Allah’a güvenmeli

   Yüce Rabbimiz uzaklarda değil, yanı başımızdadır. Bize şah damarımızdan daha yakındır.(Kaf Süresi)

   İşte bu sebeple mü’min, derin bir iç huzuru duyarak Rabbine güvenmelidir.(Al-i İmran) Bu güvene tevekkül denir.

   Allah bize yeter; Bir işe karar veren kimse Allah'a dayanıp güvenmelidir. Çünkü her şeyde kendisine güvenip, dayanılan Allah'tır (En’am) ve Allah kendisine güvenenleri sever (Al-i İmran).

   Allah'a tam manası ile nasıl güveneceğimizi ashabı kiram göstermiştir; ‘Düşman güçlü bir ordu ile üzerinize geliyor’ dendiği zaman, onlar hiç korkmamışlar, hatta “Allah bize yeter O ne güzel vekildir.” diye imanları daha da artmıştır.

   Çünkü Mü’minler sadece Allah'tan korkarlar; Allah'ın adını işittikleri zaman yürekleri titrer; Kur'an ayetlerini duydukları zaman imanları artar. Onlar yalnız Rablerine dayanıp güvenirler. (Enfal)

   Müminler ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip sığınmalıdır.(Furkan) Allah, kendisine güvenen herkese tek başına yeter. (Talak)

   Allah'a güvenmenin göstergesi; Sevgili Peygamberimiz, Allah'a güvenenleri kazanacağı şöyle bir mükâfattan söz eder: Bu ümmetten yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden doğrudan doğruya cennete girecektir. Bunlar büyü yapmayan ve yaptırmayan uğursuzluğa inanmayan ve Allah'a tam manası ile güvenen kimselerdir. (Buhari) Çünkü; büyü yaptıran ve uğursuzluğa inanan kimseler, bu tutumlarıyla, Allah'a tam manası ile inanmadıklarını, her şeyi sadece onun çekip çevireceğini kabul etmediklerini göstermiş olurlar.

Hâlbuki Mümin, başına gelen iyi veya kötü şeylerini sadece ve sadece Allah'tan geldiğine kesin olarak bilmeli. Allah'ın izni olmadan ağaçtan bir yaprağın bile düşmeyeceğini kabul etmelidir. (Enam)

   Efendimizin buyurduğu gibi; “uğursuzluk diye bir şey yoktur” (Buhari) bu sebeple uğursuzluk düşüncesi, Müslümanı yapacağı bir işten ve teşebbüsten vazgeçirmemelidir, şayet hoşlanmadığı bir şey görürse Allah'a şöyle dua etmelidir; “Allah'ım! İyilikleri sadece sen verir, kötülükleri yalnız sen giderirsin, günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak senin yardımına kazanılabilir.” (Davud)

   Peygamberimiz böyle güvenirdi; Hicret sırasındaydı; Peygamber Efendimiz ile Hz Ebubekir düşmandan kaçarak Sevr Mağarası’na sığınmışlardı.

   Mekkeli müşrikler de onların peşine düşmüş Sevr Mağarası'nın ağzına kadar gelmişlerdi. Ayaklarının dibine dikkatlice baksalar onları göreceklerdi. İşte bu sırada Hz Ebubekir büyük bir telaşa kapıldı. Resûlullah Efendimiz onu şu sözleriyle sakinleştirmeye çalıştı; “Ebubekir! Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun?” (Buhari) Böylece Allah'ın kendilerini koruyacağından ve düşmanın eline bırakmayacağından hiçbir şüphesi bulunmadığını kesin bir dille ifade etti.

   Resuli Ekrem Efendimiz, kendini küçük ölümden uykunun kollarına bırakmadan önce kâinatın Rabbine teslim ederdi. Yatarken sıkça okuduğu dualardan biri şöyleydi; “Allah'ım kendimi Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana ısmarladım, sırtımı Sana dayadım, Ümit bağladığım Sen, korktuğum yine Sensin, Senden kaçıp sığınacak ve Senin elinden kurtulacak bir yer varsa yine Sensin. İndirdiğin kitabına, gönderdiğin peygamberine iman ettim. (Buhari)

   Ah! Ona bir güvenilse; İşte insan Allah'a böyle inanıp güvenmelidir. Şayet insan Efendimizin buyurduğu gibi kâinatın Rabbine tam manası ile güvenip teslim olabilse, sabahleyin yuvalarından aç çıkıp akşam tok dönen kuşlar gibi Allah onları besler. (Tirmizi) Sabahleyin boş kursakları ile rızık aramaya çıkan kuşlar aç kalma korkusuna kapılmazlar, dağda- ovada- denizde rızıklarını usulünce aradıkları zaman karınlarının doyacağını bilirler.

   Ama insanların çoğu, Allah'a böylesine güvenmek yerine, güçlerine, kuvvetlerine ve başkalarını aldatıp kandırabileceklerini zekâ ve maharetlerine güvenirler.

   Helalinden kazanmak için sabırla beklemez, aç kalacakları veya az kazanacakları endişesiyle haram yollara başvururlar.  Allah-u Teâlâ’nın “Size verdiğimiz rızıkların temiz olanından yiyiniz, temizi pis olanla değişmeyiniz.” (Bakara) buyruğunu dikkate almazlar.  Böylece Allah'a yeterince güvenmediklerini ortaya koyarlar.

   Rızkın seni bulur; İnsan, Allah'a güvenmediği için aç kalma veya zarar etme endişesine kapılır ve bu yüzden haram kazanç yollarına başvurur. Bu, Allah’a güvensizliğin bir sonucudur.

    Allah'ın takdir ettiği rızık biraz gecikse bile, sonunda insanı bulacaktır. İşte bu sebeple Allah'tan korkmalı, helal olanı alıp haramdan uzak durmalıdır. (Mace)

İki şey insanı tıpkı gölgesi gibi adım adım izler. Biri eceli, diğeri rızkı. Onlardan kaçıp kurtulmak ve zamanı gelmeden onlarla buluşmak mümkün değildir. İnsan, kuşlar gibi rızık peşinde koşmalı geçimini temin etmek için uğraşıp didinmelidir. Yoksulluğu bahane ederek yan gelip yatmak, başkalarına avuç açmak Müslüman’ın yapmayacağı şeydir.

   Deveni bağla, sonra tevekkül et! Hastalanınca tedavi olmayı tevekküle engel sayanlar vardır. Bu doğru değildir. Tedavinin ilahi takdiri değiştirmeyeceği görüşü yanlıştır, tedavide Allah'ın bir takdiridir. (Tirmizi)  Hastalığı yaratan da ilacı şifayı koyan da Allah olduğuna göre, kula düşen sebebe yapışmaktır.

   Resuli Ekrem Efendimiz hastalanınca tedavi olmuş, ümmetinin de tedavi olmasını emretmiş; Allah-u Teâlâ'nın, İhtiyarlık dışında her hastalığın şifasını yarattığını söylemiştir. (Davud) Tedbir almak Allah'a güvenmeye engel değildir. Bir sahabi, devesini kendi başına bırakıp onu Allah'a ısmarlamayı, daha iyi bir teslimiyet örneği zannetmişti. Sevgili Peygamberimiz onu “Deveni bağla, sonra Allah'a tevekkül et!” diye uyardı.

   Yemenliler hacca giderken yanlarında yol azığı almazlardı böyle yapmanın tevekkül olduğunu zanneder, “Biz Allah'ın evini ziyarete gidiyoruz; O bizi doyurmaz mı?” derlerdi. Mekke'ye varınca dilenirlerdi. İşte bunun üzerine “Kendinize yol azığı hazırlayınız” ayeti nazil oldu. (Bakara)

   Çalışıp çabalamadan yan gelip yatan, sonra da “Biz mütevekkil kimseleriz” diye caka satan kimseleri Hz Ömer, siz Allah'a değil başkalarının malına güvenen kimselersiniz. Mütevekkil; toprağa tohumu attıktan sonra, Allah'a güvenen insandır, diye azarlamıştır.

   Demek ki; mütevekkil insanlar, işiyle uğraşan, ailesinin rızkını kazanmaya gayret edenlerdir.

   Allah'a güvendiğini göstermenin en iyi yolu; çiftiyle, çubuğuyla, sanatı ile ticareti ile meşgul olmak kimseye el açmamak ve kimseden bir şey beklememektir.

**

Birimizin derdi hepimizin derdi

   Aziz Mü’minler! Muhterem Müslümanlar!

   Hayatı boyunca birçok ihtiyacı bulunan insanın, bu ihtiyaçlarını kendi sınırlı imkânlarıyla karşılaması ve tek başına yaşaması düşünülemez. Her devirde insanlar, hayatlarını devam ettirebilmek için, daima birbirlerine ihtiyaç duymuş, birbirlerine yardımcı olmuşlardır.

   Toplum huzurunun sağlanmasında en önemli faktörlerden birisi, toplumu meydana getiren fertlerin birbirleriyle ilgilenmeleri, yardımlaşmaları ve birbirlerinin dertlerine, sevinçlerine ortak olmalarıdır. “Birimizin derdi hepimizin derdi” prensibini benimsemeyen, nemelâzımcı fertlerin oluşturduğu toplumlarda, huzur ve mutluluktan söz edilemez.

   İnsan, içinde yaşadığı toplumun dertleri ile ilgilenmeli, etrafındaki insanların sıkıntılarına çareler aramalıdır. Sadece kendini düşünüp, başkalarını unutmamalıdır. Izdırap içinde kıvranan hastaları, bir parça ekmeğin hasretini çeken insanları arayıp bulmalı, mevcut imkânları ölçüsünde onlara yardım elini uzatmalıdır. Peygamberimiz: “Yanı başında komşusu aç olduğu halde, tok yaşayan kimse olgun mü’min değildir.”, “Allah katında arkadaşların hayırlısı, arkadaşlarına hayırlı olandır. Komşuların hayırlısı da, komşularına hayırlı olandır” hadisleri ile “Muhtaçlara yardım ediniz, açları doyurunuz ve hastaları ziyaret ediniz” hadisi hatırdan çıkarılmamalıdır.

**

Sadaka ile ilgili hadisler

   Rasûlullah Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:

   “Allah bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:

1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,

2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,

3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”

   Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah sözlerini şöyle tamamlamışlardır:

   “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)

   Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle haber verirler:

   “Sadaka vermekle mal eksilmez. Allâh Teâlâ, affeden kulunun değerini artırır. Allâh rızâsı için alçak gönüllü olanı Allâh yüceltir.” (Müslim, Birr, 69)

   “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)

   “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)

   “Müslüman’ın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)

   “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)

   “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.” (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)

   “Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamayan, güzel ve hoş sözle korunsun.” (Buhârî, Edeb, 34)

YORUM EKLE

banner75