Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Oğuz  METİNER

Oğuz METİNER

14.10.2016

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Hayat bir yolculuk

Hayat bir yolculuk… Doğumdan ölüme varan serüven, belirsizliklere gebe, ucu maceralara açık akış. Siyah ve beyazın envai çeşit tonunu üzerinde barındıran ekseriye koyu griye demirlenmiş tekne.

Bebekliğin naif ve masum sahrasında bir süre oyalandıktan sonra çocukluğun o mutlu ve geniş sahasında at koşturan, ardından gençlik limanına uğrayan, zaman adlı yoldaşıyla bazen sakin bazen de tozu dumana katan fırtınalar şeklinde ilerleyen bir süreç.

Onu yaşamakla yükümlü insanınsa – her ne kadar bazen kendini dev aynasında görse de- okyanusun ortasında muazzam dalgalarla boğuşan teknecikten farkı yok. Kırılmaya, dağılmaya, yok olmaya mahkûm.

Varlığın dağlarından yokluğun denizlerine akan. Dört mevsimi aynı anda yaşamak zorunda olan. Tam her şeyin mükemmel gittiğini düşündüğü; huzura, refaha, esenliğe vasıl olduğunu varsaydığı, mutluluğun resminde en güzel pozunu verdiği, zafer sarhoşu olduğu bir gaflet anında onun sert ve acımasız çehresiyle yüzleşen insan.

Gün geceye döner bir anda. Kararan gökyüzü, hüzün ve gam bulutlarını boşaltır üzerimize. Mai ve ardından siyah. Ve bu akış, suyun döngüsü gibi yolun sonuna dek sürer. Acı ve tatlı. İyi ve kötü. Siyah ve beyaz. Sevinç ve hüzün. Sevgi ve nefret. Aşk ve elem. Bunlar iki yakamızda taşıdığımız çiçeklerdir. Bazen bir yarısından, bazen diğer yarısından ısırdığımız elmamız. Zaten dünya sürgününe başlangıç hikâyemiz de o yasak elmayla ilintili değil midir?

Elimize aldıklarımızı sahiplenmekte üstümüze yoktur. Bahşedilenler bizimdir artık. Sonsuza kadar da bizde kalacaktır. Gençlik, güzellik, zenginlik, makam vb. şeyleri ele geçirdik mi asla bırakmayız. Hep daha fazlasını isteriz.

Çağımızda çeldiriciler çok güçlü. Sorular hep çalışmadığımız yerden geliyor. Televizyon, internet, diziler, facebook, twitter derken yaşamak için gerekli zamanı ve alanı bulamıyor insanoğlu. Modernlik açmazında, aslında saf bir ideal yaşamda olmasa da olabilecek o kadar çok şey var ki… Bunlar bizim açmazlarımız, kara deliklerimiz. Belki de bizi içten içe kemiren, gizlice yok etmeye çalışan mikro organizmalar. Biz onları yok etmek için antibiyotik aldıkça maalesef daha da güçleniyorlar. Dahası hasta ve muhtaç olduğumuzun farkına bile varmıyoruz çoğu zaman. Kendi zannınca ölümsüzlüğü arayan modern tıbbın her daim imdadımıza yetişmeye hazır ve nazır olduğunu düşünüyoruz. Nasılsa saatte 170 km hızla giden ambulansların bizi hedefe yetiştirebileceğine fazlasıyla ikna olmuşuz bir kere. Ama ambulanslarla cenaze arabaları arasındaki ilinti kimsenin dikkatini bile çekmiyor. İnsanoğlu sanal dünyanın ona tanıdığı sınırsız gevşeme içgüdüsüyle yapay özgürlük sınırlarını zorlamaya devam ediyor son noktaya kadar. Nihayetinde bu güdümlü ve uzaktan kumandalı dünyanın gönüllü esiri haline geliyor bir müddet sonra. Bırakın çoluk çocuğunu korumayı kendi nefsini dahi manevi surlar içine almaktan aciz hâle geliyor.

Aciz olduğu kadar da nankör bir varlık insan. Elindekilerle yetinip hayatın tadını çıkarmak, güzellikleri yaşamak yerine hep daha fazlasını istiyor. Daha fazlaya ulaşmak içinse daha çok çalışmak, mücadele etmek zorunda.

‘Hızlı yaşa, genç öl.’ Düsturuyla ha bire koşuyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. Boğaların önünde koşan matadorlar gibi… Durmak, bize uygun bir elbise değil. Sükûnetin albenisi yok. Tevazu geçer akçe değil. Değerlerimiz, erozyona uğramış. Aile mefhumu parçalanmış. Yakınlarımız bir şekilde çıkıp gidiyorlar hayatımızdan. Uzaklara. Çekirdek ailelerin sanal mutluluk peşindeki bireyleri olarak hayatta tutunacak bir dalımızın kalmadığını da görüyoruz işte. Kırılan kanadımızı saracak yâr artık çok uzaklarda.

Neden sonra bir mirasyedi pervasızlığıyla harcadığımız, sahte piyasalarda çok ucuza bozdurduğumuz, kendi ellerimizle yok ettiğimiz hayatımızın karşılığının tam da bu olmadığını fark ediyoruz. Bir kapı arıyoruz bilinçsizce, bizi kuyudan çekip çıkaracak kervancıyı bekliyoruz umutsuzca. Dışarıdan duyulan ses de ne ola ki…

Yolculuk bir gün sona erecek. Sevgiliye kavuşup kavuşamayacağımız şüpheli. Hazırsak, yaşamanın gereklerini yerine getirdiysek, her dem onunla hemhâl olduysak sevgili elbet bize kollarını açacaktır.

Yaratılan her şeyi yaratandan ötürü sevmek için insan olmam yeterli. Sevgi en büyük hazine. Hayatın değerini bil. Emanetine sahip çık. Kendini ve onu sert rüzgârlardan koru. Korkularının, yenilgilerinin üzerine kararlılıkla git. Arzuyla, azimle yürü arzın üzerinde. Kendi değerini de bil. Şiirsel bir yaşama ancak şuurla ulaşabileceğini unutma. Sahibine de. Her şeye rağmen bu hayat senin. Kısa yolculuğunda onu mükemmel yaşa…

Ercan ATA

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.