum)

Kapusından Girer

 

Can çekişmiş bir milletin dirilmesi, canlanması için o milletin rehberleri (yol-göstericileri) bulunan mütefekkîrleri (aydınları), bu hususta hiçbir kimsenin hatırına gelmeyen birtakım hârikalar yaratarak o milleti düşmüş olduğu vartadan (uçurumdan) kaldırırlar. Fi’l-vâki (aslında) o halâskâr (kurtarıcı) vasıtaların efkâr-ı umûmiyyede (kamu oyunda) kendisini kabul içün bir zemîn-i müsâ’it (uygun alan) bulması; ve bunun içün de o milletin verâbıt-ı dîniyye ve ictimâ’iyyesiyle (dinî ve sosyal bağlarıyle) alâkadar olması pek siyâde hâ’iz-i ehemmiyet (önem taşıyan) şeylerdendir.

Lâkin şu da inkârı gayr-ı kâbil (mümkün olmayan) hakikatlerdendir ki her tecceddüd (yenilik) her yerde ne kadar ma’kûl ve  mantaki (kurallara uygun / mantıklı) olsa da, yine birçok mâni’alara (engellere ma’rûz kalır (uğrar).

Bütün ibtidâ’î  (ilkel) milletlerde terakkî (ilerleme) ve medeniyyet (uygarlık), daima yukarıdan gelmiş ve işte o yukarıdan uzanan demirden bir el bütün mâni’aları (engelleri) parçalamış ve bu suretle efkâr-ı umûmiyyede (kamu-oyunda) müsâ’id (uygun) zemîni (yeri) o ilâhî el, o kuvvet teşkil etmiştir (uygulamıştır)…

Şimdi asıl maksadımıza gelelim: Türkiye’yi cüz’i (kısacık) bir zaman zarfında kurtarmak içün mürâca’at edilecek vasıtalar pek çoktur. Biz burada yalnız dînî ba’zı noktalara temasda bulunacağız: Ulu Tanrımızın unutulmuş birçok emirleri vardır ki onlar anlaşılacak, canlanacak olsa hazîne-i millete altunlar olukdan akar gibi dökülür. Meselâ ictihâd (dinî yorum) kapusunun o mutlu ve hayırlı kapının altun kanadları dördüncü asr-ı hicrîye kadar her âlim (bilgin) ve mütefekkire (aydına) karşı açık idi. Sonraları birçok cahillerin müctehidlik (din-bilginliği) davâsında bulunması gibi birtakım bahanelerle birçok muta’assıblar buldular; ve açılmasını da vücûdu (oluşması) gayr-ı mümkin (mümkün olmayan) şartlarla muhâle (olumsuzluğa) ta’lîk etdiler (ertelediler)…

Halbuki Cenâb-ı Hakk, “dîn mes’elesinde bir kavga çıkarırsanız, eğer bana ve ahretime inanıyorsanız, benim ve resûlümün (peygamberimin) sözlerine sarılın; sakın başka bir kimseye inanmayınız” diye taklîdin harâm ve ictihâdın (dinî yorumun) lâzım olduğunu söylüyor.

Zâten eski müctehidler (fıkıh bilginleri) ölüm adamları kendilerini taklid etmekden men ederlerdi. İmâm-ı a’zamlar (büyük imamlar), imâm-ı Şâfi’îler (Şafi’î mezhebli imamlar), taklidin fena olduğunu bilmeselerdi Ebu’s-su’ûd, İbn-i ‘Abbâs Hazretleri gibi sahâbeleri (Hz. Muhammed’in yakınlarını) taklid ederlerdi.

İşte bu fikri usûliyyûndan (fıkıh ve hadis bilginlerinden) ibn-i Haram, El-Telhîs adlı kitabında bî-pervâ (korkusuzca) söylüyor.

Yine tekrar karâ’ininde (ip-uçlarında) ben ecdâdımın bana telkin etdiği şeylere inanırım; başkasını bilmem, diyen kimseleri zem ve ta’n ediyor (ayıplıyor, yeriyor).

Yine başka bir yerinde taklid etmeyerek ictihâd eden (yorum yapan) kimseleri madhediyor (övüyor).

Acaba şimdi bu kavgalı gürültülü ictihâd (dini yorum) kapusu açılırsa millet bundan ne kazanır?! Bir kere bu kadar seneden beri Hindistan’da ecnebî (yabancı) kasalarında biriken ve Turânî ağızlarından bir fetvâ-yı ictihâd denilen o milyonlarca Evkâf paraları derhal yurdumuza kaçışırlar.

Artık o zaman bu fazla-ı vâridât (gelir fazlası) içün vâkıfın (vakfı yapanın) şart-nâmesinde bir sarâhat (açıklık) yokdur, diye îrâd edilen (ileri sürülen) i’tirâzlar vârid (geçerli) olamaz. Çünki ictihâd (dînî yorum) kapısından yükselen ilâhî teraneler (sesler) o milyonları artık pek çapuk teşhîr (inandırıp) ve cezb edebilir (kendisine çekebilir).

Yine o mübarek fetvâ-yı ictihâdın (dînî yorum kararının) müsâ’adesiyle vâcibâtdan (yapılması gerekli şeylerden) olan kurban yerine ferâ’izden (dinin farzlarından) olan donanma kâ’im olur (geçer)

Hatta birkaç sene içün olmak üzere hac ve zekât paraları da buna terk edilir. Bu suretle hem taht-ı muhâsarada (kuşatma altında) bulunan üç yüz milyon İslâmın kıblegâhı (kıble yönü) muhâtaradan (belâdan / zarardan) kurtulmuş olur; hem de Cenâb-ı Hakk’ın emr-i şerîfi (kutsal emri) yerini bulmuş olur.

Zâten Cenâb-ı Hakk hiçbir zaman zebh edilen (kesilen) kurbanın etine, kanına muhtaç değildir. Bundan maksadı takvâ (günahlardan kaçınma) ve kullarının kendisine karşı olan fedakârlıklarını anlamaktır.

Vatan muhafaza edilmezse (korunmazsa) takva (günahlardan kaçınma) ve ita’at hiç mümkün olmaz. Madem ki dinler bile insanların ihtiyâcâtını (gereksinimlerini) tatmin için gelmiştir ve her bir peygamberin getirmiş olduğu ahkâm (hükümler), kendinden evvelki ahkâm (hükümler) ile az-çok farklı bulunuyor… Şu hâlde her asırda (yüzyılda) ihtiyâcât (gereksinimler) milleti giderecek birçok ictihâdlar (dînî yorumlar) lâzımdır. Hattâ Kur’ân âyetlerinin ba’zılarının diğerleriyle mensûh (geçerliği kalmamış) bulunması da bize ictihâdın (dînî yorumun) lüzûmu (gereği) hakkında mukni (inandırıcı) fikirler verebilir.

İctihâdın (dînî yorumun) daha birçok ictimâ’î (sosyal) ve siyâsi menfa’atleri (çıkarları) de olduğu şüphesiz ise de; biz burada yalnız donanmaya âid olanlarından bahsettik.

İşte bütün bu mesrûdâtımızdan (söylediklerimizden) şu netice çıkıyor ki, bugün hâlâ ictihâd (dînî yorum) kapısı açıktır. Ve mükemmel donanma da Türkiye’ye ancak bu kapıdan girebilir.

İşte bu mutlu kapıdan girecek olan donanmamızdır ki birçok küçük, cılız milletlerin müdhiş darbeleriyle hırpalanan, ezilen şu milliyetimizi de canlandırır…

M. Sabri.

--

Mutantan (Tantanalı / Çok Parlak) Bir Gece!

Osmânlı Tiyatrosu’nda

Donanma-yı Osmânî Menfa’atine

“Vak’a-i Sultân Murâd” Piyesi

Donanma-yı Osmânî menfa’atine cum’a-ertesi günü akşamı Saray-Önü’nde İlhâmî Efendi zîr-i idâresindeki (idâresi altındaki) “Osmânlı Tiyatrosu” tarafından “Vak’a-i Sultân Murâd” piyesi mevki-i temâşâya vaz edileceği (sahneleneceği); bir gün evvelisinden biletlerin satılığa çıkmasıyle ahâlîye i’lân olunmuştu. Herkes güneşin gurûbuyle (batmasıyle) akın akın tiyatro-hâneye gelmeüğe başlıyor ve nihâyete alâ-franga sâat sekiz, dokuzda tiyatro-hânenin hocalarıyle zemîn (alan) hınçahınç dolmuştu. Hatta localarda mevki (yer) kalmayarak ayak üzerinde duranlar ile yan yana oturanlar pek çok idi. İnsanın bu telâş ve heyecanı görüp de sevincinden ağlamaması elinden gelmiyordu.

Evet! Herkes “Vak’a-i Sultân Murâd” piyesini arzû-yı temâşâdan (izleme isteğinden) ziyade, büyük ve ulvî (kutsal) bir emel-i vatan-perverî içün (vatan sevgisi uğruna) oraya toplanıyor ve bu temiz kalbler mütemâdiyen (duraksamadan / kesintisiz) yalnız bir his ile daraban ediyordu (çarpıyordu)! O da Osmânlı drednotlarının mukaddes bayrağımızın yine Akdeniz, Karadeniz ve Hind denizlerinde temevvüc etmesi (dalgalanması) içün

bütün kalbinden kopup gelen bir ârzû-yı millî idi. Çünki nâmûsumuzu, dînimizi ve vatanımızı kurtarmak içün yegâne (tek) çâremiz, donanmamıza istinâd etmek (dayanmak) ve dâimâ donanmamızın te’âlîsi (güclenmesi) içün çalışmakda olduğu herkes tarafından artık anlaşılmıştır.

Tiyatro aktrislerinden Afro Hanım bir “büke” tertip edip donanma menfa’atine (yararına) müzâyedeye (açık-artırmaya) vaz’ı (konulması) arzusunda bulunduğunu şanoya (sahneye) gelerek öyle bir talâkat-ı lisanla (güzel söylemle) hazirâna (orada olanlara) ilhâm ettiklerinde (anlattıklarında) bütün temâşâ-girâne (izleyicileri) cûş u hurûşa (coşkunluğa) getirmişlerdi.

Evvelâ tiyatro hey’eti tepsiye üçer beşer şilin atarak müzâyede (açık artırma) kapısını açıp tepsiyi “büke” ile taşraya (dışarıya / salona) teslim ettiler; ve onlar ise dramın (oyunun) tedârikâtıyle (hazırlıklarıyle) uğraşmak için içeriye çekilmişlerdi. Bir – buçuk, iki saat zarfında Kırâat-hâneci (Kulüpcü) Mustafa Ali Efendi ile Hâşim Ağa taraflarından edilen müzâyedede (açık-artırmada) tam 6324 kuruş bir meblâğ toplanmıştı.

Dram (oyun) nihayetinde ise mezkûr (adı edilen) “büke”nin son ihâle-i kat’iyyesi icrâ edilerek beş-buçuk lirada Ata Beyzâde İzzetlû Ârif Bey üzerinde kalmıştır. Ârif Bey’in vermiş olduğu paranın mütebâkisi (artığı) olan on şilini Râ’if Efendi 11 şiline ve nihayet 17 şiline kadar artırıp bu suretle dahi teraküm eden (biriken) 7 şilin ba’de’l-hesâb (hesap sonrası) Afro Hanım’ın hediye ettiği çiçek, birinci müzâyedede (açık artırmada) 35 lira, 2 şilin 4 kuruş; ve ihâle-i kat’iyyesinde dahi 5 lira 17 şilin; biletlerden 10 lira 11 şilin 7 kuruş ki cem’an (toplam) 52 lira kadar bir meblâğ teraküm etmiş (birikmiş) olduğu anlaşılıyor. Birinci müzâyedede aktrislerden Madam Anastasiya’nın gösterdiği hamiyet (özveri) ve fedâkârlık hakikaten takdirin fevkindedir (üstündedir).

Bu hanım nakit olarak birkaç def’ada verdiği 5, 5, 2 ve 10 şilinden mâ’ada (başka), boğazından koparıp da tepsiye koyduğu altı Mahmudiye (Mahmudiye’nin beheri 22 şilindir) ve bir yirmilik altını ile bir altun sâat kordonu hediye etmekle kalbindeki hamiyeti (özveriyi / yurt sevgisini) belâğatla (etkileyici bir şekilde) meydana koymuş bulunuyordu.

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.