“Amatör Diplomat!” İsmet Paşa’nın Lozan’da İngiliz’lere verdiği diplomasi dersleri

“ORTHOGRAPHİAM”


25 Aralık, yani önümüzdeki Cuma günü, kurtuluş savaşımızdaki askeri başarıları ve cumhuriyet dönemindeki devlet adamlığı yanında, “Türkiye’nin Tapusu” olarak adlandırılan Lozan Anlaşması’nın görüşmelerini olağanüstü bir başarıyla yürütüp, başta İngiltere olmak üzere, kalpleri ve beyinleri yeni Türkiye’ye karşı hınçla dolu olan mağlup devletleri ve yandaşlarını dize getirdiği için “Lozan Fatihi” olarak anılan İsmet Paşa’nın 47. ölüm yıldönümü. Kendisini saygıyla ve rahmetle anmamız gereken bu günde, Lozan’da, meslekten gelme diplomat olan İngilizlere verdiği diplomasi derslerini anmak zevkli olacaktır.
 

İsmet Paşa’nın Türk heyetinin başkanı olarak

atanması, heyetin giydirilmesi ve Lozan’a yolculuk
 

Hayatı çadırlarda geçmiş, hiçbir uluslararası anlaşmanın görüşme evresine katılamamış, diplomasi nedir, nasıl uygulanır sorularına cevap vermekten çok çok uzak bir mesleğin içinden gelmektedir İsmet Paşa. Sadece bir askerdir. Kendi ifadesiyle, bir diplomat olarak bırakın üstüne başına neler giymesi gerektiğini, ömrü boyunca ayağına askeri çizmeleri dışında bir ayakkabı bile giymemiştir. Ama, henüz Cumhurbaşkanı bile olmamış, sadece TBMM Başkanı ve başkomutan olan Atatürk, Türk heyetinin başkanlığı konusunda isimleri çok geçen Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) ve Başbakan Rauf (Orbay) Bey yerine, beklenmedik bir şekilde, heyet başkanlığı için ismi bile geçmeyen İsmet Paşa’nın Heyet Başkanı olmasını uygun görmüştür. Diğer bir ifadeyle, asker İsmet Paşa, başta İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın meslekten diplomatlarıyla ve Sovyet Rusya, Bulgaristan, Sırp-Hırvat-Sloven devleti, Belçika ve Portekiz gibi devletlerin hariciyecileriyle bazı ikincil konularda görüşmeler yapmak ve Türkiye’nin görüşlerini kabul ettirmek için Atatürk tarafından başkan olarak tercih edilmiştir! Atatürk’ün Nutuk’ta belirttiği gibi, İsmet Paşa, “Atatürk’ten emrivaki şeklinde gelen bu önce Dışişleri Bakanı olması ve sonra da Lozan’a gidecek olan heyete de başkan olarak atanması kararına kendisi bile hayret etmiş ve önce asker olduğunu belirtmiş, ancak ondan sonra bir emir telâkki ederek” kabul etmiştir. Görüşeceği, tartışacağı ve Türkiye’nin isteklerini kabul ettirmek için yeniden bir kurtuluş savaşına girişeceği ülkelerdir. Yine Atatürk’ün ifadesiyle, Türklere karşı kuyruk acısı olan bir “husumet dünyası”dır.
Meclis, 3 Kasım 1922’de delege ve danışmanların seçimi işlemini de tamamlamıştı. Ama bırakın harcırah ve yol parasını heyetin üstünü başını giydirecek, ayakkabılarını değiştirecek para yoktu! Meclis aynı gün bir kanunla Dışişleri Bakanlığı bütçesine 150.000 TL daha ödenek konulmasına ilişkin kanunu kabul etti. Bu kanunla, sıfatı ne olursa olsun, Lozan’a gönderilecek olan görevlilere belli derecelerde harcırah verilmesi ve ayrıca bu görevlilerin gerektiği gibi giyinmeleri için elbise parası verilmesi hükme bağlandı. Bütün bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra, tüm Lozan ekibi, Lozan’a gitmek üzere 7 Kasım günü İstanbul’a geldiler. İsmet Paşa, iki gün kaldığı İstanbul’da Refet Paşa ve Halide Edip Hanım’la, Ermeni Patriği ve Hahambaşı ile görüşmelerde bulundu ve çeşitli gazetelere röportajlar verdi. Bu arada İngiliz Yüksek Komiseri Paşa’yı ziyaret ederek görüşmelerin, İngiltere’de yapılmakta olan seçimler nedeniyle 13 Kasım’a kadar ertelenmesini talep etti. Tabii ki bu istek, kendisini konferansın lideri olarak gören İngiltere heyeti başkanı Lord Curzon’dan gelmişti. Ancak Ankara ile konuşan İsmet Paşa bu isteği derhal reddetti ve 9 Kasım günü saat 14’te, maiyetiyle birlikte, üç vagonluk Şark Sürat Katarı ile Lozan’a doğru yola çıktı. Türk ekibi 11 Kasım Cumartesi günü akşam saat 21 dolaylarında Lozan’a ulaştı. Ama kafile Lozan Garı’na girmeden önce, konferansın 20 Kasım’a ertelendiğinin haberi Paris Büyükelçimiz Ferit Tek Bey’e ulaşmıştı ve elçimiz de hem durumu İsmet Paşa’ya açıkladı, hem de Fransız Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Henri Poincare’nin kendisiyle görüşmek isteğinin yer aldığı telgrafı Paşa’ya takdim etti. Başlarında kalpakla trenden inen kafile Lozan Palas Oteli’ne yerleşti. Kafile 3 delege, 24 danışman, 8 kâtip, 2 asker ve 3 gazeteci olmak üzere toplam 40 kişiden oluşuyordu. İsmet Paşa ise iki yaveri yanında diplomatlarımızdan Münir Ertegün olduğu halde iki günlüğüne Paris’e Fransız Dışişleri Bakanı Poincare ile görüşmek üzere Paris’e gitti.
 

Konferansın açılışı ve daha açılışta amatör

Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’nın

müttefiklere verdiği diplomasi dersleri
 

Görüşmeler, 20 Kasım 1922 tarihinde, Mont Benon Gazinosu’nun büyük salonunda müthiş kalabalık bir davetli topluluğu önünde açıldı. Açılış oturumunda, “ben askerim, diplomat değil” diyen “amatör diplomat İsmet Paşa”, yaptığı çok yerinde müdahalelerle müttefiklere akıl almaz bir diplomasi dersi verdi ve müttefiklerin işlerinin çok zor olacağını bu müdahalelerle ortaya koydu.
Şöyle ki; İsmet Paşa girdiği ortamdaki havayı çok iyi koklayıp, çok iyi değerlendiren bir yapıya sahipti. Bir diğer özelliği de kolay kolay kızmayan, sinirlenmeyen ve sakin yapısıyla isteklerinin üzerine korkunç bir inatla giden bir adam olmasıydı. Her türlü tartışmada karşısındakini çıldırtacak kadar sakin, ama o nispette inatçı, isteğini elde etmek için söylediklerinden bir adım geri gitmeyen, taviz vermeyen bir yapısı vardı. Nitekim İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon da, görüşmeler sırasında İsmet Paşa’ya, “mahvettiniz, perişan ettiniz bizi!” dememiş miydi? İhtimal hesapları konusunda ise tam bir uzmandı. O da Atatürk gibi her ihtimali hesaplayarak hareket ederdi. Çok iyi bir bezik, briç ve satranç oyuncusu olması da bunu göstermiyor mu? Atatürk Şişli’deki evden Anadolu’ya geçmeye karar verdiğinde tüm arkadaşları gibi İsmet Paşa’ya de “sence en güvenli güzergâh neresidir?” diye sorduğunda o zamanlar albay olan Paşa 20 dakika düşündükten sonra, “Paşam güvenli bir geçişin 10 farklı güzergâhı var!!” diyerek Mustafa Kemal’i de çıldırtmamış mıydı? Atatürk Paşa’nın bu yapısını çok güzel açıklamıştır: “İsmet Paşa’yı çağırın ve şu masayı devir İsmet! deyin… Söyleyeceği şu olacaktır: Bu masayı devirmenin 15-16 yolu vardır Paşam, hangisini uygulayarak devireyim?”… İşte İsmet Paşa’nın yapısı…
Paşa, hem Lozan’da, hem de Paris’te yaptığı ön görüşmelerden, özellikle galip devletlerin lideri konumundaki İngiliz delegelerin verdikleri beyanatlardan, İngiltere’nin yanında olan Fransa, İtalya ve Yunanistan yetkililerinin konuşmalarının yarattıkları havayı çok iyi koklamıştı: İngiltere, Fransa ve İtalya Türkiye’yi kurtuluş savaşının galibi değil, I. Dünya Savaşı’nın mağlubu olarak görüyorlardı! Nitekim Lord Curzon bu yaklaşımlarını, “Yunanistan’ı yendiniz ama müttefikleri yenmiş değilsiniz!” diyerek açıkça ortaya koymamış mıydı? İşte İsmet Paşa kimlerle dans edeceğini çok iyi saptamıştı ve ne yapacağını, Türkiye’nin ne istediğini de hangi kavramlarla dile getireceğini de belirlemişti: “Eşitlik, bağımsızlık ve koloni, tabi değil hür bir millet!” İşte Paşa bu düşüncelerle açılış oturumuna heyetiyle birlikte katıldı ve bakın neler yaptı, büyük İngiliz’e! ne dersler verdi: Paşa ilk önce, Türk heyetinin salonda oturacağı yere itiraz etti. Zira Türk heyetine, Bulgaristan, Romanya ve Sırbistan heyetlerinin oturacağı masada yer ayrılmıştı. Oysa bu devletler “davet edilen ülkeler” grubuna dahil olup, konferansın asli üyeleri değillerdi ve sadece belli bazı konuları görüşmek üzere konferansa davet edilmişlerdi. Ama yine İngilizler işte… İsmet Paşa konferansa sert başladı: “Karşınızda bir koloni değil, hür bir millet vardır ve tâbi değil eşittir”. Paşa bu ilk savaşı kazandı ve Türk heyeti, İngiliz, Fransız ve İtalyan heyetleriyle aynı masada oturdu. İkinci itirazı konferansın dili konusunda oldu: İngilizler, konferans dilinin İngilizce ve Fransızca olması konusunda ısrar ediyorlardı. İsmet Paşa buna da itiraz etti ve Türkçe de konferansın dilleri arasına alındı! Kurulan komisyonların başkanlıklarının hep müttefikler arasında paylaşılması da ayrı bir sorundu ve Paşa buna da itiraz ederek Türk heyeti mensuplarının da komisyonlara girmesini sağlamıştır. Ama İsmet Paşa, ses getiren asıl müdahaleyi konferansın açılış konuşması konusunda yapmıştır. Yapılmış olan anlaşmaya göre, konferansın açılış seansında sadece İsviçre Cumhurbaşkanı Haab konuşacak ve sonra görüşmelere geçilecekti. Ancak varılan bu mutabakata rağmen, Lord Curzon” ben konuşacağım” diye tutturunca, İsmet Paşa, “ taraflardan biri konuşursa bir taraf olarak ben de konuşurum” dedi. Kendisine Lord Curzon’un sadece” teşekkür edeceği” söylendi ve konuşmaması istendi, o, “ben de sadece teşekkür edeceğim” dedi… İşte tipik bir İsmet Paşa davranışı ve Curzon’dan sonra çıktı konuştu da! Bu olayla birlikte, müttefikler artık karşılarında, her zaman ezdikleri Osmanlı Paşalarından biri olmadığını, İsmet Paşa’nın dediği gibi “Mondros’tan değil, Mudanya’dan geldiğini ve İsmet Paşa’ya anlaşma maddelerini dikte ettiremeyeceklerini çok iyi anladılar. Zira, sizlerin basit hamleler olarak görülebileceği bu itirazlar ve hamleler, önce Türkiye’nin konferansa bir taraf olarak eşit seviyede katılmasını sağladı, sonra da İsmet Paşa’nın dikkate alınmasını…

 

Lord Curzon’un perişanlığı
 

Lozan’da yapılan görüşmelerin teknik ayrıntılarına burada girmek hem imkânsız, hem de gereksizdir. Ancak durum kısaca şu şekilde açıklanabilir: Baştan beri, konferansı yönlendireceğine inanan ve inanılan Lord Curzon, ilk günlerde bu inadını sürdürmüş ve Paşa’ya, “sen askeri manevralara alışkınsındır ama, bu sefer düşündüklerini uygulamana fırsat vermeyeceğim!” demiş ve gerçekten de, menfaatleri İngiliz menfaatleriyle çakışan küçük müttefikleri Türkiye tarafına çekme stratejisi izlemeye çalışan İsmet Paşa’nın bu stratejisini engellemiştir. Bu nedenle konferans kitlenmiş ve 8 ay boyunca konferansta Musul meselesi, adalar, kapitülâsyonlar, boğazlar, savaş tazminatları ve azınlıklar konularında Curzon-İnönü satrancı oynanmıştır. Her konuyu, sabırla ve inatla dikkatle inceleyerek didik didik eden İnönü ve heyetimiz, sonunda Curzon’u da canından bezdirmiştir. İsmet Paşa’ya “bizi perişan ettiniz!” diyen Curzon’un perişanlığını, Lozan’da ona eşlik etme fırsatı bulamamış olan eşi Grace Curzon’a yazdığı mektuplar yayınlanınca da ortaya çıkmıştır. Bu mektupların birinde yer alan şu ifade, Curzon’un perişanlığını ortaya koyduğu için dikkat çekicidir: “İsmet Paşa ile konuşma ve tartışma Mısır’daki Keops Piramidi ile tartışmaktan beterdir! Onunla konuşmak, hele hele ona “hayır” diyebilmek çok zor, hatta mümkün değildir!” Keops Piramidi ve İsmet Paşa…Karikatür gibi değil mi? Artık beyni dönen Curzon, Paşa’yı ekonomik açıdan tehdit etmekten başka bir çare bulamamış ve şunları dile getirmiştir; “Her söylediğimizi, her teklifimizi reddediyorsunuz. Biz de her reddinizi cebimize atıyoruz… Savaştan çıktınız, memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Yarın karşımız gelip diz çökerek para istediğinizde reddettiklerinizi cebimden çıkarıp tek tek size göstereceğim!” diyecek kadar zavallı bir hale gelmiştir. Ama Paşa her zamanki gibi sakin ve güleçtir: “Gelirsem yaparsınız!...”
Müttefikler şubat ayı başında, hazırlamış oldukları anlaşma taslağını Türk heyetine verdiler. Taslağı inceleyen İsmet Paşa, ekibiyle birlikte taslağı incelemiş, didik etmiş ve taslağın, Türkiye’nin hiçbir görüş, istek ve önerisine yer vermediğini ve Sevr’in değiştirilmiş ve hafifletilmiş  şeklinden başka bir şey olmadığı görüşüne vararak taslağı reddetmiştir. Artık çılgına dönen Curzon, “Türklerin imzalayabilecekleri en iyi anlaşma budur. İmzalamazlarsa kendileri bilir ve Asya’nın derinliklerinde kaybolurlar” diyerek İsmet Paşa’yı konferanstan çekilmeyle tehdit etmiştir. Ama İsmet Paşa yine havayı çok güzel koklayarak bu tehdidin bir blöf olduğunu sezmiş ve “Buyurun güle güle… Uğurlar olsun” diyerek cevaplamıştır. Nitekim konferans kilitlendikten sonra İsmet Paşa trenle Türkiye’ye dönerken, tren Bükreş’te iken İngiltere büyükelçisi trene gelerek Paşa’ya, Curzon’un konferansa tekrar başlamak istediğini bildirmiş ve Paşa elçiye sadece gülümseyerek cevap vermiştir! Ankara’da Atatürk’le görüşen ve TBMM’de Lozan’da gelinen noktayı anlatan Paşa ve ekibi, konferansın başından itibaren yapılan tartışmaları dikkate alarak hazırladıkları Türkiye’nin teklifini 8 Mart’ta müttefiklere bildirmişlerdir. Varılan mutabakat üzerine konferansın ikinci evresi 28 Nisan’da tekrar başlamış ve nihayet Lozan Barış Anlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde Beau-Rivage Oteli’nde yapılan törenle imzalanmıştır.

 

Sonuç: Lozan anlaşması, mimarı İsmet Paşa olan,

“benzeri görülmemiş olan bir siyasal utku anıtı”dır
 

“Amatör diplomat” İsmet Paşa’nın, kendisini konferansın lideri olarak gören Lord Curzon ve heyetine verdiği diplomasi dersi, bugün uluslararası ilişkiler fakültelerinde örneklerle anlatılabilecek bir dersler serisi niteliğindedir. Paşa’yı eski Osmanlı paşalarından biri sanan Lord Curzon, görüşmelerde resmen çarpılmıştır. Bunun böyle olduğunu, İsmet Paşa’nın Lozan’da iken görüşüp diplomatik taktikler almak istediği ve kendisi de eski bir Osmanlı Dışişleri Nazırı olan vezirlerden Rıfat Paşa da aynen dile getirmiştir. Paşa Lozan’da buluştuğu bu vezirden, görüşmeciliğini değerlendirmesini ve varsa diplomatik manevralar için tavsiyelerde bulunmasını istemiştir. Paşa’nın çok değer verdiği bu vezirimizin verdiği cevap ise şu olmuştur: “Aman Efendim, bizim size müzakere idaresi ve konuşma tarzı için yapacak hiçbir tavsiyemiz yoktur, olamaz da… Bizden hiç kimse, sizin konuştuğunuz, müzakerelerde ortaya atığınız ve eşit bir tarzda münakaşa ettiğiniz gibi müzakere etmeye alışmamıştır. Biz bu usulleri hiç bilmeyiz!” İşte Dışişleri Nazırlığı da yapmış olan bir Osmanlı vezirinin cevabı… Mükemmel değil mi?
Bizde halâ İsmet Paşa’ya ve Lozan Anlaşması’na saldırıla durulsun, Atatürk’ün, “benzeri görülmemiş bir siyasal utku anıtı” olarak tanımladığı Lozan Anlaşması için bakın ünlü İngiliz tarihçi Toynbee neler diyor: “Lozan’da, dünya tarihinde olmayan bir olayla karşılaşılmıştır. Yenilmiş, parçalanmış bir ulus bu harabe içinden ayağa kalkmış ve dünyanın en büyük ulusları ile tam eşit koşullar içinde karşı karşıya gelerek ve savaş galiplerini dize getirerek her istediğini kabul ettirmiştir!”. Halâ “Lozan bir hezimettir” diyerek İsmet Paşa üzerinden Atatürk’e saldırmaya çalışanlara duyurulur! Lozan’ın ne kadar ulu bir anlaşma olduğunu, kendisi de bir diplomat olan Avusturyalı tarihçi Norbertvon Bischoff ise daha kısa, fakat uluslararası hukuk açısından önemli bir saptama ile özetlemiştir: “Lozan, Türk silâhlarının kazandığı zaferin, uluslararası hukukun kütüğüne geçirilmesidir!” Bu cümleler size bir hezimeti mi anlatıyor?
Evet, kendi ifadesiyle “zoraki ve amatör diplomat” olan İsmet İnönü’yü saygı ve rahmetle anma zamanıdır bugün… Churchill’in bile kandıramadığı Paşa, meslekten diplomat olsaydı neler yapardı acaba?

 

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75