Bebek Yüzlü Bir Cumhuriyet Devrimcisi: Tarık Akan

-“Yaşam gecikse bile ölüm hiç gecikmez, hep zamanında gelir!”-
   Mayıs ayı içinde kaybettiğimiz felsefecilerimizden Oruç Aruoba’nın beynime kazınmış olan bir sözü var: “Yaşam ne denli gecikirse geciksin ölüm gecikmez, ölüm hep zamanında gelir!”…  Evet… Bizlere göre ölüm bazı insanlar için çok erken, bazıları için ise çok geç geliyor… Etrafımız, tanıdığımız, bildiğimiz ve tanık olduğumuz, acısını hissettiğimiz böyle ölümlerle dolu. Çoğumuza göre, Tarık Akan için de ölüm çok erken geldi ve ne onun yaşına, ne de güzelliğine yakıştı… Ama gecikmedi, kendine göre zamanında geldi ve Tarık Akan’ı 67 yaşında aramızdan aldı götürdü. Sözün sahibi Aruoba için de öyle olmamış mıydı? Onu da 62 yaşında bizlerden ayırmamış mıydı?
   Tabii insanı üzmesi ve düşündürmesi gereken ölümün ne zaman geldiği değil… O gecikmeden, bildiği zamanda gelecek sonuçta… Ama, hangi alanda çalışıyor olursa olsun, bir sanatçının, aydının, entelektüelin veya bilim insanın kendi alan ve hayat anlayışını dönüştürüp yeniledikten sonra yepyeni ve daha olgun, daha derin, daha içsel eserler vereceği anda ölümü insana gerçekten “erken ölüm” dedirtiyor bence. İşte bugün aramızdan ayrılışının 4. yılında andığımız Tarık Akan da bu anlamda erken ölümle karşılaşan bir sanatçımız… Yoksa mesele ölümünün erken gelip gelmediği değil. O zamanında geldi kendine göre… Ama, zamanını ayarlayıp biraz daha geç gelseydi, Tarık akan içsel ve sanatsal dönüşümü sonunda yeni sanat anlayışı ve dünya görüşüyle bizlere kim bilir daha ne eserler verecekti? Hele hele bu son yıllarda!

 

1970-1976: Oyunculuğun “o”sunu bilmeden

girdiği sinema sektöründe gelen başarı


   1970 yılında Ses Dergisinin açmış olduğu oyunculuk yarışmasını takiben 1971 yılında “Emine” filmi ile oyunculuk hayatına atılan Tarık Akan, aynı yıl “Solan Bir Yaprak Gibi”, “Beyoğlu Güzeli”, “Vefasız”; 1972’de  “Suçlu”, “Tatlı Dillim”; 1973’ de “Delisin”, “Canım Kardeşim”, “Yeryüzünde Bir Melek”,  “Yalancı Yarim”,  “Umut Dünyası”, “Bebek Yüzlüm”; 1974’ de “Oh Olsun”; 1975’ de, “Çapkın Hırsız”, “ Mavi Boncuk”, “Ateş Böceği”,  “Hababam Sınıfı”, 1976’ da “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı” adlı filmlerde oynamıştır. Bu film, Hababam serisinin de son filmi olmuş ve hasılat rekoru kırmıştır. Yine aynı yıl Tarık Akan Gülşen Bubikoğlu ile ilk romantik komedisi olan “Ah Nerede Vah Nerede”yi çevirmiştir. 70’li yılların ilk yarısında çevirdiği bu filmlerle ve uzun boyu, güzel yüzü ve anlamlı bakışları, giyimi ve saçları ile beyaz perdenin “bir numaralı jönü” haline gelmiştir. Tabii ki bütün bu “salon filmlerinde” dönemin ünlü oyuncuları Fatma Girik, Münir Özkul, Hülya Koçyiğit, Türkân Şoray, Fatma Belgen, Adile Naşit, Hulusi Kentmen, Kemal Sunal, Necla Nazır, Gülşen Bubikoğlu ve Emel Sayın gibi değerli oyuncularımızla sahneleri paylaştığını söylemekte herhalde gerek yoktur. Oynadığı bütün bu filmlerle, Türk halkı onu, kendi deyişiyle “fiziki bakımdan değerlendirerek” çok ama çok üstün bir yere getirmiştir.
 

1976 ve sonrasında yaşadığı

içsel ve sanatsal dönüşüm
 

   Tarık Akan’ın “salon filmleri” olarak adlandırılan bu filmler ile “romantik komediler” den ayrılması için 70’li yılların ikinci yarısını beklemek gerekmiştir. Bu yıllar, Tarık Akan’ın içsel ve sanatsal dönüşümünü gerçekleştirdiği ve hayata bakış açısını değiştirdiği yıllar olmuştur. Kendi ifadesiyle, hayatındaki bu çok önemli değişikliği gerçekleştiren ve yeni hayatına yön veren ise “akıl hocası ve arkadaşı” olan Vasıf Öngören’dir. Bakın Tarık Akan, Öngören’in kendisi üzerindeki değişimi nasıl gerçekleştirdiğini Milliyet Gazetesinin Kültür Sanat sayfasında 2004 yılının Ocak ayında hangi cümleler ile anlatmış: “Hayatımda ufkumu açan hocaların en önemlisi Vasıf Öngeren’dir. O hayatıma girmeseydi ben belki aysbergleri kırmakta zorlanabilirdim. Oyunculuğun “o”sunu bilmeden fizik farkıyla sinemaya girmiştim. Halk beni bir yere getirmişti. Tramplenden atlar gibi atlamıştım sinemanın ortasına. Ama bir süre sonra eksiklerimi fark etmeye başlamıştım. İşte o aşamada kendimi Vasıf Hoca’ya teslim ettim. O bana kitap okumanın disiplinini öğretti önce… Oradakiler benle tartıştı…”
   Tarık Akan okudu, okudu, Vasıf Hoca ile bol bol tartıştı. Sıkı bir eğitimden geçiyordu… Bakın Tarık Akan nasıl devam ediyor: “Bana oyunculuğu anlattı… Meselâ Beyoğlu’na çıkardık. Yolda yürüyen bir kişinin hali, tavrı, kıyafeti ve mimiklerinden o kişinin yöresini, sosyal sınıfını, mesleğini tahmin etmeye çalışırdık Senaryoda bir karakteri tahlil etmeyi ve Brechtyen oyunculuğu böyle öğrendim!”… Eğitime bakın siz! Tabii böyle bir eğitimden sonra Tarık’ta değişimler kendiliğinden başladı. Hayatı gerçekçi bir bakış açısıyla öğrenmeye başlamıştı. Her şey toz pembe değildi. Öyle eskiden oynadığı gibi okumadan, yazmadan, hele hele çalışmadan  zengin fabrikatör Hulusi’in oğlu olunmuyor son model üstü açık arabalarla güzel kızların peşinden koşulmuyor, havuzlu villalarda partiler verilmiyordu. Zaten Tarık da öyle bir ortam içinde büyümemiş, Üniversite’de okurken bile çalışmıştı ve hâlâ da çalışıyordu. Kurulu düzeni sorgulamaya, tartışmaya, düşünmeye ve özellikle gözlemlemeye başlaması da işte bu döneme rastlar. İşçilerin ve memurların kapitalist düzende nasıl sömürüldüklerini, nasıl ezildiklerini daha yakından görür.
   Yaşadığı bu dönüşümle beraber eskiden oynadığı rollerinden pişmanlık duymaya başlar. Salon filmlerine son verme kararı alır. Oysa hem kendisi para kazanmakta, hem de yapımcılara para kazandırmaktadır. Ama setlerden ayrılmak istemesi salon filmleri burjuvazisini çok kızdırır. Yapımcılar aralarında anlaşırlar ve tam 2 yıl Tarık Akan’a hiçbir filmde rol vermezler. Ama her şey, Cüneyt Arkın’la beraber oynadıkları Maden filmiyle değişir. Arkasından “Sürü”, “Yol” , “Adak” ve “Pehlivan” filmleri gelir. Artık Türk seyircisinin karşısında “bebek yüzlü” Tarık Akan değil, bıyıklı, kasketli, şalvarlı ve bazen de “kirli sakallı” veya yöresel kıyafetli Tarık akan vardı. Babası zengin bir fabrikatör değildi ve üstü açık son model arabalarla çapkınlık peşinde de koşmuyordu…

 

1976 sonrasında yeni ruhuyla oynadığı devrimci 

filmler: “Maden”, “Sürü”, “Yol” ve diğerleri


   Tarık Akan’ın, Vasıf Hoca’dan aldığı dersler sonunda kavuştuğu yeni devrimci ruhuyla oynadığı ilk film, 1978 yılında izlenen ve Cüneyt Arkın’la beraber oynadığı meşhur “Maden” filmidir. Çok kötü çalışma koşulları altında çalışan işçilerin durumunu ve bu koşullara karşı verdikleri dayanışma ve savaş ile grev hakkı sayesinde neler kazanabileceklerini çalışanlara anlatan bir filmdir. Film aynı zamanda, kapitalizmin, işçi haklarını savunan işçilere gereğinde suikast bile düzenlenebileceğini açıkça anlatmaktadır. Tarık Akan’ın, 1978 senesi sanat ve oyunculuk anlayışının nasıl bir yol izleyeceği de bu filmle belli olmuştur. Film, 15. Altın Portakal Film Festivalinde Akan’ın “En İyi Erkek Oyuncu”, Hale Soygazi’nin “En İyi Kadın Oyuncu” ve Yavuz Özkan’ın da  “En İyi Film” ödüllerini almasına yol açmıştır. Her iki oyuncunun da bu filmden bir kuruş almadıklarını belirtelim…
   Maden filmi Tarık Akan’ın Yılmaz Güney’le tanışmasına yol açmış ve Nazım Hikmet’e hayran bu iki sanatçı, beraberce devrimci ruha sahip filmler yapmaya başlamışlardır. Bunları en ünlüsü, Zeki Ökten tarafından 1978’de çekilen ve 1979’da gösterime giren “Sürü” isimli film olmuştur. Müziğini Zülfü Livaneli’nin yaptığı bu filmin çekiminde, filmin senaryosunu yazan Yılmaz Güney, hapishaneden verdiği direktiflerle filmin tamamlanmasını sağlamıştır. Müziği Zülfü Livaneli’ye ait olan filmde, Tarık Akan, Tuncel Kurtiz ve Melike Demirağ ile beraber oynamıştır. Filmde Yılmaz Güney, Doğu Anadolu’dan batıya götürülen bir hayvan sürüsü ekseninde, Anadolu’nun geri kalmışlığından ve halkın yoksulluğundan tutun, erkek egemen toplumsal yapının bir aile içinde yarattığı sorunlara; mevcut siyasal çalkantıların aşiretler içinde sebep olduğu kavgalara ve ne yazık ki Anadolu günümüzde bile bu yapıyı kıramayan Anadolu halkının ne kadar mutsuz olduğunu gerçekçi bir yaklaşımla anlatmıştır. Film,1980 Antalya Altın Portakal Festivalinde “en iyi film” ödülünü almıştır.
   Tarık Akan’ın aynı dönem içinde çevirdiği “Adak”, “Pehlivan”, “Ses” ve “Yol” adlı filmler arasında en fazla ses getireni kuşkusuz ki “Yol” olmuştur. Bu film de bir Yılmaz Güney filmidir. Senaryosu Güney tarafından yazılmış ve film Şerif Gören tarafından çekilmiştir. Güney, bu filminde de, hapishaneden verdiği talimatlarla filmin çekiminde önemli ol oynamıştır. Aslında filmin konusunun özü “Sürü” filminden çok çok farklı değildir. Yine Anadolu halkına hakim olan dogmalar, dinsel baskılar, anlamı olmayan soyut inanışlar ve hayatı zehir eden meşhur törelerimizin insanlarımızı nasıl mutsuz ettiği, ancak insanlarımızın bu mutsuzluklarını bile anlamayarak törelere delicesine bağlı kalmaları filmde ayrıntılı olarak işlenmiştir. Filmde Seyit Ali (Tarık Akan) hapiste iken, karısı Zine (Şerif Sezer) onu aldatır. Töreler gereği öldürülmesine karar verilir ve tabii ki bu görev Seyit Ali’nindir. Seyit Ali Zine’yi köydeki evlerinin ahırında zincire vurulmuş bir halde bulur. Evet Zine’yi öldürecektir ama gönlü elvermez. Doğu Anadolu’nun o dondurucu soğuğunda Zine’yi kaçırır. Filmin kar, tipi ve dondurucu soğuğu işleyen sahneleri tek kelimeyle mükemmeldir. Sonunda zavallı Zine’yi zaten dondurucu soğuk vurur.
   Film, tüm dünya tarafından en iyi Yılmaz Güney filmi olarak nitelendirilmiş ve Türkiye’ye ilk defa, 1982 Cannes Film festivaline “Altın Palmiye” ödülünü kazandırmıştır. 1982’yi izleyen yıllarda Fransa, ABD, Portekiz, Hollanda, İspanya, Almanya, Danimarka, İsveç, Finlandiya, Belçika, Avusturya, Macaristan ve Japonya’da gösterilmiştir. Türkiye’de ise filmin gösterimi yasaklanmış, hatta izleyenler bile cezalandırılmıştır!  Film ancak 17 yıl sonra, o da elden geçirilmiş haliyle?! Artık hayatını kaybetmiş olan Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney’in ve Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Vakfının özel çabalarıyla gösterime girmiştir.

 

Ölüm gelmeye hazırlanırken


   Tarık Akan, geçirdiği yaşamsal değişimden sonra her yerdeydi. Her sanatçının sahip olması gereken “muhalif duruş”undan hiç taviz vermedi. Her toplumsal tepki hareketinde onu görmek mümkündü. 60’ına gelmekte olmasına rağmen polis barikatlarının en önünde elinde megafonla giden oydu, 60’ını geçince de bir şey fark etmedi. Bu sefer de barikatların üzerinden atlayan oydu! Her zaman despotizme, despotizme yol açan darbelere karşı çıktı. 12 Eylül’de çok çekti. 12 yıllık hapis istemi ile yargılandı ve iki buçuk ay hücrede kaldı, işkenceler gördü. Yine de yılmadı. Ergenekon davasının Atatürkçü ordu mensuplarının tasfiye edilerek hain yasa dışı örgütlerinin serbestçe istediklerini yapabilmeleri için tertiplenen düzmece bir dava olduğunu haykırdı. Yalan mı? Günümüzde yargılananların hepsi beraat etmedi mi? 1980 darbesine nasıl karşı durduysa, Ergenekon’a, Balyoz’a, gereğinde YÖK’ün uygulamalarına hep karşı çıktı. Nasıl 2008 de “Yurtsever Aydınlar Serbest Bırakılsın” ve 2009’ da “Beni de Alın” kampanyaları düzenlediyse 2012’de de, Silivri’nin kapılarına yığılan on binlerin başında yine Tarık Akan vardı. Bir çoğu gibi kuru palavra atan bir muhalif değildi. Bir de insanlara göstermediği tarafı vardı. Cebinden verdiği paralarla okullar yaptırdı, kimsesiz başarılı çocukları okuttu, onlara burs verdi, her türlü anma, seminer ve değerlendirme çalışmalarına katıldı. Her zaman barıştan ve demokrasiden yana oldu, nefret söylemi ve bu söylemin yarattığı ayrıştırmaya karşı çıktı, hiçbir zaman ırkçı olmadı, her zaman adalet, adil yargılama ve insan haklarını savundu. Yani insandı insan… Ama ne yazık ki, ölüm, o sinsi hastalıkla birlikte gecikmedi geldi… O belki kendine göre zamanında geldi ama bize göre çok erkendi. “Bebek yüzlü devri cumhuriyet sanatçımızı” bize göre çok erken aldı götürdü. Saygıyla anıyorum.
 

YORUM EKLE

banner75