Büyük resim küçüğünden okunur: 'Gara bulutlar' neyin nesi?

Genel olarak karamsar bir insan değilim. Sürekli olarak umutsuzluğu yaymayı amaç edinmiş, kötümser olmamayı “aptallık” olarak addeden, geleceğin sadece kötülük ve felaket getireceğini düşünmenin entelektüelliğin birinci şartı sayan kişilerden de açıkçası pek hazzetmem. Lakin bu bazı hakikatlere de gözlerimi kapatmamı gerektirmiyor. Açıkçası Kıbrıs etrafını “gara” bulutların sardığı bir ada haline her geçen gün daha fazla bürünüyor…

 

ENOSİS ve/veya Taksim’den geriye kalanlar…

Eskiden, yani 1950’li yıllarda ENOSİS ve “kontrası” Taksim uğruna, ardından bağımsızlık sonrası yani 1960’lı yıllarda komünizm ve bağlantısızlık tehdidi gerekçesiyle ada tam manasıyla bir kan banyosuyla yıkandı. Önceleri, büyük ve çoğunluk olmanın etkisiyle Rum siyasi ve dini elitlerindeki ego merkezli tavırlardan çıkan “gara dumanlar” sardı her yanı. Devlet eliyle şiddet ve etnik savaş körüklendi. Akabinde aslında aralarında ciddi bir dış koordinasyon olan her iki taraftaki devlet dışı ve içi paramiliter grupların faaliyetleriyle Kıbrıs, üzerinde yaşayanlara adeta dar edildi. Sömürge döneminde öğrenilmiş siyaset etme yöntemleriyle hem Türk hem de Rum siyasi elitler kendi milletlerine dönük uzun soluklu milli siyasetleriyle her iki cemaatin de anası ağlattılar. Üzerine bir de 1974 yazındaki dramatik uluslararası çatışma ve ortaya çıkan bölünmenin sosyolojik kompozisyonu eklenince çok ağır bir mirasla bugüne gelindi.

Arada bazı önemli virajlar ve kaçırılmış, heba edilmiş fırsatlar da yaşandı. Mesela 1977-79 Doruk Antlaşmaları, 15 Kasım 1983’de KKTC’nin ilanı ve nihayet 24 Nisan 2004 BM Referandumunun reddiyle (ve 1 Mayıs 2004’te Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliğiyle) yeni bir döneme doğru yol alındı.

 

Son 60 yılın süzgecinden akıp gidenler…

Kıbrıs’ın bu acılı yakın tarihinin elbirliği ile inşa edildiği 1945-2004 yılları arasında, yani yaklaşık 60 yıllık bir süreçte, aslında her şey Kıbrıslıların dışında dünyanın yaşadığı değişimlerle sıkı sıkıya alakalıydı. Kıbrıslılar özellikle geçmiş dönemlerde “tipik adalı” psikolojisiyle kendilerini dünyanın geri kalanından kopuk zannedip birbirlerini öldürürken aslında ciddi biçimde uluslararası alanda sömürgelerin tasfiyesi ve bunun bir türevi olan milliyetçilik rüzgarları etkisiyle çalkalandıklarını bile idrak edemediler. Yani milliyetçilik rüzgarları tamamen bir sömürge tasfiye sürecinin bir ürünü olduğu halde buna dönük bir hesaplaşma iki cemaat içinde de hakkıyla verilemedi. Daha da fenası yanına bile yaklaşılamadı.

Büyük cemaat tamamen akıldışı bir ENOSİS hülyasıyla ve “anavatan”a kavuşma histerisine girip adeta kendi kendini Yunanistan’a sunmak isteyen bir kaya parçası iken, küçük cemaat ise buna sadece itiraz eden ve reddeden bir tutum içinde yalpaladı. Elbette bu itiraz ne Türkiye’nin hem kendisi hem de Kıbrıs için oluşturduğu gelecek kurgusundan ne de Birleşik Krallık’ın “böl ve yönet” siyasetinden ayrıydı.

 

Müzakerelerin Seyri…

Bu tutumun sonuçlarını aslında 1968-1974 arası dönemdeki liderlerin müzakeresinin başarısız kalması sürecinde de bir kısa film tadında görmek mümkün. Bu 6 yıllık dönemdeki müzakerelerin bir uzlaşma ile sonuçlanıp iki cemaatin yeniden ortak bir çatı altında buluşamamasının elbette önemli dış nedenleri var. Lakin suçu her zaman olduğu gibi adanın dışında arayıp ciddi iç nedenleri görmezlikten gelmemekte de büyük fayda var. En azından bundan sonrası için…

Bugün müzakerelerin yeniden başlamasının gereksiz veya anlamsız olduğunu iddia eden her iki taraftaki “yaygaracı” politik figürler veya partiler bu dönemin en azından iç sebeplerini masaya yatırıp inceleme yaptılar mı? Hiç sanmıyorum ama bir yandan da gerçekten merak ediyorum.

1977-1979 arasında Makarios (sonrasında da Kipriyanou) ile Denktaş arasında yapılan Doruk Antlaşmaları bir ortak çatı altında buluşmayı neden başaramadı? Mesela, özellikle ayrılmayı savunanlar o süreci iç ve dış nedenleriyle ele alıp hakkıyla analiz etmişler midir sizce? Müzakerelerin kesilmesi veya gereksizliği üzerinden çok belagat işittim. Lakin bunu tarihsel olgular ve nedenler üzerinden bir mantık çerçevesinden yapıp bu milletle paylaşanına daha hiç rastlamış değilim.

Şimdi gelelim o üzerine çok konuşulan 2004 BM Belgesinin 24 Nisan 2004 tarihinde Kıbrıs Rum cemaati tarafından reddine… Bunun iç sebeplerinin çokça tartışıldığını işittim. Büyük çoğunluğuna katıldığım iç sebepler aslında az çok herkesçe malum. Lakin dış sebeplerini ortaya döken hakkıyla yapılmış bir değerlendirmeye henüz tesadüf etmiş değilim.  Elbette bilim insanları makalelerinin içinde bunlara değinmiş olabilir. Akademik çalışmalardan söz etmiyorum. Kastettiğim politik figürlerin yaptığı ya da daha doğrusu yapamadığı veyahut da yapmaya bile girişmediği değerlendirmeler… Gözümden kaçtığı hiç sanmıyorum şu ana dek bunu da layıkıyla yapan çıkmadı.

 

“Gara bulutlar”, doğal gaz ve Protokol meselesi!...

Etrafımızı saran o “gara bulutlar” a dönersek. Bugünlerde Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz rezervleri gündemde. Buna bağlı olarak Kıbrıs da bu yeni denklem içerisinde konuşuluyor. Ancak bu yeni denklemin ve onun yarattığı bu yeni sürecin iki cemaatin arasında inter-aktif bir biçimde aynı geçmişte olduğu gibi gerektirdiği şekilde konuşulduğuna tanık olmuyorum. Dün siyasi nedenlerle stratejik önem bugünlerde ekonomik saiklerle doğal gaz üzerinden insan ve millet unutuluyor ya da görmezlikten geliyor… Buna ise ciddi anlamda kimsenin itirazı yok…

2004’den bu yana müzakereler yapılıyor. Talat ve Eroğlu dönemini ayrıca konuşmak isterim, o yüzden şimdilik atlıyorum. Lakin Akıncı döneminde Guterres Belgesi ortaya çıktı ve garantörler ilk kez çözümü konuşmak için bir araya geldi. Bu tek masa etrafında beşli grubun buluşması sanırım Nisan 2004’ten sonraki en mühim olaydı. Bunun doğal gaz ile bağı, Birleşik Krallık’ın Brexit süreciyle ilişkisi, Kıbrıs’ın tek başına AB üyesi oluşuyla rabıtası, Türkiye’nin özelde Suriye genelde tüm Orta Doğu siyasetiyle alakası ve en nihayetinde pragmatik ve çılgın siyasetçi Trump ile irtibatı neydi? Bütün bunlarla birlikte Türkiye’nin son dönemlerde Kuzey Kıbrıs ile yapmadığı veya yapamadığı (veya Kuzey Kıbrıs siyasetçilerinin yapmayı beceremediği) protokol ile doğal gaz mücadelesinin tersinden bir alakası var mı? Sorular çok. Cevaplarsa hem zor hem de kısa değil.

Ama en azından şunu söylemeliyim. Konuyu, Kuzey Kıbrıs’la yapılmayan protokolün doğal gaz mücadelesini zafiyete uğratmasına kadar götürmek niyetinde elbette değilim. Ama yine de bu işin daha fazla uzatılmamasını da önemsemek lazım.

 

YORUM EKLE