Güngut
Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Serhat İNCİRLİ

Serhat İNCİRLİ

26.03.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

London yoksa Paris!

İngiltere'ye "KKTC Pasaportu'nun yanında bir vize kağıdı" ile girilen yıllardı...

Daha "iltica furyamız" başlamamıştı... Çünkü biliyorsunuz, bir ara bu iltica furyamız nedeniyle İngiltere bize vize vermemeye falan başlamıştı... 90'lı yıllar... Hatırlayalım...

Neyse, meselem pasaport falan değil...

KKTC'den vize almış olsanız bile, Londra'daki havaalanlarında birbirinden soğuk pasaport kontrol memurları size akıllarına gelen her soruyu sorabiliyordu...

Neyse; bizim o yıllarda "çalışma izni" gibi bir iznimiz de olduğundan, rahatça girip çıkıyorduk...

Bir yolculuk anımı paylaşmak istiyorum...

Kıbrıslı bir tanınmış iş insanı ve bir arkadaşım, üç kişi arka arkaya Stansted Havaalanı'ndan giriş yapmak için sıradayız...

Altı saatlik yolculuk da perişan etmiş durumda...

İş insanının İngilizcesi az... Ama halini anlatabiliyor... Yine de, yanımdaki arkadaş, memurun da izniyle sözde tercümanlık yapıyor...

Memur, olmadık sorular soruyor.

İş insanı paralı... Zengin...

Canı sıkılıyor...

İkide bir "ma nedir be ki sorar?", "ma nedir be ki sorar?" diye de tepki gösteriyor...

Üç dakika, beş dakika...

İngiliz soruyor...

Annenizin adı?

Babanızın köyü?

Londra'da ne yapacaksınız?

Yakınınız var mı?

Sorular sıkıyor, bunaltıyor Kıbrıslıyı...

Adam iyi niyetli...

İltica miltica da etmeyecek... Hatta o kadar zengin ve rahat ki, tüm İngiltere nüfusu KKTC'ye iltica etse, evinde misafir edebilecek güçte hissediyor kendisini ve sorulara huylandıkça huylanıyor...

Bir ara elini ceketinin cebine sokuyor ve abartmasız, katlandığında en az 10 santim kalınlığında olan 50 sterlinlik çıkarıyor... Kıbrıslı deyişiyle, "bir matsa para"...

İngiliz’in önüne resmen vuruyor parayı...

Ve sağ elinin kalın işaret parmağı ile gösterip, "money" diye bağırıyor...

İngiliz bir adım geri atıyor...

Ne olduğunu çözmeye çalışıyor...

Kıbrıslı, bizim arkadaşı sert bir şekilde itip, İngiliz memura, elleriyle işaretlerini de yaparak, "me, drink, dance, girls... London, yoksa Paris be o...... ç......?" diye resmen bağırıyor...

Yani azacık tercüme edeyim; "Bak Sayın memur, bu gördüğün en az 20 bin sterlindir... Ben Londra'ya eğlenmeye, içmeye, kızlarla, kadınlarla dans etmeye geldim... Girmeme müsaade etmezsen, döner bu parayı Paris'te harcarım"...

Tak tak tak...

Mühürler yeniden vuruluyor...

Altı aylık vize tamam!

Ateizm mi?

Yok böyle bir şey!

Bir arkadaş anlattı...

Arkadaş ateist!

Hatta Tanrı adını duyduğunda küfreden tipik bir "Horgadi Kıbrıslı"...

Durumu fena değil aslında ama acil para lazım...

Çok acil bir durum!

Kendisiyle ilgili de değil...

Çocukları ile ilgili sanırım...

Acil derken, öyle çok büyük bir para falan değil ama hemen bir kaç bin TL bulması gerekiyor...

İçinde, "Allah varsa, bu zor durumda bana para göndermez miydi? Şimdi ben ne yapayım, nereden bulayım?" diye düşünürken, telefonu çalıyor...

Çok uzun zamandır konuşmadığı, çok sevdiği bir büyüğü telefonda...

Nasılsın, ne var ne yok?

Her şey yolunda mı?

Evet yolunda...

Sağ olun, mağ olun muhabbeti...

Derken, büyüğü, "içimden geldi, senin çocuklara harçlık vermek istiyorum gel al" diyor...

Günlerden cuma!

Bizim arkadaş, hayatında hiç gitmediği camiye gidiyor, utangaç, heyecanlı... Bir kenara oturuyor...

Çorap kokusu falan, sorun değil...

Namazı izliyor...

İçinden Allah'a ve o yakınına teşekkür ediyor...

Artık ateist değil... "Kesinlikle sesimi duyan bir güç var" diye anlatıyor...

(Not: Bu olay gerçektir)

-*-*-

E bir de fıkra anlatmadan geçmeyelim yani... Bugün pazar... Belki güldürmeyi başarırız sizi...

... Ateist bir adam bir gün ormanda geziyor ve etrafındaki güzelliklere bakıyormuş.

"Evrim ne güzellikler yaratıyor!" diye düşünüp mest oluyormuş.

Birden arkasında kocaman bir ayı belirmiş ve onu kovalamaya başlamış.

Adam bütün gücüyle kaçıyormuş ama her arkasına bakışta ayının daha yaklaşmış olduğunu fark ediyormuş. Dakikalarca süren bir kaçışın sonunda adamın ayağı yerdeki dala takılmış, ayı adamın üzerine atlamış, pençesini kaldırmış.

Tam vurmaya hazırlanırken adam "Allahım!!!" diye bağırmış.

Bir anda zaman durmuş, ayı donmuş, ormandaki nehir bile akmaz olmuş.

Orman kararmış ve gökyüzünden bir ışık huzmesi adamın üzerine parlamış.

Çok derinden gelen ilahi bir ses adama:
- "Yıllarca bana inanmadın, yaratılışı kozmik bir kazaya bağladın, sana bu durumda yardım etmemi mi istiyorsun? Seni sevgili bir kulum mu saymalıyım?" demiş.
   Adam utanç içinde yanıtlamış:

- "Biliyorum bunca yıldan sonra dindar biri olmayı istemem haksızlık, ama belki ayıyı dindar yapabilirsiniz." demiş...

Derinden gelen ses "Peki" demiş...

Ve ışık kaybolmuş.

Nehir tekrar akmaya başlamış.

Her şey eski haline dönmüş.

Ayı pençesini indirmiş, adamı ikiye bölmüş...

Bu arada iki pençesini de göğe doğru çevirmiş ve konuşmaya başlamış:
   - "Allah'ım, senin rızkınla orucumu açıyorum, hamdolsun verdiğin nimetlere."

-*-*-

Haaa, Allah, din falan propagandası yaptığım kayağını kaymayın... Sadece takılın... Okuyun... İster inanın, ister inanmayın... Nesimi'nin dediği gibi, "... Günah benim kime ne!"...

Dağbaşı mı?

Güvenlik ve garantiler mi demiştiniz?

Neden?

Efendim Rumlar bizi kesecek!

Bakınız, Avrupa'nın ortasında Sırplar ne yaptı?

BM askerleri, adeta Sırp yanlısıydı...

Hele Hollanda falan... O askerler Hollandalı'ydı...

KIBRIS Gazetesi'nin dünkü manşetinde, "Burası dağbaşı mı?" başlığı vardı...

Altı kişi, bir benzin istasyonunda çalışan dört kişiyi dayaktan gebertiyor...

Neden?

Hani güvenlik?

Bu ülkede binlerce güvenlik görevlisi yok mu?

Var ama ortalık kesinlikle dağbaşından da beter!

-*-*-

Geçen gün bir benzin istasyonundaydım...

Burayı dağbaşı sanan; hatta sanmayı bırakın, kesinlikle dağbaşındaymış gibi davranan biri içeriye girdi...

Benzin istasyonunun marketinden iki bira alıyordum...

Adam, siyah ceket, siyah pantolon ve beyaz gömlek giyiyordu.

Siyah ayakkabı...

Çoraplar açık renk...

Keşke siyah olsaydı; neyse... Moda eleştirisini boş verelim...

Antropolojik analiz yapacak değilim ama, sakallar simsiyah... Taaa göz çukurlarına kadar sakal...

Ve ağzında sigara...

Görevli, "beyefendi, burası benzin istasyonu; ayrıca markette sigara içmek yasak" demeye çalıştı...

O adam öyle bir baktı ve öyle bir ses çıkardı ki, yemin ederim, o kadar korktum ki, kişi Rum olsaydı, müzakerelerin devamından yana olduğunu söyleyen herkese küsmek gelecekti içimden...

133 kilo, 190 santim boyundayım... Dedemin lakabı "dev" anlamına gelen "Dragos"tu ki ben ondan daha devim... Öteki yazıda bahsettiğim ayı benim! O kadar yani...

Ama o adam, sigarasından bir duman çekti...

Benzin miydi, mazot muydu aldığı bilemem... Gitti pompaların yanında parasını ödedi. Sigara hâlâ elinde ve ağzında... Yanıyor... Sallamadı... Bindi çok lüks siyah arabasına... Marka yazmıyorum ama en az 60 - 70 bin sterlinlik bir alet... Boooouuuuwwww diye bir ses çıkardı araba ve gitti...

O an kendimi 130 santimetre boyunda, rüzgar esse uçacak kadar zayıf bir küçük kanguruya benzettim...

Neden bilmem ama kanguru işte...

Zıplayarak arabaya gittim.

Can güvenliği mi dediniz?

Hangi can güvenliği!

Resmen dağbaşı!

"Gık" desem, kesin kavga çıkacak...

Kanguru mu?

Efendim, aklımda hep Avustralya var...

Alır mı bizi dersiniz?

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.