Güngut
Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Serhat İNCİRLİ

Serhat İNCİRLİ

15.09.2016

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Londra’yı özledim mi?

Ercan Havaalanı yetmeyecek... Evet kesinlikle yeni terminal veya yeni neyse yapılmalı ama Geçitkale de devrede olmalı...

Olası bir çözüm, iki havaalanına da yoğunluk yaşatır...

Olası bir çözümsüzlük de yeni alternatifleri doğurabilir ve iki havaalanı da ihtiyaca yanıt vermeyebilir...

Dün yine Londra yolundaydık...

Geçen yıl aynı tarihte kızımla uçmuştum... Sebep de aynıydı... Üniversite kaydı...

Bu yıl oğlanla uçtuk... O’nu okula kaydedeceğiz...

Ne demiştik?

Ercan yetmiyor...

Saat 08.00 sularında iki uçak daha olsaydı, çıkış salonunda oturacak yer olmazdı...

Kapıda bekleme noktasında, yani yolcuların geldiği yerde de karmaşa görüntüsü gerçekleşmezdi.

Turist sayısı artarsa, rezalet seviyesi de artacak. Uyarmış olalım...

Efendim geçmişle kıyaslandığında elbette çok iyi bir görüntü var... Pasaport ve bilet kontrolü ile ilgili bazı yenilikler, örneğin hızlı check- in olayı...

Duty free mağazası da hoş...

Çalışanlar kibar...

Olumsuzluk yok ama gelen – giden misafir artarsa, yetmeyecek...

Irkçılık!

Ercan’da çok otelli bir grubumuzun reklamı ilgimi çekti. Bizim ülkemizde sıkıntı olmaz ama Avrupa’da olsa bu reklam indirilir...

Neden mi?

Reklamda üç kişi var... Çok yakışıklı bir beyaz erkek, havuzdan çıkıyor... Çok seksi bir beyaz kadın önünden geçiyor... Arkada ise bir çalışan... Elinde üç dört havlu... Ve bu çalışan “siyah Afrikalı”...

Bu reklamın ırkçı ve dışlayıcı olduğuyla ilgili Avrupa’dan çok örneği mi var...

Ya değiştirin, ya kaldırın...

Ve uçağa bindik

Pegasus ile uçuyoruz... Siz hiç sevmeyin isterseniz, ben Pegasus’u “milli havayolumuz” kabul ediyorum... Bu şirketin Kıbrıs ayağını bizim insanlarımız başarıyla yönetiyor... Sahibi Ali Sabancı’yı da en az rahmetlik amcası Sakıp Sabancı kadar seviyorum...

Saatinde kalkış. Güler yüzlü kabin ekibi...

Efendim suyu bile parayla satıyorlar... Bunu bilerek bilet aldık...

Memnunum...

Tek memnun olmadığım şey, koltukların, Pegasus’un sahibi Ali Sabancı’ya göre dizayn edilmesi...

Şirket yetkilileri 135 kilo ve 1,90 m boyunda yolcuların da olabileceğini hesaba katmamış... Benim için çok rahatsızdı... Uçak tamamen doluydu. Çok sıkışık gittik...

Benden başka rahatsız olan yoktu... Bunu da eklemek lazım... Sorun bende...

Şişmanlara karşı bir dışlama ve kınıyorum...

Günün ilk dışlamacılığından havaalanındaki ünlü otelimizin reklamıyla bahsetmiştik, bu da ikinci oldu... Sayın Sabancı, lütfen koltukları size göre değil, bize göre dizayn edin veya yerleştirin...

Ne dizim kaldı, ne göbeğim, ne de dötüm!

Direkt uçuş meselesi

Kesinlikle direkt uçuşlar başlamalı...

Çözüm olsa da olmasa da, Kıbrıs sorunu devam etse de etmese de bu konu aşılmalı...

Larnaka – Londra süresi ile Ercan – Londra süresi arasında nereden baksanız iki saat fark var...

Bu çok uzun bir süredir. Zaman ve haliyle para kaybıdır...

Türkiye’deki bir meydana inip kalkmak en az bir saat...

Ve resmen ızdırap...

Dün aklıma şu soru geldi:

Direkt uçuş havayolu şirketlerinin kârına mı?

Evet uçaklar inip kalkarken daha çok yakıt harcıyor olabilir... Ama aynı uçak, Ercan ya da Londra’da doluyor. Türkiye’de yolcunun yarıdan fazlası iniyor. Ve bir daha doluyor...

Yakıt – inme – kalkma masraflarını bilemem ama bana doldur boşalt kârlıymış gibi geliyor.

İnancım odur ki, Türk Hava Yolları mevcut ticari gücünü, öteki şirketlerin ticari güçleri ile birleştirip lobiciliğe kanalize etse, bu doğrudan uçuş konusu kesin sonuca ulaşabilir.

Touch down rezaleti veya işkencesi ortadan kaldırılabilir.

En azından bu denenmedi diye biliyorum... Şu anda Türk Hava Yolları, Pegasus ve Atlas’ın bu gücünün bulunduğuna da inanıyorum... Tabii işlerine geliyor mu, gelmiyor mu ondan emin değilim...

Uçaktaki yolcular

Pegasus’un dün sabah bindiğimiz Boeing 737 tipi uçağında yolcuların dörtte üçü Türkiyeli’ydi... Tümü İstanbul’da indi... Aralarında müzisyenler vardı... Ve kumarcılar... Belliydi; biz de azacık “diskriminasyon” yapalım... Çünkü, kumarcıların tümü, 1 saat 15 dakikalık yolculukta uyudu... Müzisyenlerin tümü de güneş gözlükleri ile oturdu ve yüksek sesle konuştu...

Geriye kalan yolcular mı?

Hepsi, son 20-30 yılda Kuzey Kıbrıs’tan kaçanlar ve benim gibi evladını götürenlerdi...

Neyse, uçaktan indik...

Tertemiz bir havaalanı...

Trencikle falan gidiyorsunuz terminale...

Pasaportu artık memurlar kontrol etmiyor... Siz geçiyorsunuz elektronik bir aletin önüne... Nerede duracağınızı gösteren iki ayak yeri var. Sonra gözlerinizle karşıdaki aynaya bakıyorsunuz... Ve pasaportunuzun fotoğraflı kısmı öne gelecek şekilde, bir başka optik okuyucuya koyuyorsunuz... Diiiit, kapı açılıyor... Kırmızı yanarsa, yanınıza memur geliyor...

Ve hoşbulduk Londra

Londra yemyeşil yahu!

Kıskandım...

Yollar pırıl pırıl...

11 yaşına kadar burada yaşam süren oğlum, tam bir şok yaşıyor... “Baba her şey çok tertipli duruyor, çok düzenli”...

Doğduğu ev yol üstünde... Geçiyoruz, gösteriyorum... Odasını hatırlıyor... 8 yıldır hiç görmedi...

Dört yıl önce gelmişti en son... Ama evini görmemişti...

“Duygulandın mı?” diye soruyorum. Çünkü tepki vermiyor...

“Yok, ama buraya geldiğim için çok mutluyum” diye ekliyor.

Başlıyor sıralamaya KKTC ile ilgili sorunları.

Hele son yaşadığımız askerlik ertelemesi sistemini...

Allah’tan hâlâ muhteşem bazı insanlar var ki derdimizi anlayıp, çare üretiyorlar...

Neyse, Stansted’ten Kuzey Londra’ya kadar geçtiğimiz her yerde bir düzen, bir disiplin, bir akış ve yemyeşil ağaçlar...

Koskocaman yeşil hem de.

Yeşilin koskocamanı olur mu?

Londra öyle işte...

İlk izlenimlerimiz böyle...

Gelir gelmez, Tottenham – Monaco Şampiyonlar Ligi maçı da var... Denemiştim bilet almak için ama olmamıştı... Keşke gidebilseydik... Ama gidemedik... Olsun! Havası yeter... Kuzey Londra’da dev ekranı olan bir pubta izleyeceğiz maçı... Bu yazıyı maç öncesi yazıyorum...

Benim yorumum?

Daha önce de söylemiştim...

Yazmıştım...

“Benim için vatan, ekmeğimi kazandığım yerdir”...

Ekmeğimi kazandığım yerde, çok disiplinli çalışırım, bununla övünürüm, çok çalışmak yaşam tarzımdır, bununla da övünürüm... Londra’da da çok iyi çalışmıştım ve çok iyi bir vatandaştım. Karşılığını alıyordum. İşyerimden değil sadece. Devletten de. Sağlık, eğitim, bayındırlık, ulaştırma, taşımacılık falan...

Kıbrıs’ta da çalıştığım iş yerinden emeğimin karşılığını alıyorum... Ayrıca işimi ailem gibi seviyorum, evim gibi yaşıyorum...

Ama mesele “devlet” kıyasına geldi mi; Londra’yı özlediğimi anlıyorum...

Hele uçaktan iner inmez karşılaştığınız “devlet varlığı”, “neden bizde yok?” dedirtiyor...

Mazeretiniz çoktur tabii ki!

Kabul da ediyorum; ne yani dünyanın en medeni devleti ile mi kıyaslayacağız KKTC’yi?

Değil elbette... Öyle yapmıyoruz, kıyaslamıyoruz ama ne olur, biraz çaba harcasak ve Kuzey Kıbrıs’ta da ciddi bazı işler görebilsek...

Neyse, ilerleyen günlerde izlenimlere devam edeceğim... Dönene kadar Londra’yı yazacağım...

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

  • Yasar Ismailoglu
    16.09.2016

    Gardas Londraya hos geldin gecen kez aramadin bu kez ara goruselim. 07958685135

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.