Cyprus Today sol
  • 27 Kasım 2017, Pazartesi 8:42
Prof. Dr. MehmetHASGÜLER

Prof. Dr. Mehmet HASGÜLER

Nikolas Papadopulos’a açık mektup!

Sayın Nikolas Papadopulos,

Bir gazete sayfasından herkesin önünde size hitap etmeye kalkıştığım için beni bağışlayın. Ancak Kuzey basınında yer alan bazı açıklamalarınızı okuduğumda o kadar heyecanlanıyorum ki; kendimi bu mektubu kaleme almaktan alıkoyamadım. En sonda söyleyeceğimi hemen sizinle paylaşayım, sonra devam ederim.

Sayın Papadopulos,

Öğrendiğime göre önümüzdeki seçimlerde başkanlık koltuğuna oturmanız durumunda kapıları kapatmayı düşünmekteymişsiniz. Ve ben de solcu bir Türk Kıbrıslı olarak sırf kapıları kapatmanız için gelip size oy vermek isterim. Çünkü Kıbrıs’ın yakın tarihi üzerine araştırmaları, kitapları olan bir akademisyen olarak hayatımda bu kadar etkileyici, sıra dışı ve cesur bir Kıbrıslı Rum siyasetçiyi hiç görmedim. Sizin dikkatinizden kaçmıştır muhtemelen, Haziran 2004’te Avrupa Parlamentosu için yapılan seçimlere bağımsız aday olarak katılmıştım. Kıbrıs Cumhuriyeti adına AP’ye aday olabildiğime göre acaba başkanlık seçimlerinde de gelip oyumu verebilir miyim? Espri peşinde değilim ya da derdim size bir eleştiri yöneltmek değil, İnanın ki son derece ciddiyim. Biliyorum; tanışmıyoruz, bu sebeple samimiyetime inanmanız güç. Keşke yoğun programınız içinde bana zaman ayırabilseniz de birer Kıbrıs kahvesi eşliğinde karşılıklı sohbet edebilsek. Yok, merak etmeyin; sizi Kuzey’e çağıracak değilim. Hazır siz henüz başkanlık koltuğuna oturmamışken ve halihazırda kapılar açıkken bu ortasından ikiye bölünmüş hüzünlü Lefkoşa kentinin size ait tarafına geçerim ben.

Sık sık geliyorum zaten. Bazen AKEL’e oy veren dostlarla oturup seçimler üzerine fikir teatisinde bulunuyoruz. “O solcu komünistlerden bana ne?” demeyeceğinizi tahmin ederim. Zira anladığım kadarıyla seçimin olası ikinci turu biraz Şubat 2003’te Klerides ile merhum pederiniz arasında yaşanan düellonun sonuna benzeyebilir. Hatırlarsanız, o dönemde Klerides ikinci tura önde girmesine rağmen seçimi babanıza karşı kaybetmiş ve bir yıl sonra yapılacak Annan Planı referandumunda da AKEL, kendisinin yanında hayır için çalışmıştı. Hatta AKEL Genel Sekreteri Hristofyas çözümü ve antlaşmayı “çimento”laştırmak için hayır dediklerini bile söylemişti. Anladığım kadarıyla olaylardan ve olan bitenlerden ders almayanların aynı şeyleri yaşaması mümkündür. Bu durumun Anastasiadis açısından son derece “uyku kaçırıcı” olduğunu tahmin ederim. Belki de Şubat 2018 seçimleri Anastasiadis’i de tarihteki yerini alacak ve o koltuğu bu kez siz oturacaksınız.

Duyduğuma göre seçilirseniz, milli, yerli ve sert bir çizgi izleyecekmişsiniz! Bakın bu konuda çok iyi anlaşabiliriz. Sonuçta siz de ben de “milli, yerli ve sert politika” dendiğinde belki de yeryüzünde ilk akla gelen iki ulusun çocuklarıyız.

Sayın Papadopulos,

Bir destekçiniz olarak sizi uyarmayı kendime görev telakki ediyorum. Canı gönülden desteklediğim politikalarınız sonucu kapıları kapatmayı birlikte başarabilirsek, uluslararası alanda biraz baş ağrısı yaşamanız kaçınılmaz olacaktır. Bu içişlerimize karışmayı adet edinmiş olan AB, Birleşik Krallık ve elbette ABD “Bu da nereden çıktı?” diye muhtemelen sizden izahat isteyecektir. Belki sinirlenip size, Kuzey’e uygulanan izolasyonları hafifletmek ya da Ercan’ı uçuşa açmakla tehdit bile edebilirler. Bırakınız yapsınlar! Böylece Kıbrıs sonsuza dek bölünür. Ne güzel olur, düşünsenize! Siz orada, biz burada. Eskisi gibi.

Eski demişken, siz bilmezsiniz 1974 öncesindeki o günleri. Ada bölündüğünde siz daha bir yaşındaydınız. Bense sekiz. Müsaade buyurun, biraz kendimden bahis açayım.

1965 yılında Mağusa’da doğdum ben. Bir adanın üzerindeydik ve sayıları bizden kat kat fazla Rumlarla yaşıyorduk. Onu biliyordum. Ama hiç Rum tanımamıştım. Çocukken bir tek bile Rum arkadaşım yoktu. Rum dendiğinde benim aklıma tek bir insan gelirdi: Hastalandığımda, ateşlendiğimde beni götürdükleri o doktor.

O yıllarda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devlet televizyonu haftada bir, galiba cuma günleriydi Türk filmi gösterirdi. Herkes toplanır Türkan Şoray’lı, Filiz Akın’lı, Tarık Akan’lı Yeşilçam filmlerini izlerdi. Filiz Akın’ı şöyle tarif edeyim size de anlayın: Aliki Vuyuklaki’nin Türkçe konuşanını hayal etmeye çalışın. Neyse, insanların aralarında şöyle konuştuklarını duyardım: “Bu akşam Makarios filmi var!” O haftada bir gün gösterilen Yeşilçam filmlerine espri olsun diye “Makarios filmi” derlerdi. Tam bir getto hayatındaydık. Kendi halinde, içine kapalı, iddiasız ve durağan…

Sayın Papadopulos,

Babam liman işçisiydi. Paşaköylü (Aşşa). Bilmem Paşaköy size bir şey çağrıştırdı mı? İnanmazsınız, babamın nenesiyle, sizin babanızın nenesi köyde çok sıkı iki ahbaptılar. Hatta, bu iki yaşlı kadın, yanlarına babam ve birkaç Paşaköylü Türk daha katıp merhum babanızı Çalışma Bakanlığı’ndaki makamında ziyaret etmişlerdi. Sene 1970’ti. Babanız, sağ olsunlar, büyük bir hüsnükabul gösterip babamın ve diğerlerinin kadrolu olarak Mağusa limanında işe alınmaları sözü vermişti. Sözünü tuttu da.

Çok değil dört yıl sonra malum savaş başladı. 15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı Rum faşistlerin darbesi oldu önce. Sizinkiler kendi aralarında kavgaya tutuştular. Sıra bize gelecek mi, diye endişeyle bekliyorduk. Sığınaklara girdik. Kadınlar ve çocuklar… Babam ve diğer tüm erkekler siperlerdeydi.

Beş gün sonra, 20 Temmuz’da “Türkiye Girne’den adaya çıktı” dediler. Mağusa’ya varmaları 16 Ağustos’u buldu. Eski surların altında, mazgalların içinde gelmelerini bekliyorduk. Yukarıdan sürekli silah sesleri geliyordu. Babam da oradaydı. Savaşıyordu. Arada “dışarı çıkabilirsiniz, ateşkes oldu” diyorlardı. Çıkıyorduk. Sürekli üç öğün mercimek yeniyordu. Sonra birden silahlar yeniden patlıyordu. “Ateşkes bozuldu, inin” diyorlardı bu kez. Yeniden mazgallara giriyorduk. Babam hariç tabii, o gene yukarıda kalıyordu. İşler iyice kötüye gidiyor olmalıydı ki; sonunda 15–16 yaşında olanları da yukarıya siperlere almaya başladılar. Ben küçüktüm, annemle kaldım.

Sayın Papadopulos,

Bir gün teyzemin kızını gördüm. Kızılay görevlisiydi. Yaralanan birine yardıma koşuyordu. Ve henüz 17 yaşındaydı. Aniden olduğu yere düşüp kaldı. Başından vurulmuştu. Görüntüleri çok net hatırlasam da o günlerin duygusuna dair hiçbir şey yok zihnimde. Ne korku ne de endişe hissi… Sanki öyle sakince izlemişim gibi her şeyi…

O kuşatma günlerinde bir gece, sığınaktan çıktık annemle. Başkaları da vardı yanımızda. Yürüyerek Mağusa’nın içine gireceğiz. Yolumuzun üzerinde Rumların olduğunu bildiğimizden, onların olabildiğince açığından geçmeye çalışıyorduk. Ama ben bile farkındaydım, silahlı Rumlar oradaydı ve benim onları gördüğüm gibi onlar da bizi görüyorlardı.

“Anneme bizi vuracaklar” dediğimi hatırlıyorum. O da bana “Sus, yürümeye devam et” demişti. Sonra “Neden ateş etmiyorlar?” diye üsteledim ve annem fısıltıyla “sus” diyerek elimi çekiştirmişti. Sonunda oradan geçtik, gittik. Ateş etmediler. Neden etmediler? Uzun yıllar aklıma takıldı bu soru. Ve cevabını yıllar sonra tesadüfen aldım.

2003 yılında Kıbrıs’ta kapılar açıldı. Ben sekiz yaşındayken bölünen adanın diğer tarafına geçtiğimde 37 yaşındaydım. 2004’te Güney’de seçmen kütüğüne kaydoldum ve o yıl yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bağımsız aday olarak Rumlardan oy istedim. Kampanya sırasında yaptığımız toplantıların birinde Kıbrıs’ta bir çözümün nasıl sağlanabileceğine dair şahsi fikirlerimin yanında, beni dinlemeye gelen Rumlara çocukluğumdan bahsettim. Onlara 1974’te Rum kuşatması altındaki Mağusa günlerini, kadınlar ve çocuklardan oluşan bir grup halinde yürürken, bizi gören Rum birliğinin bize neden ateş açmadığını çocuk aklımla düşündüğümü ve ateş açsalardı bugün belki karşılarında olamayacağımı anlattım.

Toplantı bitince yanıma yaşlı bir adam geldi. Tek kolu yoktu. 1974’te kaybetmiş. Bir savaş gazisi olarak Annan Planı’na “evet” oyu vermiş, bütün barış gösterilerine katılmıştı. Ve inanması zor gelebilir ama yıllardır merak ettiğim sorunun cevabı da kendisindeydi. 1974’te Mağusa’yı kontrol altında tutan ve bize ateş açmayan Rum birliğinin komutanıydı kendisi. Benzer bazı kararları yüzünden savaş sonrası soruşturma geçirmişti. O gün ateş emrini vermediği için şimdi karşı karşıyaydık. Tuhaf bir gündü.

“Benim oyum sana” dedi. Bilmem verdi mi?

Seçim ne oldu derseniz, Avrupa Parlamentosu’nda Kıbrıs’ı temsil eden parlamenterlerden biri olamadım. Toplam 700 oy aldım.

Lafı çok uzattım, kötü huyumdur, bağışlayın. Başta dediğim gibi, şayet şu oy verme meselesi çözülürse, benim de oyum size. Söz. “Senin bir oyunu n’apayım?” demeyin. Emin olun, mümkün olsa Kuzey’den gelip de size oy atacak çok insan var burada. Yeter ki siz kapıları kapatmak konusunda ciddi olduğunuzu ispatlayın. “Akıllarından zorları mı var onların?” diyebilirsiniz. Ah, keşke merhum babanız hayatta olsaydı da size o “Türkten Türke” ve “Rumdan Ruma” günlerini anlatabilseydi. Ne demek istediğimi ve kimlerin hem orada hem burada kapıların kapalı olması hayali kurabileceğini anlardınız o zaman.

O tek kollu emekli asker bana “oyum sana” dediği gün bir şey anladım ben. O da şu: “Seçimimi” kazanmıştım! Umarım siz de kazanırsınız.

En derin saygılarımla...

Sadık seçmeniniz Prof. Dr. Mehmet Hasgüler.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
    Takımlar O G B M Av P
1 YENİCAMİ AK 28 18 7 3 34 61
2 DOĞAN TÜRK BİRLİĞİ SK 28 16 5 7 18 53
3 GAÜ ÇETİNKAYA TSK 27 16 4 7 15 52
4 BİNATLI YSK 28 14 7 7 19 49
5 MERİT ALSANCAK YEŞİLOVA SK 27 11 10 6 8 43
6 BAF ÜLKÜ YURDU 28 11 8 9 14 41
7 LEFKE TSK 28 12 5 11 11 41
8 KÜÇÜK KAYMAKLI TSK 28 13 2 13 2 41
9 CİHANGİR GSK 28 11 6 11 2 39
10 TÜRK OCAĞI LİMASOL 28 12 2 14 2 38
11 MAĞUSA TÜRK GÜCÜ 28 10 7 11 3 37
12 GENÇLİK GÜCÜ TSK 28 10 2 16 -25 32
13 L. GENÇLER BİRLİĞİ SK 28 8 7 13 -15 31
14 YENİ BOĞAZİÇİ DSK 28 5 8 15 -32 23
15 YALOVA SK 28 5 7 16 -21 22
16 OZANKÖY SK 28 4 7 17 -35 19
yukarı çık