HUNKAR SAG GIYDIRME
8 MART ÖZEL
Serhat İNCİRLİ

Serhat İNCİRLİ

03.10.2016

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Lozan Sulh Muahedenamesi ve Kıbrıslı Türkler

Türkiye'de Lozan Barış Antlaşması ile ilgili tartışmaları uzaktan izliyoruz...

Tartışmalar, daha çok "Mustafa Kemal Atatürk" çerçevesinde şekilleniyor...

Yani kavganın temeli aslında "Atatürk'ü" eleştirmek ve savunmakla alakalı.

Ama Lozan Barış Antlaşması, en çok Kıbrıslı Türkleri ilgilendiriyor sanırım.

O zamanki adıyla Lozan Sulh Muahedenamesi, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman Gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta imzalandı.

Bir barış anlaşması veya antlaşmasının, hangi taraftan baktığınızla alakalı "iyi" veya "kötü" yanları olabilir. Mesela bu anlaşmayı imzaladığı için İngiliz Hükümeti kriz yaşamıştır ve düşürülmüştür.

Şu anda, 100 yıl öncesinin bir anlaşmasını eleştirmek ya da övmek ne kadar doğrudur o da ayrı bir mesele ama Lozan'da Türkiye, "... also formally accepted the loss of Cyprus..."

Ne demektir bu eksik cümle?

Bu cümle demektedir ki, "(Türkiye) aynı zamanda yasal olarak Kıbrıs'ı kaybetmeyi de kabul etmiştir."

Yani Türkiye, Lozan'da, Kıbrıs ile ilgili tüm yasal haklarından feragat etmiştir.

Türkiye, "Kıbrıslı Türkleri sattı" dersek yalan mı olur?

Osmanlı daha önce sattı!

Hem de 90 şiline!

Yılda 90 şilin!

Bazı milliyetçiler bu konuyu konuşmaktan çok imtina ediyor!

Nasıl ama, imtina etmek!

Kaçındı, sakındı, çekildi!

Türkiye, Lozan'da, Kıbrıs'taki tüm haklarından çekildi.

1878'de Birleşik Krallık'a kiralanan, 1914'te "de facto" Birleşik Krallık ama "De jure" Osmanlı malı olmaya devam eden Kıbrıs; 1923 yılının 24 Haziran tarihinde, hem "de jure1", hem de "de facto" "İngiliz oldu!

Yani fiilen ve hukuken Kıbrıs İngiliz malı yapıldı.

Kim yaptı?

Recep Tayyip Erdoğan mı?

Hayır!

Babası bile hayatta değildi Erdoğan'ın!

Peki kim?

E haliyle "Atatürk ve İnönü" dersem, ayıp mı olacak?

Şartlar onu mu gerektiriyordu?

Biliyor musunuz; biz o anlaşmadan sona zayıfladık.

Müftülük, Evkaf elimizden gitti. İçi boşaltıldı. Sonra bizimkiler, "geri aldık" diye övündü...

Maraş falan ağlarız ya; hep bu Lozan'ın sonucunda oralar bizden koparıldı...

İki yıl içinde herkesin "tarafını belli etmesi" ve "Türk Vatandaşlığı"nı seçenlerin ülkeden ayrılması istendi.

Lozan'ı asıl tartışması gereken Kıbrıslı Türklerdir.

Lozan'la ilgili olarak Türkiye'ye hesap sorması gereken de asıl Kıbrıslı Türklerdir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın olaya bakış açısını fazla analiz etmenin bir anlamı yok ama biz Kıbrıslı Türkler için Lozan, "bin Sevr" demektir...

Şu anda müzakerelerin çıkmazda olmasının bile sebepleri Lozan'daki "hukuki feragate" dayanır.

Bunu da konuşmak lazımdır.

Erdoğan ne demişti?

Erdoğan, "15 Temmuz, Türk milletinin 2. Kurtuluş Savaşı'dır. Birileri Lozan Anlaşması'nı zafer diye yutturmaya çalışıyor. O masaya oturanlar Lozan'ın hakkını veremediler" demişti.

Yunanistan da Kemal Kılıçdaroğlu da açıklamaya ciddi tepki vermişti. Kılıçdaroğlu olaya "Atatürkçülük" açısından bakmış, "Adaları kaybettik" diyen Erdoğan'a Yunanistan'dan da," Bu tartışmayı açıp yeniden toprak talep etmek mi istiyorsunuz?" eleştirileri gelmişti.

Ben iki eleştiriye de bakmıyorum... Beni en çok ilgilendiren, Lozan'da Kıbrıslı Türklerin, resmen ve kelimenin tam anlamıyla "resmi olarak" terk edildiğidir.

Çıkarlar onu mu gerektiriyordu?

O zaman bu çıkarlara çok dikkat edelim lütfen!

Hukuk hukuk hukuk!

Hükümetin bazı kararname ve emirnamelerle ilgili kanun hükümünde kararnamesi veya kararı mahkemeye tosladıysa, bunda en büyük suç, "hukuk" yani "yasalar ve anayasa" ile ilgili mevzuatın ya bilinmemesi, ya dikkate alınmaması ya da sallanmamasıdır.

Ama "hukuk" sallanmazsa, devlet laçka olur...

Şu örneği bir kez daha hatırlatmak istiyorum...

İskele'de meşhur Boğaz Hotel yıkımından sonra bölgeye geçtiğimiz gün ilk kez gittim...

Boğaz Hotel yöneticileri, yıkımın usulsüz olduğunda ısrarlı... Zarar korkunç...

Çok çarpıcı iddialar var; mesela yıkımın gerçekleştiği saatle ilgili... Yıkım, ya mesai saatlerinde, ya da İngiliz zamanındaki uygulamasına göre, "güneşin doğuşu ile batışı" arasındaki zamanda yapılmalıydı... Hukuk öyle diyorsa, öyle yapmak zorundasınız...

Mahkemenin ara emri kararını görüşeceği saatten üç beş saat önce, sabahın köründe, karanlıkta, onlarca polis ve belediye işçisinin mesaisi dışında bir anda bu yıkım gerçekleşti.

Yıkım kararının doğru ya da yanlış olduğuna mahkeme karar verecek. Ama saati ile ilgili bir "hata" olduğu öne sürülüyor... Hatta öne sürmenin ötesinde, birçok hukuk insanı da bunu söylüyor.

Eminim, sevgili belediye başkanı Hasan Sadıkoğlu'nun da "ben haklıyım" dediği çok konusu vardır. Bu konuda konuşmuş değiliz. Mesele de Hasan Sadıkoğlu ya da bir başkası değildir...

Ancak olayda "kişisel garez" olduğu iddiası vardır ve bu da "hukuk dışı" olmanın yanında, çok üzücüdür.

Daha önce de yazmıştık...

Benzer olaylar başka yerlerde de oluyor...

Siyasi gücü olan kişiler, huylandıkları kişilere yasaları bahane gösterip saldırıyor... Girne'de, Mağusa'da, Güzelyurt'ta, Lefke'de ve Lefkoşa'da da benzer olaylar olabiliyor.

Evet, toplum bozulmuştur - siyaset de kokuşmuştur.

Ama, genç bir belediye başkanının, siyasi kimliği de bulunan Boğaz Hotel'in sahibinden veya direktöründen ya da müdüründen "huylanma" hakkı yoktur.

Anlatmaya çalıştığımız budur.

Gerçekten beklenebilirdi.

Beklenmesi de lazımdı.

Sabahın köründe, o kadar polis ve o kadar çalışanla, "yıkın uleyn" diyerek, Türk filmlerindeki sahnelere benzer görüntüleri yaratmanın anlamı yoktu.

Bu, herkese bir "tecrübe" olmalıdır.

Karpaz'da, başka bir bölgede, benzer olaylarda, halka, iş insanlarına, mahkeme kararı olsa dahi, yıkım uygularken daha "adil", daha "sakin" davranmakta fayda vardır.

Tecrübe budur.

Şimdi mahkeme aksi bir karar verirse; ki o yönde bir akış olduğu iddia ediliyor... Peki, tazminat ortaya çıkmayacak mı?

Kim ödeyecek?

Belediye Başkanı cebinden mi para çıkaracak yoksa İskele'deki vatandaş mı ödeyecek?

Siz, bir iş insanını, bir vatandaşı, bir seçmeni hiç sevmeyebilirsiniz... Nefret de edebilirsiniz... Ama siyasi gücünüzle kişisel garezinizi birleştirme hakkınız yoktur... Bu tavır, demokrasi ayıbıdır, hukuk ayıbıdır ve çok yanlıştır.

Sebebi ne olursa olsun, atacağınız her adımda, 3 kere, "hukuk hukuk hukuk" demeniz en büyük tavsiyemdir.

CTP, TDP, DP ve UBP!

2000'li yıllarda yaklaşık 7 yıl Afrika gazetesinde her gün köşe yazım yayınlandı... Sanırım atladığım, boş geçtiğim bir gün yok...

"Yazarak" ve son 8 yıla yakın süredir de "konuşarak" ekmeğimi kazanıyorum.

Afrika'da yazdığım yıllar, CTP'nin, "bana göre", sol ideolojiden uzaklaşıp, sağa kaydığı ve "emekçilerin partisi" olmaktan uzaklaşıp, "çakma" iş insanları çıkardığı yıllardı.

Efendim, yani bir CTP'li zengin olmamalı mıydı?

Veya, CTP'liler iş insanı olamaz mıydı?

Hayır! Olamazdı, olmamalıydı...

Haaaa, ben mi haklıyım?

Estağfurullah, estağfurullah! Haklı olduğumu iddia etmiyorum. Bunlar görüşlerimdi...

CTP sadece iş insanları çıkarmadı tabii ki... Komisyoncular - aracılar da çıkardı... Kimse üzerine almasın ama "rüşvetçiler", "tehditçiler" de...

Neyse...

CTP'nin asıl eleştirdiğim yanlarından biri de Kıbrıs sorunu ile ilgili tavırdı.

Yine "bana göre", çözümden uzaklaşan bir tavır söz konusuydu...

Çoğunda belki de haklı çıktım ama kesinlikle iddialı değilim. Benim işim başkalarının "doğrularını" yazmak değil. Siyaset gazeteciliği yani yorumculuk yaparken, kendi doğrularımı yazarım. Kısacası, derdim de kişisel değildir...

Mesela dün yazdığım yazıda, "FeTÖS" kısaltmasını kullandım... Bunu, hayatını CTP'ye adamış bir kişiden duydum. Çok hoşuma gitti... "Ferdi, Talat, Ömer ve Sonay gitmeden, CTP bir yere gelemez" görüşüyle birlikte bu kısaltma ortaya çıktı.

"Bahsedilen dört siyasinin partiye emeği geçmedi" diyeni döverim. Ama mesele bu değildir.

Mesele, bir kaç seçim döneminden sonra herkesin gitmesini bilmesi meselesidir. Bu, siyaset bilimi ile demokrasinin ve psikolojinin buluştuğu bir "gerçek"tir... Sekiz yıldan fazla aynı makamda oturan kişi, artık hizmet veremez. Çünkü orasının sahibi olduğuna inanmaya başlar. Kimseyi dinlemez, hep yanlış kararlar alır. Diktatörleşir de diyebiliriz.

Mesele budur.

Neyse, başa dönelim...

CTP'yi eleştirdiğim Afrika gazetesi yıllarımda, yaşı benim iki katım olan bir köylümüz, yeğenimle evli olan ve "İncirli" soyadını kullanan Dr. Sıla Usar'ın "eşim" olup olmadığını sormuştu... Çünkü Sıla yengem, efsane CTP'li Naci Talat'ın kızıydı. "Yeğenimin eşi" demiştim soran kişiye ve yanıtı; "Allah'a şükür" şeklindeydi... Çünkü, Naci Talat'ın kızının, benim gibi bir CTP düşmanı ile evli olmasını asla hazmedemezmiş... Yanına oturmuş ve sohbet etmiştim... Kendisine, çok büyük CTP'li!!!! beş kişinin ismini vermiştim... O günlerde CTP iktidardaydı ve bu büyük CTP'liler çok önemli görevlerdeydi... "Bunlar benden daha CTP'li mi yani? Bunlar CTP'li ve ben de CTP'nin düşmanı mıyım şimdi?" demiştim. Amca, tam bir Kıbrıslı ağzıyla, bana da küfrederek, 'doğrudur be söylediğin!!!" diyerek, derin bir de ahhh çekmişti...

Şimdi, CTP Girne Emirnamesi’ne karşıymış!

CTP'nin hâlâ yöneticisi, delegesi, üyesi, PM, kadın komitesi veya MYK üyesi olup da, Girne'de 10 kat apartman yapanları; Kıbrıslı Rumlara ait mal ve mülkü satanları, bundan komisyon alanları bilmiyor muyuz?

Haaa TDP mi?

Onlar da mı dava açtı?

Rumlara ait Girne İlçe binasını satan bir partidir TDP...

Güvenmek mi?

Siz güveniyorsanız bu partilerin tümüne ve DP ile UBP'den farkları olduğuna da inanıyorsanız, bana yazın, Talat'tan özür dilediğim gibi, sizden de dilerim... Ne olacak ki?

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.