HUNKAR SAG GIYDIRME
8 MART ÖZEL
Serhat İNCİRLİ

Serhat İNCİRLİ

09.10.2016

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

CTP'nin dedikoducuları, komisyoncuları ve kapı önüne konulması gerekenleri!

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Mehmet Ali Talat, parti içi toplantılarda konuşulan konuların zaman zaman basına yansımasını eleştirdi...

Bu eleştiriye yüzde yüz katılıyorum.

CTP'yi CTP yapan en önemli özelliklerden biri disiplinli olmasıydı... Veya biz o partiyi öyle sanıyorduk... Disiplinli görüyor ve saygı duyuyorduk.

Talat, “Parti içindeki konuları dedikodu ve sosyal medya aracılığıyla dışarıya taşıyan, partinin yıpranmasını sağlayan bu insanları kapının dışına koymamız lazım. Bunun için hepimiz, bütün partililer uyanık olmalıyız. Parti içinde kavga da olabilir ama bunları halkın, basının önünde tartışmak, deşifre etmek CTP’lilik ile bağdaşmaz. Önümüzdeki dönemde umarım ki partimiz yeni tüzük gereği daha sağlam tedbirler alır” dedi.

Buna da yüzde yüz katılıyorum... Parti içindeki konuları her hangi bir şekilde, ister sosyal medya, ister sosyal olmayan medya aracılığıyla dışarı taşıyanlar, dışarı atılmalı...

Evet, katılıyorum; bu insanlar partinin yıpranmasını sağlıyor.

Evet katılıyorum, partililer uyanık olmalı...

Peki, katılmadığım ne?

Talat'ın, başka kimlerin kapının önüne konulması gerektiği konusunda görüş belirtmemesi...

Hatta, o kişileri, (doğru ya da yanlış) isimleri son derece kirlenmiş, maksimum seviyede haklarında söylentiler dolaşan; gayet açık ve de seçik biçimde iş insanlarına aracılık ve komisyonculuk görevi üstlenen, solculukla alakası olmayan tipleri de kapının önüne koysak!

Şimdi, parti içi çekişmeler hakkında dedikodu yaptığını iddia ettiğiniz insanlar vardır da; rüşvetten, komisyonculuktan köşe dönenler yok mudur mu diyeceksiniz?

E iyi pazarlar efendim!

Bir de şunu eklemek istiyorum...

Açık ve seçik bir şekilde; bir kez daha şunu belirtmekte fayda görüyorum: FeTÖS diye tanımladığım CTP içerisindeki dört önemli ismin CTP'ye hiç bir faydası olmadı diye bir şey söylemedim. Tam aksine, "Ferdi Soyer, Talat, Ömer Kalyoncu ve Sonay Adem'in hakkı ödenmez... "Bu partiye katkıları olmadı" diyeni döverim de dedim...

Ama, gitmeyi bilmeleri gerektiği konusunda ısrarlıyım... Neden mi?

Nedeni gayet açık... 8 seneden fazla aynı koltukta oturan biri, artık parti lideri, başkanı, genel sekreteri değildir. Sahibidir... İstese de istemese de kendini partinin sahibi olarak görmeye başlar. İşte ispatı da ayrıca yukarıdadır... Partinin sahibi Talat, "dedikoducuları atalım partiden" diyor... Ev sahibi, kiracıları evden mi atacak?

Parti Sayın Talat'ın malı mı?

Tutalım dedikoducuları, dışarı atalım!

Ben ister dedikodu yaparım, ister demedikodu!

Yani iyi pazarlar diyorum. Dikkat bugün yağmur var, mangallar üstü kapalı mekanlarda yakılsın!

Artık dayanacak gücüm kalmadı!

Ömer Faruk'un Land Rover'ini çaldım... 1960'ların bir aleti... Direksiyon kımıldamıyor, vitesler girmiyor, frenler tutmuyordu... Rallici dostu olmalı insanın... Mustafa Bulutoğluları, Ömer Yıldız ve tabii ki sevgili Turgut Yıldız devreye girdi... Dümeni yumuşattık, vites pompasını değiştik. Radiyatör, galburatör, frenler derken; alet yürümeye başladı. Ralliye katılacak halimiz yok elbette veya off road işine, ama bahçede, tarlada, trafiğe çıkmadan falan kullanıyoruz.

Kaldı ki, trafiğe çıksam ne olacak?

Araç sigortasız ve seyrüsefersiz mi?

KKTC gibi maşaallah!

Yani sağlam bir araç. Dümeni, makinesi, tekerlekleri var.

KKTC de öyle... Yargısı, yürütmesi, yasaması var... Nüfusu tamam ama bir yere kayıtlı değil!

Neyse; konuya nasıl gireceğim bilemiyorum ama Sayın Cumhurbaşkanı'na gelmek istiyorum. Neden araçtan bahsettim?

Çünkü frenleri tutmazsa, tamir edilmesi lazım... Cumhurbaşkanı'nın da frene basması durumuyla alakalı bir şeyler söylemeye çalışacağım da!

Neyse, geçenlerde, "Sayın Akıncı her şeyi halka anlatmalı" demiştik... "Halk bir şey bilmiyor. Müzakerelerin içini de bilelim" falana getirmiştik meseleyi... Bilmem, bilemem, yanlış mı anladı Sayın Akıncı acaba diye düşünüyorum...

Acaba diyorum, bizi dinleyip de, "susmamak pahasına konuşmaya ama yine de fazla bir şey söylememeye mi başladı"?

Ziyaretine kim gelirse, konuya giriyor. Aman yanlış da anlamasın, bir şey de söylemiyor... Veya ben anlamıyorum...

Pişman da oldum; elbette beni dinlediğinden değil ama yine de keşke, "konuş Sayın Akıncı" gibisinden yazmasaydım. TAK, BRTK, A.A., bizim gazeteciler, TRT gibi önüne çıkana aynı demeci verdi. Sayfa sayfa.

Sayın Akıncı, New York'ta istedikleri olmadığı ve Anastasiadis'in "ben mutluyum" dediği andan beri; hiç susmaksızın bir şeyler söylüyor. Her misafir kabulü sonrası, üç sayfalık konuşma... Okuyorum okuyorum, ne diyor, ne anlatıyor belli değil.

Özür dilerim ama öyle...

Vallahi beytambal galsın bu Kıbrıs meselesi!

Amma hal ha!

Yok, susun lütfen, ikiniz de... Bir şey anlatmayın! İşim gereği, önüme geleni okumaktan yoruldum... Vatandaşın hiç okumadığı, hiç dinlemediği, hiç ilgilenmediği konusunda da yüzde yüz eminim...

Sayın Akıncı yetmezmiş gibi; Meclis Başkanı, Başbakan, Rum tarafında herkes bir şeyler söylüyor...

Susun ve çözün... Ya da susun ve çözemezseniz, hepiniz dağılın!

Dönüşümlü başkanlık... zzzzııııt; toprak ve garantiler... Dıııııırt... Mızzzz, cıssss... Sığınacak limanlar. Türk askeri. Çipras... Zııııt. BM Genel Sekreteri. Ayde, hayde, Ban da gitti... Vızzzz. Akıncis. Anastamuhammedis!... Offf.

Vallahi dayanacak gücüm kalmadı!

Omorfo verilsin mi?

Omorfo nerdeydi yahu!

Güzelyurt'a gidecek olsam, götürürdüm canım sizi ama Omorfo'yu bilmiyorum!

Gerçekten, Kıbrıs meselesine dayanacak gücüm kalmadı!

Getirin planı, "evet" deyip kurtulalım... Sizi bilemem ama doğal anlamda üç beş senelik ömrüm kaldı, ben başka müzakere, toplantı, görüşme, BM, Meme çekemem!

Akıncı'yı da dinleyemem! Anastasiadis'i da!

Tahsin Ertuğruloğlu'nu hiç!!!

Susun, çözün; bana öyle gelin!

Yazılması ve anlatılması zor bir konu!

"Single mother"... Nedir "single mother"?... İngiltere'deyken bu ifadeyi çok duyardım... "Bekar anne"... Yani, resmi nikah olmaksızın bir erkek ve bir kadının doğal çiftleşmesi sonrası çocuklarının olması ama o çocuğun, babasız büyümesi hali!

Batı ile Doğu kültürleri arasındaki en büyük uçurum!

Muhafazakâr ve liberal düşünce tarzları arasındaki en ciddi farklardan biri...

İngiltere'de "bekar anne" olmak bir yaşam tarzıydı... Bir ara yanılmıyorsam, bekar anne oranı yüzde 35'ti... Devlet, bekar annelere ev veriyor, çocuklarına maddi yardım, kendilerine nakdi yardım sağlıyordu... Haliyle bekar anne olmak, bir yaşam tarzıydı. Kolay yaşam tarzı. Ve hoş bir yaşam tarzı...

Çocuk için de "babasız büyümek", sıkıntı değildi... Doğu kültürlerindeki veya Kıbrıs Türk kültüründeki gibi abuk sabuk, saçma sapan ve ahlaksız yakıştırmalar da yoktu oralarda... Çünkü kimse kimsenin özel hayatıyla ilgilenmiyordu.

Omorfolu bir merhum kişinin polise dediği gibi; "K.ç benim k.çım; ister dinamit koyar gümlettiririm, ister bilmem ne bulur yüklettiririm!"di yaşam İngiltere'de!

Peki KKTC?

Efendim; son yıllarda, evet sayıları belki çok artmış değil ama gözle görülür bir şekilde çoğalan "bekar anneler" var...

Olmalı da...

O ayrı mesele...

Ancak bizim hangi kültüre, hangi medeniyete, hatta hangi devlete ait olduğu dahi belli olmayan geri bıraktırılmış, dedikoducu, kıskanç, birbirini çekemeyen, çocuklarını at gibi yarıştıran toplumumuz; bu durumu kabullenebiliyor mu?

Tabii ki kabullenenimiz çok!

Ama hâlâ kadının suçlanması oranı daha yüksek... Neden? Çünkü toplumun büyük çoğunluğu, tecavüzde dahi hâlâ kadını suçlayabiliyor... "Dişi köpek kuyruğunu sallamasa..." falan diye atasözleri var!

Kadın sevemez. Aşık olamaz. Ve sevişemez... Hatta gebe kalamaz! Asla! Gebe kalır da doğurursa, erkek suçlu olmaz...

Peki çocuk?

Evet; "kaç aldın ya annem matematikten? Yok ha Mahmut senden yüksek alsın!" diye maruzat çıkaran annelerin çoğunlukta olduğu bu zavallı - hilkat garibesi toplumda; haliyle "baban kim?" sorusu, ağır gelebilir.

O çocuk yaralı büyüyebilir...

Peki ne yapmak lazım?

"Kıbrıs sorununu çözelim" diyeceğim, tümünüz " e yok da bu kadar!" diyerek, meseleyi artık abarttığım noktasına getireceksiniz ama yine de söyleyeceğim.

Neden mi?

Çünkü bir kültür ve kimlik sahibi olmalıyız artık.

Ait olduğumuz ve eğitimle, kültürel aktivitelerle, sosyal dayanışmayla sağlamlaştırabileceğimiz bir ahlak yapımız olmalı...

Bir kadın özgürce doğurabilmeli... Evet, belki de doğru olan - sağlıklı olan, çocuğu, "anneli babalı" büyütmektir... Ama, olmasa da olur...

Bunları rahatlıkla tartışabilmeliyiz...

Konuşabilmeliyiz...

Ama önce, kültürümüzü, medeniyet seviyemizi, kimliğimizi, ait olduğumuz toplumun medeni kurallarını, ahlak anlayışını netleştirelim... Özgürlüğün ne olduğunu bilelim ve herkesin özgürlük sınırlarını belirlemekten vazgeçelim.

O çocuklar da çok sağlıklı ve Batılı arkadaşları gibi büyüyebilsin.

Anneyi - babayı tartışmayalım; çocukların mutluluklarına odaklanalım.

Bu arada, bu konuyu yazmak bile zor yahu!

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

  • Omorfo
    10.10.2016

    DNA- Babalık davası -Kimlikteki baba hanesi -anayasada görmezden gelinen çocuklar..........işte anlatılması asıl zor olan bunlar

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.