Anılarda yolculuk… “Yavaş yavaş oyunun sonuna geliyoruz”

Bugün de, anılarda yolculuk yapıp, 3 Haziran 2004 tarihli, “Yavaş yavaş oyunun sonuna geliyoruz” başlıklı yazımı sizlerle buluşturuyorum:

***

“Aklı başında bir tek hukuk adamı basına yönelik dava operasyonunu savunamaz.


Elimizde somut kanıt yok. Ancak bu davalar için emirlerin nereden verildiğini herkes çok iyi bilir.


Bugün yaşadıklarımızla dün yaşadıklarımız arasında ciddi bir farklılık yoktur.


1950’li yıllardan başlayarak Kıbrıs Türkü’nü, “teşkilat” kafasıyla yönetmeye çalışan zihniyet aradan geçen elli senede ciddi bir farklılık gösteremedi.


Zaten değişime ayak uydurabilmiş olsalardı toplumsal değişime saygı gösterirlerdi.


En azından bizim yaşadığımız, bizim anımsadığımız olayları toplumsal paylaşıma taşıyıp demokrasi, özgürlük, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne karşı saygı özrü olanları teşhir etmek boynumuzun borcudur.

***

Yıllarca bu toplum korkuyla sindirilmeye çalışıldı. İnsanlar korktukça, onlar korkutmayı sürdürdü.


Ama sonunda korku duvarını yerle bir ettik.


“Ölümden ötesi yok” diyerek Rum’a karşı verdiğimiz mücadeleyi, bize mandıra düzenini layık görenlere karşı da verdik, veriyoruz.


Anı dağarcığımdan birkaç olayı sizlerle yeniden paylaşıp, gerekli mesajları çıkarmayı sizlere bırakacağım.

***


1996’nın ilk yarısıydı. DAÜ’de öğrenci eylemleri vardı. Dönemin eğitim bakanı Ahmet Derya’ydı. Bu satırların yazarı olarak bakanlıkta üst düzey bürokrat olarak görev yapıyordum. Öğrencilerin eylemlerini sorunlara çare bularak sonlandırma çabası sürerken iki öğrenci bir gece alelacele tutuklanıp sınır dışı edildi.

Bakan Derya’nın o akşamki tüm çabaları öğrencilere ulaşmasına yetmemişti.


Sabah Polis Genel Müdürlüğü’nü arayıp bilgi istediğimiz zaman öğrencilerin Meriç Karakolu’nda tutulduktan sonra sabah uçağıyla Ercan’dan sınır dışı edildiklerini öğrendik.


Yaşanan olay CTP’nin kabul edemeyeceği bir içeriğe sahipti.


Konu Bakanlar Kurulu’nda ele alınıp, araştırma yapmak için içişleri bakanı Mustafa Adaoğlu ve eğitim bakanı Ahmet Derya görevlendirildi.


Adaoğlu, bir gün telefon edip başsavcı Akın Sait ve dönemin polis genel müdürü Atila Sav’ın konuyu görüşmek için odasında bulunduklarını söyledi.


Derya ile birlikte gittik.


Derya, polis genel müdürüne, “Öğrencilerin sınır dışı edilmeleriyle ilgili size emri kim verdi?” içerikli bir soru sordu. Atila Sav, dizlerini birleştirmiş, elleri iki dizi üzerinde uslu talebe gibi tepkisiz duruyordu. Akın Sait o kısa suskunluğu bozup, “Cevap verme gene” dedi.


Sait’in bu sözleri odaya bomba gibi düştü. Devletin başsavcısı, hükümetin görevlendirdiği iki bakandan birinin çok basit sorusunun yanıtlanmasına izin vermiyordu. Ve işin trajik yanı koca polis genel müdürü, bu talimata uyup susup kalıyordu.


Ahmet Derya, bu durumun kabul edilmez olduğunu söyledi ve oradan ayrıldık.

***


Eroğlu başbakan iken 4 Mayıs 2001’de resmi konut bombalandı. Polisin bomba uzmanının konuşmasına izin verilmedi. Birileri bombaları değil, Eroğlu’nun o anda konutta olup olmadığını tartıştırmayı zorladı. Başbakan Eroğlu’nu güvenlik teşkilatının tepesindekiler ziyaret edip, “Geçmiş olsun” bile demedi.


Eroğlu, polis genel müdürü Erdem Demirbağ’dan gerçeklerin bir açıklama ile kamuoyuna duyurulmasını istedi. Üç kez istedi yanıt almadı. Dördüncü telefonda ise polis genel müdürünün yanıtı, “sayın başbakanım beni anlayın lütfen” oldu.

***


Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.


Birileri, güvenlik teşkilatının en kritik anlarda görev yapmasını engellemektedir.


Acı olan hukuk düzenini savunması gerekenlerin suç ortaklığını “görev” anlayışıyla kabul etmesidir.


Yavaş yavaş oyunun sonuna geliyoruz. Başbakan Talat’ın dediği gibi, “İyi yapıyorlar. Böylece bize köklü ve kalıcı önlem alma fırsatı veriyorlar”.


Hiç ama hiç bekleyecek zamanımız yok.”

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75