2. Abdülhamit döneminde İngilizlerin Kıbrıs adasındaki Emperyalizm hareketi, Lozan süreci ve günümüze olan etkileri

Büyük bir dönemeçte idim. Ya Turizm ve Otelcilik okuyacak, ya da tarihe karşı duyduğum derin sevgi ile uluslar arası ilişkiler hayatımın merkezini oluşturacaktı.

Birincisini seçtim ve hiç de pişman olmadım. Bu uğurda hem turizm dünyası ve akademi sektörünü dünyamın merkezini yaparken, uluslar arası siyaset güncel hayatımın en önemli ilgi alanı olmaya devam etti.

Bir konuyu araştırırken analitik düşünceye dayalı araştırmaya yönelik istek ve arzum hiç bitmedi.

Bitmesi bir yana, artarak devam etti de diyebilirim. Her şeyin temel dayanağı tarihin gizli sayfalarında olduğunu bilerek, geleceğe ışık tutacağını her zaman benliğimden ayırmadım.

Geçmiş yaşanmışlıklar ve tecrübeler yalnız kişilerin kaderini değil, o kişileri ve halkları idare eden devlet yetkilileri vasıtası ile de tüm ülkenin kaderini de belirliyor.

Bizlerin 2. Abdülhamit döneminde Osmanlı’nın İngilizlere kiralanması döneminde Kıbrıs Türkleri olarak nasıl bir süreç içerisine girdiğimizi, o dönemin Babıali ( Osmanlı siyasetini belirleyen merkez ) nasıl ve ne koşullar ile buna izin verdiğini bir kez daha gündeme getirmekte fayda var. Neden mi?

Çünkü uluslararası diplomaside her zaman hak ve hukuk kazanmıyor, siyasi ve ekonomik güç, güçsüzü bastırıp, uluslar arası siyaseti de kendi isteği doğrultusunda yönetebiliyor.

Bu açıdan sürekli son günlerin en önemli konu başlığı olan kapalı Maraş konusunun bir de bu bakış açısı ile değerlendirmesinin de artık müthiş bir ayrıntı olacağına inanmaktayım.

Kıbrıs’ın İngilizlere kiralanması…

Son zamanlarda yalnız Maraş özelinde değil, Kıbrıs genelinde Osmanlı halkına ve onun uzantısı olan Kıbrıs Türklerine uluslar arası diplomasi anlamında büyük haksızlıkların yapıldığına dair tarihi belgeleri sürekli gündemde tutmaya çalışmalıyız diye düşünüyorum.

Bu amaçla; Varoşa yani Varoş daha sonraları Maraş konusunun nasıl Kıbrıs genelinde diplomatik lobicilik anlamında nasıl kolay elden çıktığını ve haklarımızı arayamadığımız üzerinde duracağım. Maraş ile ilgili sürekli uluslar arası diplomasinin gerekliliğinden geçmişten beri söz ederken, artık belli deliller ışığında bunları bugünün siyasi hayatına taşımamız gerekliliği üzerinde durmalıyız.

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı, miladi takvimle 24 Nisan 1877’de başlamıştı. Hicri takvimle ise savaşın başlangıcı 1294 yılıdır. Ancak bu dönemde mali işlerde kullanılan Rumi takvime göre savaşın başlangıcı 1293 yılına rastladığı için bu savaş 93 Harbi olarak adlandırıldı.

1 Temmuz 1878`de uluslararası hukukun çok da benzerlerinin görülmediği bir şekilde emaneten Kıbrıs adası İngilizlere kiralandı. Osmanlı yaklaşık olarak Kıbrıs’ı aldığı 1571 den beri üç yüz yıllık bir tarihinde hiç savaşmadan bir kara parçasını elinden çıkarmaya razı oldu.

Rusya Osmanlı’ya 1877’de Osmanlı İmparatorluğu’na savaş açarken; geçmişte Kırım Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında olan İngiltere ve Fransa bu kez belli kara parçalarını kendi nüfuslarına geçirmek anlamında buna yanaşmadılar.

Yalnız kalan Osmanlı Balkanlarda da Romanya, Sırbistan ve Karadağ halklarının yardımları ile bu savaşı kaybetti ve Ruslar Batı’da İstanbul ve Doğu’da da Erzurum’a kadar ilerledi.

Hal böyle olunca 3 Mart 1878 de Rusya ile Osmanlı arasında Ayastefanos Anlaşması imzalanarak Osmanlı derin bir darbe aldı.

Buna göre; Rusya Balkanlarda büyük bir güç kazanırken Balkanlarda Bulgaristan’ın kurulmasına, yani Balkanların büyük bir bölümünün kaybedilmesine, ayrıca Doğu’da Ermenilerin Rusya`ya göz kırpmasına vesile oluyordu…

Doğal olarak o dönemin büyük kuvvetleri Osmanlı’nın tek başına Rusya’nın elinde tüm zenginliğini kaybetmesini hazmedemedi ve özellikle İngiltere bu amaçla iştahını kabartarak Berlin’de bir kongrenin yapılmasına onay verdi.

Bu durumda; Berlin Kongresi toplandı ve toplantıya, Fransa, Avusturya, İtalya, Almanya, Rusya, Osmanlı katıldı.

Bu anlaşmaya göre, bugünkü Balkan ülkeleri kurulurken, bu anlaşma ile Osmanlı topraklarının beşte ikisini, nüfusunun da beşte birini kaybederek tarihinin en büyük hezimetlerinden birini yaşadı.

Bulgaristan’ın bağımsızlığı, Kıbrıs’ın işgali, Trablusgarp’ın İtalyanlarca ele geçirilmesi, Girit’in Yunanistan’a bağlanması hep Berlin Anlaşması’nın mutlak sonuçlarındandır.

İşte Berlin Kongresi’nde Emperyalist İngiltere, Osmanlı’nın Kıbrıs adasını kendilerine vermek koşulu ile yardım edeceği taahhüdünde bulunur. 1869`da Süveyş Kanalı’nın da açılması ile birlikte Mısır ve Kıbrıs adasını alarak Doğu Akdeniz’de en büyük güç olmak istiyordu. İngiliz diplomatlar Kıbrıs adasını “Batı Asya`nın anahtarı Kıbrıs” görüyordu…

Kıbrıs adasının İngilizlere kiralanması ve İngiliz siyasi oyunları

Dr. Rifat Uçarol, yazdığı kitabında, Kıbrıs sorunu ve Osmanlı İngiliz Anlaşması ( Adanın İngiltere`ye devri ) çok önemli konulara değindi.

Genel olarak özetleyecek olursam sözde Akdeniz’deki çıkarlarını düşünerek İngiltere Osmanlı devlet adamlarına Berlin Kongresi’nde Osmanlı’nın çıkarlarını savunacağına ve Rus Çarlığı’na karşı onu koruyacağını belirtmişti ve bunun için Akdeniz’de bir üs yani Kıbrıs adasını istedi.

4 Haziran 1878’de imzalanan Kıbrıs Konvansiyonu ile Kıbrıs adası, İngiltere’ye kiralandı. Bu konvansiyonda Kıbrıs idaresi İngiltere’ye bırakılmakla birlikte ada Osmanlı mülkiyeti olmaya devam ediyordu.

Bu antlaşmaya göre, hükümet için yapılan harcamalar dışındaki adadan elde edilen gelir, İngiltere tarafından “yıllık sabit ödeme” olarak Osmanlı İmparatorluğu’na ödenecekti.

Antlaşmada yer alan bu madde, Osmanlıların adayı İngiltere’ye bırakmadığını sadece kiralayarak, geçici olarak yönetimini bıraktığını gösteriyordu. Ayrıca 1 Temmuz 1878’de yapılan 8 maddelik ek bir antlaşma ile Rusya’nın Kars ve Doğu Anadolu’yu terk etmesi durumunda İngiltere’nin de Kıbrıs’ı tahliye etmesi kabul edilmişti, ancak bu hiç olmadı.

Abdülhamit özellikle “ Hukuk-i Şahaneme Asla Halel gelmemek şartı ile muhanedameyi tasdik ederim” diyerek o dönemin Büyükelçisi Layard Kraliçe adına resmen beyan etti ve Kıbrıs böyle kiralandı.

Yapılan görüşmeler sonunda yıllık sabit ödeme, 92.799 Sterlin, 11 Shilling ve 3 Penny olarak belirlendi.

Bu bölgelerden tamamı ile çekilen Rusya uluslar arası anlaşmalara sadık kaldı ancak İngiltere bunu yapmadı.

Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere arasında yapılan bu konvansiyon, diğer devletlerin de tepkisini çekmişti ama İngiltere hiç gecikmeden adada yönetimini kurunca bir şey yapamadılar.

İngiliz Emperyalizmi, İtilaf devletlerine karşı savaşa 1914 yılında giren Osmanlı İmparatorluğu’na ceza olarak tek taraflı adayı uluslar arası hukuka bakılmaksızın işgal etti.

Padişahın Hukuk-i Şahane şerhi ve Lozan Anlaşması süreci

Padişahın Kıbrıs üzerindeki hakları, yani Hukuk-i Şahane asla ihlal edilemeyeceğini belirttiği ve Büyükelçi Layard tarafından Kraliçe adına onayladığı bu şerhi Kıbrıs Türküne yaklaşık seksen yıl sonra büyük bir siyasi kazanım ile GARANTÖRLÜK HAKKI`na dönüştü.

Bunu gerçekleştiren dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Başbakan Adnan Menderes ikilisidir. Bu kapıyı açan ise Lozan Barış Anlaşması’nda Kıbrıs ve Egedeki Adacıklar ile ilgili yaptığı 16. maddedeki değişiklikler esasına dayanmaktadır. İngilizcesi “ Article I6. Turkey hereby renounces all rights and title whatsoever over or respecting the territories situated outside the frontiers laid down in the present Treaty and the islands other than those over which her sovereignty is recognised by the said Treaty, the future of these territories and islands being settled or to be settled by the parties concerned”

“Türkiye, bu Antlaşma’da belirtilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ya da bu topraklara ilişkin olarak, her türlü haklarıyla sıfatlarından ve [ Türkiye’nin ] egemenliği bu Antlaşma’da tanınmış adalardan başka bütün öteki adalar üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçmiş olduğunu bildirir; bu toprakların ve adaların geleceği [ kaderi ], ilgililerce düzenlenmiştir, ya da düzenlenecektir. “

Tüm Avrupa Birliği ve Rumların karşı çıktığı GARANTÖRLÜK hakkımızın bugünlerde Manipüle edilmek istendiği unsurlar aslında yaklaşık 100 yıl önce kazanılan haklardan kaynaklanmaktadır.

Kıbrıs adasının kendisine verilmesi ümit ve beklentisi içinde Lozan Konferansı’na katılmış ve Antlaşmayı imzalamış olan Yunanistan Antlaşma’nın Kıbrıs’ın İngiltere’nin egemenliği altına konulmasına ilişkin maddesi hakkında herhangi bir çekince beyan etmiş değildir.

Böylece Yunanistan anılan maddeyi olduğu gibi bütün sonuçlarıyla kabul etmiş olmaktadır. 16. Madde’nin ilk yazım biçimini İsmet Paşa kabul etmiş olsaydı, Türkiye gelecekte Kıbrıs konusu hakkında hiçbir söz hakkına sahip olamayacaktı. Bu maddeyi yukarıdaki gibi değiştirerek bugünlere vesile olunmuştur.

Bu yazdığım bilgiler ışığında MARAŞ statüsüne tekrardan bu bakış açısı ile bakmakta fayda var değil mi?

Bazen uluslar arası hukuk kendi gerçekliğini ortaya koyarken, bazen de güçsüzler, güçlünün yanında aciz kalıyor.

Unutulmaması gereken başka bir unsur ve gerçeklik var. 1974’te savaş kazanıldı ve bu savaşın da bir bedeli var. Öyle kolayına sakinler, BM idaresi hak, hukuk, vs denilmesin.

MARAŞ Bizim otoritemiz altında, siyasi ve ekonomik kazanımları Kıbrıs Türkünün faydasına olabilecek şekilde açılmalı. Her türlü açılım Türkiye ve Kıbrıs Türkünün çıkarına olmalı.

Turizm dolu günler bizim olsun.

YORUM EKLE

banner75