Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Yrd. Doç. Dr. İsmet ESENYEL

Yrd. Doç. Dr. İsmet ESENYEL

03.10.2016

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Zaman tüneli içinde geçirilen çocukluk ve anılar

Turizm sektörümüz üzerine bugün biraz noktalı virgül koyma zamanının geldiği düşüncesiyle geçtiğimiz haftanın yine çok yoğun ama bir o kadar da kanaatimce doğru temaslar içerisinde bulunduğumuz anlar yaşadık. Artık her anımız, hatta her saniyemiz ülkemizin turizm sektörünü bir çıta daha nasıl yükselteceğimizi düşünmekle geçiyor. Hayata geçirilecek veya şimdiden geçirmeye başladığımız projeler, bizlere her attığımız adımda inanın ki tünelin ucunun ne kadar aydınlık olduğuna dair müjdeler veriyor. Gerçekten kış turizmi, ülke marka değeri ve dış dünyaya sunduğumuz ürünün parlatılması anlamında son derece önemli safhalardan geçiyoruz. Pazarlama yarışmamız da yapıldı ve bugün yarın sonuçlar açıklanacak. Bu safhalar iyi ve doğru yönetilir ise, şimdiden gelecek yazın doğaüstü durumlar kapımızı çalmaz ise, şüphesiz ki en güzel yazı da yaşayacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.

Daha bilinçli ve “benim Akdeniz’de de bir adam” var diyerek başlayacak olan serüven, yazın en parıltılı günlerini yaşayacağımızın sinyallerini de tüm sektöre veriyor durumda. 2017 yılı itibarı ile vites büyütüleceği bir ortama giriyoruz. Sektörümüz daha bilinçli, devletin attığı adımlara bir o kadar da daha güvenli bakmaya başladı. Unutmamak gerekir ki, turizm ürünü hepimizin, günü gelince tüm başrol oyuncuların bu ürünün daha güzel pazarlanması anlamında mutlaka elini taşın altına koymalı, koyacaktır da. Ben sektörel paydaşlarımıza ve özel sektör dinamizmine çok güveniyorum.

Noktalı virgül ve turizm gelişimime adımlar…

İlkokula gittiğim ilk günü hatırlıyorum, çok sevgi ve sıcacık bir ortam vardı bizi karşılayan. Ne de olsa çok büyük bir köyün, çok seçkin öğretmenleri vardı bizlere kol kanat geren... Fikri Karayel İlkokulu ve onun etrafında kenetlenen yılların tecrübesi ile yoğrulmuş öğretmenlerimiz.

Nasıl görüyorduk bu öğretmenlerimizi, onların şefkatli ellerine dokunurken, tüm sınıfımıza ışık geldiğini hissedebiliyorduk. Çok güzel bir köy ilkokuluydu Bostancı Fikri Karayel... Binaları, oyun alanları, o dönemdeki teknoloji altyapısı ile bugünkü tabir ile on numara bir okuldu. Gelir düzeyi, ister düşük, ister orta, ya da üst seviyede olsun, herkes çocuklarını bu kıymetli öğretmenlerin eline bırakıyordu. Koskoca okulda dört yüze yakın öğrenci vardı. Bizim yaklaşık otuz kişilik bir sınıfımız vardı. Bizim ile birlikte bir de 1B sınıfı vardı ama biz 1A da idik. Tüm sınıf biraz daha başarılı ve galiba akıllı idi. Bugün bakıyorum da o sınıftan, mimarlar, mühendisler, doktorlar, öğretmenler, işadamları, öğretim üyeleri, vs çıkmış durumda. Hâlâ daha birçoğu ile görüşüyorum, çünkü bu başarılı kuşak veya sınıf, yine kolejde bir arada okudu. Şefik, Güvenç, Fuat, Salih, Yunus, Nurhan, şu anda melekler diyarında olan Figenimiz, Işın, Selda, Ayten. Kimdi bu başarının ardındaki mimarlar, tabii ki kutsal öğretmenlerimiz.

27 Eylül günü dünya turizm günü ise ve ben de bir turizm insanı isem, benim hayatımdaki gelişime yön veren bu cevherleri anmadan geçmek olmazdı. Nedeni ise benim kişisel gelişimime yön veren başrol oyuncuları, insanı sevmeyi, dost olmayı, büyüklenmemeyi, herkesi olduğu gibi kabul etmeyi, çalışmayı, disiplini bana aşılayan gerçek kahramanlardı onlar. Bu kahramanlar çoktan emekli olmuş, torunlarını büyütmenin güzelliklerini yaşayan insanlar. Aynı bir filmin başrol oyuncuları gibi, Duran Hocam (Öztuğ), Şükran Hocam (Önal), Mehmet (Öztuğ) Hocam, İsmet (Yüksel) Hocam, İlktaç (Karayel) Hocam, Müdür Yunus Hocam, Özdemir Müzik Hocamız ve çok kıymetli diğer hocalarımız. Rahmetli Taner Hocamız, Burhan Hocamız, Utku Hocamız…

Duran Hocamız minicik ellerimize, parmaklarımıza ilk kalemi tutturan sevgi dolu büyük insan. Sabır ile bizleri alfabeyi, okumayı, yazmayı öğreten, kutsal insan. Kutsal bir görev ile bizleri okuma sevdası ile bütünleştirmiş, enerjisi ile kendisine hayran bıraktıran bir kişilik. İlkokul birinci sınıflar her zaman çok önemlidir, öğretmeninizi severseniz okulu seversiniz, tam tersinde okula gitmek bile istemezsiniz.

Biz, tüm sınıf heyecanla okulumuzun yolunu tutardık. Bu arada çocuklar biraz daha fazla cesur mu yetiştiriliyordu ne? Örneğin, bizleri kimsesi okuldan aramazdı, biz evimizin yolunu okul bitişinde kendimiz yürürdük. Yolda çeşitli oyunlar oynayarak, birçok haylazlıklar yaparak evde yemek yedikten sonra, bizi bekleyen büyük bir çocuk park alanına giderdik. Bu park alanı mahallenin kendisi idi, futbol, Pirili (misket), fotoğrafçık (dundy sakızları) hayvancık, saklambaç, hold-up (savaş – tüfek ) oyunu, matcbox (arabacık) lego favori oyunlarımızdandı. İkindin saat beşe kadar bu oyunların oynayabildiklerimizi oynar, akşam ise ders çalışırdık.

Duran Hocam bir gün alfabeyi bana okuturken, “aferin çok çabuk öğrendin, hadi bize güzel bir şarkı söyle” dediğinde ilk kez galiba sesimin güzel olduğunu daha ilkokul 1. sınıftan keşfetmişti. İlkokul ikinci sınıfta, beni biraz daha büyük bir sınıf ama sınıfta savaş öncesinden kalan bir piyanonun olduğu bir sınıf bekliyordu. Akordu bozuk bu piyano her gün benim değişik sesleri nasıl çıkaracağımın eziyetini yaşıyordu. Tabii ki sınıfta Şükran Hocam (Ünal). Türkiye şivesi ile konuşan, bizim köye gelin gelen çok disiplinli bir hocamız vardı karşımızda. Bizim okuma alışkanlığımızın pekiştiği, arkadaşlık bağlarımızın güçlendiği, biraz da Türkçemizin daha da kibarlaştığı çok asil bir kişilik vardı hep bizimle olan. Hiç aklımdan çıkmayan iki anım da vardı tabii ki bir tanesi yine bana her gün şarkı söyleten birisi, ikincisi de Dunhill (kırmızı büyük paket) sigara kullandığı ile alakalı. Köşedeki bakkaldan sigara almaya ne hikmetse hep ben giderdim. Üçüncü sınıf bize farklı derslerin eklendiği bir yıldı ve hayat bilgisi dersinin en fazla dikkatle dinlediğim dersti. Bu sınıfta Mehmet Hocam bizlere sınıfta bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ile ders anlatan bir o kadar da artık ne de olsa dokuz yaşındayız ya bizlere kocaman adamlarmışız gibi davranan büyük bir karakterdi. Sınıftaki herkes Mehmet Hocamızı çok ama çok seviyordu. Dördüncü ve beşinci sınıflardaki hocamız, İsmet Yüksel’di. Dış mizacı sert ama kalbi bir o kadar da yumuşak bir hocamızdı. Bize mesafeli davranırken, mutlaka karakterimize disiplin anlamında çok önemli katma değer sağladığı kesindi. Bir de genelde dersler bittiği zaman ve üç beş dakika vakit kaldığında güzel bir Karadeniz türküsünü bize söylemekten de çekinmezdi. “Terazumle tartarım de alirum parasuni, yolla bana bir mektup çekerum sevdasuni, ey o la si olasi seven seveni alsa” diye devam eden bir Türkü idi galiba. Bu arada tam hatırlamıyorum ama müzik öğretmenimiz değişmişti ve bize Burhan Hocamızın eşi Utku Hanım gelmişti. Bize her gün Hohner akordeonu ile şarkılar çalıp söyleyen, biraz zor karakter bir hocamızdı. Sınıfça çok anlaşamamıştık ve biz galiba Özdemir Hocamızın yumuşaklığına alışmıştık. “Şen çocuklar güler oynar lay lay liy lay lom” diye başlayan çocuk şarkısı bir başka idi. Biz gerçi sınıfça onu biraz değiştiriyorduk ama neyse.

Son sınıfta yine Mehmet Hocamız bayrağı devralmıştı. Hem koleje hazırlanıyor, hem de çok disiplinli bir çalışma içerisindeydik. Bu arada atletizm de aramıza yeni katılan İltaç Karayel Hocam, beni engelli, yüksek atlama ve yüz metre yarışlarına hazırlıyordu. Hepsinde de birinci gelmiştim, bir yarışta bitiş çizgisindeki ipin boğazımı sıktığından dolayı, ikinci yarışta ipin altından geçtiğimi hatırlarım. Tabii ki bu arada 23 Nisan Çocuk şenlikleri için KKTC’yi ilk Ankara’da temsil eden folklor kafilesinde olduğumu da söylemekten kendimi alamayacağım. Bir gün sosyal bilgiler dersinde Mehmet Hocamız yaptığı sınavın sonuçlarını açıklarken “İsmet arkadaşınız 100 üzerinden 100 almıştır, sorduğum İngiltere harita sorusuna, bölgelerin hem Türkçe, hem İngilizce yazmıştır tebrik ederim” derken bana karşı ne kadar güven veren bir tavır içerisinde olduğunu da anlatmaya çalışıyordu. Çok enteresan; sonlarında hep DIDO çikolata hikâye kitapları kazandığım şarkı yarışmalarındaki sertifikalarımı da hâlâ saklamaktayım. Kolay değil, altı yılda hep birincilik. Bu arada Güzelyurt Türk Maarif Koleji’ni de kazandığımızı söylemekte fayda var sanırım.

Başarılı, mutlu, huzurlu, güzel bir çocukluktu arda kalan. Bostancı’ya her gittiğimizde okulun önünden geçerken bu ev kimin, o ev kimin derken ister istemez çocukluğuna dönüyor insan. Yerli halkımız değişmeye, evlerdeki hayatların yerini başka dünyalar almaya başlasa bile aklımda çıkmayan çok önemli bir gerçeklik daha var. Sanki kırk iki yıl, bu anıları, bu yaşanmışlıkları silmeye çalışan bir konuma kendimizi sokmaya çalışmamız ve buna bizim bile inanmamız. Köyün camisinin önünden geçerken rahmetli Mustafa Müezzin dayı (Piskobulu) kendine has üslubu ve sesi ile her an ezan okuyacak gibi. Ayrıca, sanki bir çocukluk arkadaşım bana selam verir gibi biraz özlem biraz da hüzünle köyden birkaç saat sonra ayrılıyorum. Mahallelerde İstiklal ve Egemen ile Basketbol, Levent, Cemo ve Ramadan ile futbol ve daha nice çocukluk anıları arda kalan. Aklımda hiç unutmadığım arkadaşlarımın babalarının kullandığı arabalar ve onlara ait olan araba plakaları. Geçen hafta yine yanılmadığım kelimelerimi sizlere hatırlatmak istedim bir an. Hiç kimse bu kadar yılı yaşanmamış olarak görmezden gelip, orasını vereceğiz, bu köy kesin gitti, yok çizgiler çoktan çekildi demesin. Verdikçe tatmin olmayan bir kilise ve onun esiri olmuş GKRY. Sahi bu kadar kolay mı her şey? Bakın yine kaçıyorlar, yine anlaşmıyorlar. Gelin biz Türkiye’miz ile yepyeni ufuklara giderek bu ülkenin her noktasına sahip çıkalım. Çok daha mutlu ve huzurlu olacağımız kesin. Tıpkı çocukluk anılarımız gibi.

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.