Akacan Holding
Serhat İNCİRLİ

Serhat İNCİRLİ

17.04.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Sevin da gorkmayın!

Ali Baturay dün yazdı:

"... Takdir etmesini bilmiyoruz"...

Evet, toplum olarak, son derece negatif ve inanılmaz "marazi" kıskancız!

Marazi, Türk Dil Kurumu'na göre, "hastalık derecesinde" anlamını taşır...

Tedavisi imkansız seviyededir kıskançlığımız anlayacağınız...

Kendimizle değil, hep başkaları ile ilgileniriz...

Ve negatif olduğumuz için de, "başarılı" insan göremeyiz... Başarılı olan birini mutlaka vurmamız gerekir!

Genellikle insanlarımızın başarılı olduklarına ölümlerinden sonra hükmederiz...

Mesela, "süt mavidir" dediğimi farz edin.

Sanal alem çılgına döner!

Kimse, "kardeşim süt beyazdır" demez...

"... Satıldınla başlar, döndünle sürdürür, değiştinle bitirir"...

Olabilir canlarım benim...

Süt beyazdır tabii ki...

Ama çok absürt yani saçma bir örnek olsa bile, "mavidir" dedik diye, illa ki dönek, satılmış ve değişmiş olmamız gerekmiyor.

-*-*-

Şeyh Nazım, "şükretmesini unuttu bu toplum" derdi...

Doğrudur...

"Ya vahşi kapitalizm ya da 1974 sonrası kurulan sahte ganimet düzeni nedeniyle toplumsal kimliğimizi, kültürümüzü yitirmenin sonucunda böyle olduk" diye düşünüyorum...

Kimse kimseyi takdir etmiyor...

Herkes herkesle bir yarış içinde...

Tam bir kimliksizlik ve kültürsüzlük hali diyeceğim, sosyologların işine karışmış olacağım...

Neyse!

Deneyin isterseniz...

Mesela, kendi işinde başarılı birini seçin...

Ve deyin ki, "Bu kişi de maşallah, çok çalıştı, çok başarılı oldu"...

Anında ilk tepki:

"... Çalar"...

Ne çalıyor?

Para!

Peki devlet nerede?

Çünkü maşallah herkes KKTC'ci!

Hani KKTC?

Biri çalıyorsa, devlet neden gollifa yiyor?

-*-*-

TV programıma konukları ben seçmiyorum...

Sadece bazen sevgili Aylin Özkök yönetmenimizle istişare ediyoruz...

Gerçekten konuk arayacak ve bulacak vaktim yok...

Aylin Hanım ayarlıyor, "... Abi yarın konuğumuz şu kişi" diyor; "teşekkür ederim" diyorum ve ertesi sabah programıma başlıyorum...

Vaaaay, şunu neden çıkardın da bunu neden çıkarmadın da, şu bana öyle dediydi, bu ona şöyle dediydi...

Vaaaay da hep aynı kişiler?

Vaaay efendim, şu, onu söylediydi!

Çok mu kolay sanıyorsunuz her sabah 05.30'da kalkmayı ve akşam en erken 18.00'de işten ayrılmayı?

Çok mu kolay sanıyorsunuz, haftada 6 gün, günde ortalama 12 - 13 saat çalışmayı?

Haaaa, benim şikayetim yok!

Çünkü bu işin her dakikasından keyif almayı öğrendim!

Bu meslek, gazetecilik, içimde ve inanılmaz keyif veriyor... Yaşam tarzım ve geçimim bu!

Ama, hep ve inatla eleştirirken, bir gün de biri bana, "yorulmuyor musun?" diye soramaz mı?

-*-*-

Hayatında hiç yorulmayan bir devlet çalışanı kardeşim, geçenlerde meşhur Ak Parti ilanı sonrası, arkadaşlarımla meyhanede oluşuma bile içerledi...

Öyle şeyler yazdı ki sanal ortamda; okuyan da sanır ki; canım kardeşim yorgunluktan ve ilericilikten; bir de devrimcilikten emekli!

Toplasan 30 saatlik çalışmışlığı yok ama... Ömründe canım ömründe...

-*-*-

Ne mi demeye getiriyorum?

Aslında diyorum ki; üzülmekteyim!

Evet üzülüyorum...

Kardeşim, sadece düşüncelerimi yazıyorum... Ekmek kazanıyorum bunu yaparak...

Basın meslek ilkelerini evrensel seviyede uygulamayı maksimumda tutmak için yoğun çaba harcıyorum.

Kimse hedefim değildir.

"Yanlış" görürsem, "benim doğrum budur" veya "evrensel doğrular bunlardır" diye yorumlarım...

Yanlışı yapan kişiye değil; o kişinin yanlışına vururum...

Tavsiyemdir; siz de öyle yapın...

-*-*-

"Sen da değiştin, döndün, satıldın..."

Bu tür ifadeleri de sıkça işitiyorum.

Açıklama gereğim olduğu inancında değilim ama söylemekte fayda görüyorum; mesela Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak 1980'lerde ne diyorsam, aynısını diyorum...

Zerre değişmedim...

Sıkı bir üniter Kıbrıs savunucusuyum...

Ama, diyorum ki, madem ki sıkıntılar var, "federal çözüm", hani o iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitlikli olanına fitim!

Ayrıca, devrim yaptınız, Kalaşnikof verdiniz de katılmadık - almadık mı?

-*-*-

Efendim, bu yazıyı dünkü referandum sonuçlarından çok önce yazdım...

"Evet"çiydim...

Neden?

Bin defa yazdım...

"Hayır", daha fazla hırçınlık, daha fazla saldırganlık, daha fazla tutuklu, daha fazla OHAL'dir...

"Evet", Dünya ile barışmak adına çeşitli yumuşama adımlarını içermek zorunda olma halini getirecektir, örneğin Erdoğan, despot değil, ılımlı bir Müslüman demokrat olduğunu, kendisini eleştirenlere kanıtlamak zorunda kalacaktır ..

"Bu söylediklerime inanmayanı döverim" veya "benden farklı düşünenleri aşağılar söverim" mi dedim?

Megaloman değilim.

Evet, kendimi seviyorum ve şişmanlığım kaynaklı ağrılarım, şekerim dışında sıkıntım yok ama "her yerde her zaman haklıyım" gibi bir tavrım da bulunmuyor...

-*-*-

Üzülüyorum demiştim ya!

Aslında üzüntüm de kendi adıma değil; size üzülüyorum...

En kötü ihtimalle, iki adet pasaportuma sarılır, giderim!

Ahmet Kaya'nın dediğinden, "Kafama sıkıp gitmeye" da gerek yok ki!

-*-*-

Sevin canlarım benim, sevin.

Herkesi sevin...

Düşmanınız saydıklarınızı daha çok sevin.

İnanın, hiç bir şey kaybetmeyeceksiniz...

Küsmeyin...

Kırılmayın...

Hep negatif olmaktan uzaklaşın...

Etrafınız sorunlarla mı dolu?

Ölüm da var, açlık da var...

Onu düşünün...

En kötü ihtimalle, hâlâ girebildiğimiz bir kaç bedava denizimiz; mesela Limnidi var...

Önce kendinizi, sonra herkesi sevin da gorkmayın!

Ne demişti şair:

"... Sevginin ürünüdür insan, nefretin değil..."

Girne'ye girebilene aşkolsun!

Tekerleme şöyle başlıyordu:

"... Girne, içine girme!"

Hiç gerek yok bu tekerlemeye...

Çünkü, Girne'ye zaten girilemiyor!

Çok uzun sayılan bir zamandan sonra Cumartesi akşamı Girne Tarihi Limanı'na gittik...

Her zamankinden daha kaliteli restoranlar ve cafeler olduğu bir gerçek...

Haaa, Liman'ın kendisi bakımsız ama oranın atmosferi hâlâ eşsiz...

Ancak, ulaşabilirseniz!

Veya park yeri bulursanız!

Yani tam KKTC kafası olacak ama kaleyi yıkıp park yeri yapalım diyesim var!

Şaka şaka!

-*-*-

Girne'yi bitirdik...

3 bin kişi için dizayn edilmiş bir tarihi kenti boğduk; betonla örttük, on binlerce insana hzimet vermesini bekliyoruz...

Ne mi yapmak lazım?

Girne trafiğe kapanmalı...

Sadece bisikletler ve motosikletler; belirli saatlerde dağıtım şirketlerinin araçları ve günün her anında, sürekli çalışan toplu taşıma araçları...

Özel izinli olanlar...

Cambridge gibi...

Kent dışında koskocaman bir park yeri... Gelen otomobilini oraya bırakacak, havaalanı otobüsü gibi otobüsler de kent dışında insanları kente taşıyacak... Veya ayağına - bacağına güvenen tabana kuvvet!

Gerçekten başka şans yok!

Hafta sonları Girne'ye girmek imkansız...

Çok acil çözüm lazım...

-*-*-

Ve Girne pis...

Yani söylemeden edemeyeceğim ama öyle...

Bunun Belediye ile alakası yok...

Çünkü belediye de üç beş bin kişiye hizmet için dizayn edildi.

Her elini kolunu sallayan bu kente apartmanlar diksin diye değil...

-*-*-

Ve John...

Sevgili Aziz Kent...

John Aziz...

Söylüyor, söylüyor...

Anlatıyor, anlatıyor...

Dün Halkın Sesi'nde manşetteydi...

Ve söylediği şeyler çok güzeldi...

"Temizlik, temizlik, temizlik"...

Beş yıldızlı temizlik şart!

Turiste bu hizmeti veremezseniz, niye gelsin?

E Girne, Kyrenia ya da Κερύνεια / Kerýneia...

Daha büyük markası var mı bu ülkenin?

Yok!

Peki biz ne yaptık?

Biz bu kentin içine etmiş durumdayız ve kesinlikle çare bulmak zorundayız!

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.