Aşı ve sonrası….

Kovid-19’un pandemiye dönüşmesinin ardından, sağlık sistemleri yanında, dünya üzerinde zorlanmayan ekonomi yok gibi.

Daha önce de belirttim, tekrar hatırlatmak isterim; Bu denli büyük çaplı, sağlık sistemlerini zorlayan etkileri olan bir virüsün etkileri ortadan kalkmadan, hayatın, her manada normale dönemeyeceği gibi, ekonomik bir toparlanmadan bahsetmenin de, mümkün olmayacağına inanıyorum.

Eskilerin sözü olan ‘sağlık her şeyin başı’ sözü, bence hala geçerliliğini koruyor.

2020 yılı başı itibarı ile,  coğrafyamızda yaşanan  salgın sonrası süreçte görülen, üretilmiş ilaç ve aşıların, kovid-19 üzerinde etkili olamayışı, sosyal mesafe ve sokağa çıkma yasakları, seyahat kısıtlamaları gibi, hayatın normal akışı içindeki  hareketlerin  kısıtlama ile yayılımın önüne geçilmeye çalışıldı. Bu yöntemin geçiciliği, sürecin başından bilinen bir gerçeklikti ve aşı çalışmalarına hız verildi.

Bizim tamamen dışımızda olsa da, ekonomik getirisi şüphesiz büyük olacağı kesin olan aşıda, ayni paralelde büyük bir yarış başladı.

2020’nin son günleri ile birlikte öne çıkan markaların aşıları, hızlandırılmış faz süreçleri ile hazır hale geldi ve 2021’in ilk günleri ile dünyanın değişik ülkelerinde, aşılama çalışmalarına başlandı.

Bugün gelinen noktada ise, elde savunma mekanizması olarak bulunan tek enstrüman ise aşı.

Kısaca, eğer, her manada bir normalleşme ve iyileşmeden bahsetmek istiyorsak ve bu normalleşmenin, eldeki imkanlar dahilinde, tek çıkış yolu aşı ise, bir an evvel bu konunun, çok yönlü doğru organizesinin yapılması zorunluluktur.

Belirtmeden geçmek istemediğim bir konu ise, yakın ilişkilerimiz olan Türkiye, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin aşı siparişlerini geçtiğimiz Aralık ayının ikinci yarısı içinde vermeye başladığıdır.

Sağlık konusunda uzman değilim, bilmediğim bir konuda görüş beyan etmeyi uygun görmem, hangi aşının ne kadar etkili olduğunu da, uygunluğunu da, sağlık sebepleri ile birlikte bizi yönetenlerden konunun uzmanlarından duymak isterim.

KKTC’de ilk aşılama, Çin Halk Cumhuriyeti üretimi olan ‘Sinovac’ aşısı, Türkiye’nin desteği ile sağlık çalışanlarından başlanarak geçtiğimiz  hafta içinde aşılama çalışmalarına başlandı.

Avrupa Birliği,  dünya geneli incelendiğinde, sanırım kişiye oranla en fazla aşı siparişini veren pozisyonunda. AB’nin nüfusu 448 milyon kişi, şu ana kadar sipariş edilen aşı toplamı ise 2 milyar 265 bin doz .(Astrazeneca 400 milyon doz, SanofiGSK 300 milyon doz, Johnson&Johnson 400 milyon doz, BioNtech-Pfizer 600 milyon doz, CureVac 405 milyon doz,Moderna 160 milyon doz). Novavaxşirketi  ile de 200 milyon doz aşı için uzlaşı sağlandı ancak sözleşme henüz imzalanmadı. AB içinde, kişi başına neredeyse 5 doz aşı düşüyor. Avrupa Birliği’ne bağlı, Avrupa İlaç Ajansı (EuropeanMedicinesAgency) yukarıda saydığım aşılar sipariş edilmiş olsa da, henüz sadece BioNtech-Pfizer ve Moderna aşılarının pazarlanmasına onay vermiş durumda. Sipariş verildiğine göre diğer markaların da kazaya uğramama ihtimalleri oldukça yüksek.

AB içindeki bugünlerde tartışma konusu ise, aşılama sürecinin hızlıca tamamlanması ve sonrasındaki  seyahat düzenlemeleri ile temiz bölge olarak yola devam etme. Özellikle, Shengen bölgesini kapsayan bir alana giriş-çıkışta, onaylı  aşı karnesi zorunluluğu ile öncelikle Avrupa bölgesi turizmini, sağlık riskine karşı koruma altına alma da öneriler arasında. Bu noktada aşı ve kişisel seyahat özgürlüğü yanında, birçok iş  ilişkisinin, aşı bağlantılı risklerini sorgulanmasına sebep oluyor.

Aşı olmak, bir zorunluluk mu, isteğe bağlı mı  konusunun insan hakları tarafı ise hala tartışılıyor olsa da, AB yönetiminin eğiliminin aşı yapma yönünde olduğu ve gönüllükle çözülememesi halinde, regülasyonlar yardımı  ile aşıyı tüm bölgeye uygulama niyetinde olduğu açıkça görülüyor.

Bizim için, aşının sağlanma konusu ve miktarı konuları ise hala daha net değil.

KKTC, yapı itibarı ile farklı bir siyasi statüdedir. Kıbrıs sorunu kaynaklı bölünmüşlüğün acı faturasını, bugüne kadar Kıbrıslı Türkler ödedi ve ödemeye devam ediyor.

1974 sonrası, birçok alanda olduğu gibi, aşı konusunda da aynı sıkıntıların yansımalarını yaşıyoruz.

Kıbrıslı Türklerin büyük bir çoğunluğunun cebinde, Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu veya kimliği var.

Bu kimlikten doğan Avrupa Birliği, vatandaşlık hakları da var.  Bu haklardan çeşitli haklı veya haksız, çözümsüzlük kaynaklı gerekçelerle faydalanamıyoruz. Sonuç ise, mağdurun biz olduğumuzun değişmemesi.

Bir grup insanımız, her iki kesimin, Cumhurbaşkanlığına doğrudan bağlı olan, İki toplumlu sağlık komitesinin, AB vatandaşlığından doğan hakların yerine getirilmesi için, daha aktif çalışmasını tetikleme maksatlı çağrı yaptığını biliyor ve destekliyorum. 

Bu çağrıya katılmakla birlikte, ek olarak düşündüğüm bir tek artı nokta, iki toplumlu komitenin,sorunun çözümüne yönelik çalışmasının, Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığı ile sınırlanması değil, ada üzerinde düzenli yaşayan tüm insanları kapsayan, dile, dine, ırka bakmayan insani bir çalışma yapılması yönündedir.

Yapılacak ortak çalışma, salgının atlatılması sonrasında, yaşanabilecek olumsuzlukların da önüne geçecektir.

Bu noktada gerek Türkiye’nin, gerekse Avrupa Birliği’nin katılım ve katkısı, oldukça önemlidir.

Her iki tarafa geçişler şu an için, salgın kaynaklı kapalı olsa da, bu durum sürekli böyle devam etmeyecek ve yeniden açılacak.

Unutulmamalıdır ki, Kıbrıs adası  küçük bir adadır. Her iki kesimin sağlık durumu, diğerinin riski olabileceği gibi, garantisidir de.

Bu denli hassas, en önemlisi insani bir konunun siyasetin önünde olması gerekliliği her iki kesim yönetimi, için de zorunlu bir insanlık görevi olmasına ek, salgından kurtulmanın ve ekonominin çarklarının normale dönmesi için, atılması gereken adımların başında gelmelidir.

Yazıyı yazarken aklıma tarihe ‘Noel Ateşkesi’  anılan olay geldi. Rivayete göre 1914 yılında, 1. Dünya savaşı devam ederken, batı cephesinde resmi olmayan bir ateşkesin yapıldığı söylenir. Bir birlerine ateş eden, İngiliz ve Alman askerler, 24-25 Aralık,  noel günlerinde siperlerini bozup,karşılıklı noel kutladıkları söylenir.

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75