Atatürk’ün ulusal kültür ve sanat anlayışı

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra: “Cumhuriyet benim en büyük eserimdir” diyen Atatürk, dönüşümün salt bir rejim adı değişikliğiyle olmadığını vurgulamıştı. Ayrıca Onuncu Yıl Söylevinde, yeni Türkiye’nin göstereceği amaçlardan birinin de ulusal kültürünü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak olduğunu belirmişti. Aslında toplumun ortak kültür değerlerine sahip olabilmesi, onları koruması ve geliştirerek gelecek kuşaklara ulusal kültür olarak aktarabilmesi için öncelikle bireylerin o değerlerin bilincine varması gerekmektedir. Atatürk, 1930’da bu gerçeği şöyle dile getiriyordu: “İnsan, hareket ve faaliyetin, yani dinamizmin ifadesidir. Bu böyle olunca kültür, insanlık niteliğinde insan olabilmek için bir temel öğedir. Kültür, doğanın yüksek verimlilikleriyle mutlu olmaktır. Ortak bir kültüre sahip olan insanlardan oluşan topluluğa ulus dersek, ulusun en kısa tanımını yapmış oluruz.”

Atatürk, bir kültür temeline dayanmayan ulusların varlıklarını uzun süre koruyamadıklarını anımsatarak kültürel kimliğin ve birliğin önemini de şöyle belirtir: “Bugün yaşayan uluslar, varlıklarını kanıtlamak ve sürdürebilmek için çalışırlar. Fakat onların dayanacağı esas, kökünü kendisinden alacağı bir kültürleri bulunmazsa temel sağlam olmaz. Onun içindir ki tarihlerinde kültür izi bırakmayan ulusların en sonunda yalnız adları kalmıştır. Türk ulusunun yönetiminde ve korunmasında, ulusal kültür, ulusal birlik, ulusal duygu en yüksekte göz diktiğimiz ülküdür. İnanıyorum ki yüksek ve onurlu bir kültür düzeyine varmak için önümüzdeki yıllarda daha çok emek vereceğiz.”

Şurasının da belirtilmesi gerekir ki ulusal kültüre bu denli önem veren Atatürk, bu alanda aşırı bencilliğe kaçılmaması gerektiğini de ısrarla vurgulamıştır. O, uluslararası evrensel düzeyde ancak kendi öz kültürlerinin o düzeye ulaşmış olması ile yer alabileceklerine ve uluslararası ilişkilerde ulusal kültürün en etkili bağı oluşturacağına inanmaktaydı.

Atatürk’ün sanat anlayışı

Sanat, en öz anlamıyla duyguların yansıtılmasıdır. İnsanın siyasal duygu ve düşüncelerinin yapıtı devlet, uygar duygularının yapıtı ise sanattır. Bu nedenle sanat, insanlık tarihi kadar eskidir. Unutmayalım ki, tarih uğraşısında salt belge araştırmalarıyla yetinilmeyip incelenen toplum veya bireylerin sanat niteliklerinin de değerlendirilmesi, araştırmaya çok boyutluluk getirir ve onu zenginleştirir.

Sanat, genel olarak duyguların öz, abartmasız, gerçek biçimde belirtilmesidir. Sanat duygularıyla yoğrulmuş bir kimse, şiddet yanlısı olamaz. Hümanisttir. Doğa ve insan sevgisi ile doludur. Bu temelden hareket edilerek Atatürk’ün kişiliğinde sanata duyduğu saygı ile bağlantı kurulabilir. Atatürk’ün hümanist niteliği, onun en büyük dünya liderleri arasında gösterilmesine neden olmuştur. Bu niteliğinin en belirgin kanıtı da “Yurtta sulh, dünyada sulh” ilkesidir. Kendisi bu ilkeyi yalnız ortaya koymakla kalmamış, bir numaralı uygulayıcısı da olmuştur. Kurtuluş savaşında yedi düvele karşı savaşmış olan Atatürk, savaşı ancak yurdun yaşamı söz konusu olduğunda sarılacak bir silah olarak görmüştür.

Sanat ve özgürlük birbiriyle paralel yürüyen iki kavramdır. Özgürlük Atatürk’ün temel karakteridir. Kendisi de bunu: “Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir” sözüyle belirtmektedir. Bu nokta da Atatürk’ün sanata karşı duyduğu hassasiyeti göstermektedir. Atatürk’e göre sanatçı, duygularını yansıtmakta özgür olmadığı an, ortaya bir eser koyamaz. Zorlamalardan uzak olmalıdır. Duygularını yansıtmak isteyen sanatçının özgürlüğü oranında, başarısının artacağına da şüphe yoktur.

Sanatın bir başka yönü de öğrenmek ve öğretmektir. Kısacası eğitimdir. Sanat ve eğitim de birbirinden ayrılamaz. Atatürk’teki eğitici nitelik de yadsınamayacak bir gerçektir. Atatürk, öğrenme ve öğretmeden yaşamının hiçbir evresinde uzaklaşmamıştır. Okumaya edebiyatla ilgilenmeye daha Manastır İdadisinde iken başlamıştır. Bir hocasının şiirle uğraşmasını askerlik mesleği için sakıncalı görmesine karşın, Atatürk hayatı boyunca okumaya ve hitabetle uğraşmaya devam etmiştir.

Modern Türk şiirine de kayıtsız değildi. Yabancı şairlerden Byron ve Alfred de Musset’nin şiirlerini severdi. Kendisi şiir yazmamakla birlikte, okuyup dinlemekten hoşlanırdı. Sofrasında zaman zaman Yahya Kemal, Faruk Nafiz ve Behçet Kemal’e şiirlerini okutur, onları dinlerdi. Zaten sofrası yalnız askeri, siyasi, sosyal ve ekonomik konuların değil, sık sık sanat konularının da konuşulup tartışıldığı, sanatçıların da yer aldığı bir eğitim ve kültür merkeziydi.

Atatürk’ün her zaman güzel söz söylemeye ve yazı yazmaya özlemi olmuştu. Hatta İdadi yıllarından çok sonra, Timur’un Ankara’ya gelişi ve Yıldırım Beyazıt ile karşılaşmasını konu alan bir tiyatro eseri de yazmak istemişti. Okuduğu kitaplar arasında Victor Hugo, Byron, Russeau, Montesqieu, AlphonseDaudet ve AugustComte’un eserleri vardır. Kendi yazdığı eserler ve tercümeleri, sahip olduğu kültür hakkında daha geniş bilgi vermektedir. Özellikle yazmış olduğu Büyük Nutuk adlı eseri, edebiyat tarihimiz açısından başlıbaşına bir sanat eseridir. Bugün Atatürk büyük bir sanatçıydı dediğimiz zaman çoğu kişiler, O’nun sanatçı değil, sanatı koruyan bir sanatsever olduğunu söyler. Oysa Nutuk adlı eseri, bize göre sadece Türk edebiyatının değil, dünya edebiyatının da hitabet sanatına örnek olacak en güçlü bir yapıt özelliğini taşımaktadır.

Atatürk’ün savaş alanlarında, at sırtında bile roman okuduğu, bilinen bir gerçektir. Balkan Savaşları’nda şehit düşen dostu Ömer Lütfü Bey’in, İtalyan asıllı eşi Madam Corinne ile mektuplaşmalarında, sık sık okuduğu romanlara değinirdi. Hatta bir mektubunda ona: “Günün olayları yüzünden kazandığım sert karakteri yumuşatacak romanlar okumaya ve böylece, ümit ederim ki hayatın hoş ve iyi yanlarını duyacak hale gelmeye karar verdim” diyerek, okumak için bazı romanlar istemişti.

Atatürk, Namık Kemal ve Tevfik Fikret’in eserlerini çok iyi bilir, zaman zaman Fikret’in şiirlerini ezbere okurdu. Ona duyduğu büyük hayranlık da bazı fikirlerinde Fikret’ten esinlenmesiyle belirgindir. Örneğin Fikret’in “Bu millet fikri hür, vicdanı hür nesiller ister” dizesiyle, yine Fikret’in “Millet Şarkısı” adlı şiirindeki şu dizeler, Atatürk’ün Tevfik Fikret’ten ne kadar çok etkilendiğinin bir kanıtıdır.

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;

Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa

Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;

Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa. Var ol!

Atatürk’ün kültür devrimi

Türk Kurtuluş Savaşı’nın kazanılıp Türkiye’nin bağımsızlığına kavuşturulmasından sonra Atatürk, her açıdan Türkiye’nin yüceltilmesi, yükseltilmesi, çağdaş uygarlık düzeyine getirilmesini ele almıştı. Bu konuda sanayi, ekonomi, hukuk gibi uygarlık alanlarına el atarken sanat ve kültürün de önemini tanıtıp önlemler almaya özen göstermiş ve yaptığı Kültür Devrimi ile Türk ulusu için çok önemli kararlar almıştır.

Atatürk, ulusal Türk Devleti’nin kurulmasından sonra, Türkiye’yi sanat alanında da öz benliğine kavuşturmaya çalışırken biran önce, opera ve tiyatro sanatçılarının da yetiştirilebilmesi için Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Devlet Konservatuvarı kurulması yolunda büyük çaba gösterdi.

Müzik eğitimi yapması için 1928’de Fransa’ya gönderdiği Ahmet Adnan Saygun’un “Özsoy” adlı kısa operasını, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1935’te Türkiye’yi ziyaretinde kıvançla temsil ettirdi. Bilindiği gibi sanatın toplumsal etkileri, toplumsal veya evrensel sanat olarak belirir. Atatürk Türk sanatının, Türk toplumunun sanatı olarak tanıtıp gelişmesine özen gösterdi. Atatürk’ün kendi kişiliğinde sanatın ulusal ve evrensel yönlerini toplamış olduğuna, yalnız yurdumuzda değil, dünya yüzünde de sanırız karşı çıkan olmaz. O’nun dağılan Osmanlı İmparatorluğunun küllerinden kurduğu yeni Türk devleti, ulusal yönüdür. Evrensel yönü ise, bütün mazlum ülkelere tanıttığı bağımsızlık kavramıdır. Bugün bağımsızlığını kazanan geçtiğimiz zaman birimi içinde sömürge olan birçok ülke, başarılarını Atatürk’ün Türkiye için başlattığı kurtuluş savaşından kaynaklandığını çekinmeden söylemektedirler. Birçok Asya ve Afrika ülkeleri, bu konuda Atatürk’ü önder olarak görmektedirler.

Atatürk, yalnız kendisi evrensel olmadı. Türkiye’yi de dünyaca saygın yapabilmek için son günlerine kadar çaba gösterdi. Bu konuda sanatı en kuvvetli yardımcı aldığı da bir gerçektir. Atatürk’ün sanata ve sanatçıya verdiği değeri, şu sözlerinden anlayabiliriz: “Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa, tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet, bir ayağı topal, bir kolu çolak ve sakat bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Bir millet, sanata ehemmiyet vermedikçe büyük bir felakete mahkûmdur.”

Gelenekçi baskılar yüzünden heykelcilik, güç gelişen bir sanat dalı olduysa da Atatürk bu konuya çok önem verdiğini heykellerini yabancı da olsa, heykeltıraşlara yaptırarak kanıtladı. Ayrıca, 1935’de Mimar Sinan’ın heykelinin yapılması önerisi de bu kanıtı kuvvetlendirmektedir.

Sonuç

Atatürk’ün Türk toplumunun amaçlanan uygarlık düzeyine erişebilmesinde sanat alanındaki çalışmalardan beklentisi çoktur. Gerçekten de sanat, siyasal, ekonomik, sosyal etki ve bağlantıların çok ötesinde bir kavramdır. Dolayısıyla yalnız toplum içinde değil, evrensel açıdan da birleştirici bir öğedir. Bu açıdan Atatürk, Türk toplumunun dünya ülkeleri arasındaki yerini, kuracağı sanat köprüsüyle kuvvetlendirmesini ve bütünleştirmesini istiyordu. “Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettireyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi vasfı da güzel sanatları sevmek, onda yükselmektir” derken, sanat tarihi açısından da sanatı değerlendirmek istiyordu. Bu yönüyle Atatürk, ulusal Türk Sanat Tarihi’nin de kurucusu sayılır.

Bilindiği gibi kültür ve sanatın birleşmesi, çağdaş uygarlığı oluşturmaktadır. Atatürk, sürekli olarak Türkiye’yi uygar uluslar düzeyine çıkarmak istemekte ve kullandığı çağdaş uygarlık deyimiyle de belirli bir aşamada ulaşılan uygarlığın, orada donup kalmasını da öngörmüyordu. Atatürk, çağdaşlık kavramı, durmadan yenileneceğine göre, uygarlıkla çağdaşlığın yan yana yürümesini istiyordu. Kısacası, sanat ve kültürü de Türk toplumu içinde sürekli gelişme kaydeder anlamda olması, Atatürk’ün en büyük emeliydi.

Ayrıca Atatürk’ün ilime verdiği değer, onu yaşamımızın tek yol göstericisi nitelemesiyle belirgindir. Atatürk – İlim – Kültür – Sanat. İşte bu kavramlar birbirinin içinde sanki erimiş bir bütün olarak durmaktadır.

YORUM EKLE

banner107

banner108