Çanakkale Deniz Savaşı’ndan senaryosu yazılabilecek iki öykü

XIX. yüzyıl, batılı sanayileşmiş devletlerin bloklaştığı bir zaman dilimi olmuştur. Almanya’nın, ulaştığı endüstriyel gelişmeye paralel olarak muazzam bir ekonomik ve silâhlı güç haline gelmiş olması bu bloklaşma sürecini hızlandırmıştır. Bir tarafta Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan “İttifak Devletleri”, diğer tarafta da İngiltere, Rusya ve Fransa’dan oluşan “İtilâf Devletleri”, yarattıkları savaş ile dünyamızı tam bir felâkete götürmüşlerdir. Bu bloklarda yer alan İngiltere, Süveyş Kanalı’na sahip olmak suretiyle Hindistan yoluna hakim olmayı, Rusya ise boğazlara hakim olmak yoluyla “sıcak denizlere inme hayalini” gerçekleştirmenin peşinden koşması, Almanya’nın, Osmanlı İmparatorluğu dahil Avrasya üzerinden Orta Doğu petrollerine ulaşmayı aklına koymuş olması, Fransa’nın Suriye’yi, İtalya’nın Ege ve Akdeniz bölgelerini Osmanlı’dan koparmayı istemesi, bütün bu devletlerin önce Çanakkale’yi geçmeyi denemelerine yol açmıştır. Ancak deniz savaşı yoluyla bunu başaramayınca, Çanakkale’yi karadan geçmeyi denemişlerdir. Bu denemelere rağmen, dönemin bu emperyalist devletlerinin hayalleri tam bir hezimetle sonuçlanmış ve Çanakkale geçilememiştir. Ama emperyalizmin bu denemeleri Türk insanına çok pahalıya patlamış ve yüz binlerle ifade edilen vatan evladı Çanakkale’de şehit olmuştur. Bir yandan Çarlık Rusya’sının çökmesi, diğer yandan da İngiltere’nin büyük bir hezimete uğrayarak Orta Doğu’daki etkinliğini yitirmesi ve sonraki yıllarda da, dış politika alanında Amerika’nın artıklarıyla yetinmeye mecbur olması gibi küresel siyasi sonuçlar doğuran bu savaş, Türkiye’ye de, ülkeyi Osmanlı sülâlesinden kurtararak yepyeni bir Cumhuriyeti kuracak olan o büyük asker ve devlet adamını, Mustafa Kemal’i armağan etmiştir. Mustafa Kemal’in önderliğinde kazanılan savaşlar, kuşkusuz ki, senaryo olarak kaleme alınabilecek onlarca kahramanlık öyküsüyle doludur ve bunları bir sayfalık bir gazete yazısında ele alabilmek mümkün değildir. Ancak bunların içinde, tarih sırasıyla, “Biga’lı Mehmet Çavuş”un Seddülbahir’i elleriyle attığı taşlarla savunması, Nusrat mayın gemisinin “Karanlık Liman”a mayın dökerek savaşın kaderini daha başta tersine çevirmesi gerçekten senaryosu kaleme alınabilecek tarihi olaylardır.
 

1. “Biga’lı Mehmet Çavuş”, “kahraman İngilizleri!” elleriyle attığı taşlarla “tepeledi”!
   Akılları, bir an önce Çanakkale’yi geçerek İstanbul’a varmakta olan İngilizler, bu emellerine ulaşabilmek için ilk denemelerini 19 Şubat 1915’te yaptılar. Topçu Yüzbaşı Harry Minchin’in “ateş!” komutuyla, Cornwallis zırhlısından ilk atışlar başladı. 12 tane ağır savaş gemisi, Seddülbahir’de bulunan Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Asya tarafında bulunan Kumkale ve Orhaniye tabyalarını dövüyordu. Kendilerine çok güvenen İngilizler, Londra Savaş Bakanlığı’na “14 gün sonra İstanbul’dayız” diye telgraf bile çekmişlerdi! 4 Mart’ta, modern silâhlarla donanmış olan bir bölük İngiliz deniz komandosu, daha önce top atışı ile dövülmüş bulunan Seddülbahir’e çıktı. Saat 15.30 suları idi ve çıktıkları yerde, 19 Şubat bombardımanından arta kalan vurulmuş topları ve tabyayı bekleyen ve çıkarma yapılması halinde komutanlığa haber vermekle görevli olan sadece 30 kişilik bir Türk birliği vardı. Birlik, Maydos Mıntıka Komutanı olan Mustafa Kemal’in emrinde olan 27. Piyade Alayı’nın askerlerinden oluşuyordu. Sahili korumakla görevli olan bu küçük birliğin başında “Mustafaoğlu Biga’lı Mehmet Çavuş” vardı.
   İngilizler sahile çıkar çıkmaz çatışma başladı. Kalabalıktılar ve ellerinde, Türk askerinin hiç görmediği tam otomatik tüfekler vardı. İngilizler direnmeyle karşılaşınca şaşırdılar ve dağılıp yere yatarak siper aldılar ve ateşe başladılar. Bu arada Mehmet Çavuş’un elinde olan ata yadigârı tüfek tutukluk yaptı. Bir an ne yapacağını şaşıran Mehmet Çavuş, çok çabuk toparlanarak yerden aldığı taşları isabetli bir şekilde İngilizlere atmaya başladı. Deyim yerindeyse, “yerden taş koparma!”, ellerine kan oturana, tırnakları kopana kadar sürdü. Elleri kan içinde kalan ve ellerini kullanamayacak hale gelen Mehmet Çavuş, eline geçirdiği bir istihkâm küreğiyle de birebir İngilizlere saldırmaya başladı. Çatışma başlar başlamaz, İngilizlerin bir bölüğünün Seddülbahir’e yaptıkları çıkarma denemesi karargâhta Von Usedom ile görüşmekte olan Mustafa Kemal’e telefonla bildirilmişti. Mustafa Kemal emrindeki üç alaya harekete hazır olmalarını emrederek, kendisine haber verenlere “Derhal geliyorum, ben gelene kadar düşman deniz dökülecektir!” emrini de vermiş ve atıyla yola çıkmıştır. İstihkâm küreğini mosmor olmuş elleriyle kavrayarak teke tek düşmana saldırmaya devam eden Mehmet Çavuş da arkasındaki birliği zaten süngü hücumuna kaldırmış ve yedek birlik de yetişince İngilizler geldikleri çıkarma motorlarına binerek kaçmışlardır.
   Mustafa Kemal, hava kararmadan Alçıtepe köyüne ve oradan da çatışmanın olduğu bölgeye gelmişti. Altı şehit ve 13 yaralımız vardı. Mehmet Çavuş da yaralılar arasındaydı. Tüm tırnakları kopmuş, ellerine kan oturmuş ve başı ile göğsünden de yaralanmıştı. Mustafa Kemal ve maiyetindekiler hemen hastaneye koştular ve başta Mehmet Çavuş olmak üzere tüm yaralıları ziyaret ederek onları tek tek tebrik ettiler, konuştular ve sigara ikram ettiler. Kaynaklar, bu konuşma sırasında, Mehmet Çavuş’un “tüfeğinin tutukluk yapmasına çok kızdığını, bu olayla iyice hırslandığını, eline küreği alarak düşmana saldırmaya başladığını, ancak kürekle kaç kişiyi “tepelediğini” hatırlamadığını, uyandığında kendisini sıhhiye çadırında bulduğunu” ifade etmiştir. Bu ziyaretin akabinde Mustafa Kemal, Boğaz Müstahkem Mevki Komutanlığı’na yazdığı raporda çatışmayı bütün ayrıntılarıyla anlatmış ve Mehmet Çavuş’un “uygun bir şekilde taltif edilmesini” talep etmiştir.
   Dilimizdeki “Mehmetçik” sözcüğünün kaynağının, Trablusgarp savaşında şehit düşen ve adı Mehmet olan bir askerimizin komutanının, olaya çok üzülerek “vah zavallı Mehmetçik vah” demesi ve alay defterine şehitlerin isimleri yazılırken bu erimizin isminin “Mehmetçik” olarak yazılmış olmasından kaynaklandığı yazılır ve anlatılır. Ama bizim “Mehmetçiklerimiz” bitmez! Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs Barış Harekatı’nda verdiği 416 askerimizden 24’nün de adı Mehmet’tir! Kim bilir? Belki Biga’lı Mehmet Çavuş’un ismi de “Mehmetçik” deyişimizi güçlendirmiştir. Rahmet ve saygıyla anıyorum.

 

2. Müthiş bir öngörü: Nusrat’ın mayınları “Karanlık Liman”a döşemesi
   Müttefik devletlerin İstanbul rüyalarına en büyük darbeyi tarihe geçmiş bir mayın gemimiz olan “Nusrat”ın vurduğunu bilmeyen herhalde yoktur. Bu nedenle “Nusrat” mayın gemimizin 7-8 Mart gecesi bin bir güçlükle “Karanlık Liman” adlı bölgeye döktüğü mayınlar, daha savaşın başında savaşın kaderini değiştirmesi nedeniyle, Çanakkale üstüne yazılacak olan her türlü senaryoda muhakkak yer alması doğaldır. Nitekim İngiliz General Oglander, bu gerçeği, “Gelibolu Askeri Harekatı” adlı kitabının I. cildinde, “Pek uygun olarak başlamış olan gün, bu meçhul mayın hattının ortalığı kırıp geçiren olağanüstü başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının, seferin tarihi üzerindeki olumsuz etkisi ölçülemez “demek suretiyle açıkça ifade etmiştir. Tam bir hayal aleminde yaşayan ve gerçeklerle hiç bağdaşmayan savaş plânlar peşinde koşan Churchill ise, sanki bunca insanın lüzumsuz yere ölmesinde hiç rolü yokmuş gibi, büyük bir pişkinlikle, “Nusrat”ın savaşta oynadığı bu önemli rolü, “I. Dünya Savaşı’nda bu kadar insanın ölmesine, harbin ağır masraflara yol açmasına, onca savaş ve ticaret gemisinin batmasının başlıca nedeni, Türkler tarafından o gece atılan yirmi demir kaptır” demek suretiyle “Nusrat”ın savaştaki rolünün altını çizmiştir.
   “Nusrat”ın, tarihimize yazdırdığı senaryo şu şekilde yaşanmıştır: Bahriye Nezareti, Çanakkale Boğazı’nı savunabilmesi için birkaç mayın hattı hazırlanmasını Çanakkale Müstahkem Mevzii Komutanlığı’na bildirmişti. Mevzi Komutanı Cevat Paşa da, bu görevi, Mayın Grup Komutanı Hafız Nazmi Bey’e vermiş ve “mayınların Karanlık Liman mevkiine ve kıyıya paralel olarak dökülmesi” emrini vermişti. Bu emrin üstüne, Nazmi Bey, görevin yerine getirilmesi sırasında “Nusrat”a komuta edecek kaptan olarak çok yakın arkadaşı olan Tophaneli Kaptan İsmail Hakkı Bey’i seçmiş ve görevlendirmiştir. Kendisine verilen bu emri yerine getirmeden sadece iki gün önce kalp krizi geçirmiş olan İsmail Hakkı Kaptan, ne kadar dil döktüyse de görevden kaçamamış ve sonunda Hafız Nazmi Bey’i yalnız bırakmamıştır.
   Tabii Nazmi Bey’in kaptan olarak İsmail Hakkı Bey’i seçmesi gayet normaldi. Zira görev zorlu ve tehlikeli bir görevdi. Gecenin bir saatinde Karanlık Liman’a doğru yola çıkılacak ve ışıksız bir ortamda yol alınacaktı. Karanlık Liman yolu devriye gezen düşman gemileriyle doluydu ve her bir gemi güçlü projektörleriyle denizi tarıyordu. Bu kadar projektör ışığı altında görülmeme ancak bir mucizeye bağlıydı. Öte yandan, bir başka tehlike de “Nusrat” ın, o zifiri karanlıkta, daha önce bizim ordumuz, yani kendileri tarafından dökülmüş olan mayınlara çarpmasıydı. Bunca tehlike altında, o karanlıkta düşman projeksiyonları ve denizdeki mayınlardan sıyrılarak sağ salim Karanlık Liman’a varmak, kimseye belli etmeden elde kalan son 26 mayını döşemek ve aynı yolu geri dönmek pek kolay değildi. Ama emir emirdi ve bu suları en iyi İsmail Hakkı Kaptan biliyordu.
   Ancak bu görevde, hem Mayın Grup Komutanı Nazmi Bey’in, hem de “Nusrat”a kaptanlık yapacak olan İsmail Hakkı Bey’in dikkatlerini çeken bir nokta vardı. Bu mayın dökme görevi Çanakkale’de katıldıkları ilk mayın dökme görevi değildi. Daha önce de mayın hatları oluşturmuşlardı. Ama bu seferki farklıydı. Daha önceki döküşlerinde mayın hatlarını hep boğazı kesecek şekilde boğazın iki yakası arasında belli mesafeler dahilinde dökmeleri istenmişken, bu sefer Hafız Nazmi Bey’den farklı bir hat döşemesi isteniyordu. İşte “Nusrat” tan istenen de, bu sefer öngörülen doğu-batı yönünde yatay bir hat oluşturulması değil de, Karanlık Liman’ının kıyılarına paralel mayın hattı döşenmesiydi. Neden böyle bir değişikliğe gidilmişti? Askeri tarih, özellikle Çanakkale Deniz Harekatı’nı açıklayan kaynaklara bakıldığında bunun iki nedeni olduğu görülür. Bunlardan birincisi, daha önce oluşturulmuş bulunan mayın hatlarının Almanların verdiği karbonit mayınlardan oluşmasıydı. Bu mayınlar 4-5 metreden daha derine döşenemiyorlar ve sığ sularda kalınca, düşman uçakları tarafından keşfediliyorlardı. Bu nedenle ordu, gerçekten “toplama mayın” kullanmaya başlamıştı. Rusların Karadeniz’e döktükleri mayınları toplamıştık. Bu arada İzmir bölgesinde batmış olan ve mayın taşıyan Casablanca adlı bir Fransız gemisinin taşıdığı mayınlara da el konulmuştu.
   Ama asıl soru şuydu: Neden şimdiye kadar Çanakkale Boğazı’na farklı aralıklarla doğu-batı, ya da boğazın iki yakası yönünde ve bu yakalara dik olarak dökülen mayınlarla düşman gemilerinin boğazı geçmesi engellenmeye çalışılırken, bu yeni mayın hattının, boğazın Anadolu yakasında yer alan “Karanlık Liman” a, üstelik kıyıya paralel olarak dökülmesi isteniyordu? İşte bu sorunun cevabı, savaşın kaderini değiştiren “muazzam veya müthiş “öngörü olarak değerlendirilmiş ve boğazı geçmeye çalışan tüm devletlerin bu rüyasına son vermişti. Mayın uzmanlarına göre, üzerinde ince bir çalışma yapılmış olan bu yeni mayın hattı görüşü, öncelikle düşman gemilerinin “Karanlık Liman”a girişi ve limanda yaptıkları manevraların dikkatli bir incelemesiyle üretilmiş bir hattır. Şöyle ki, boğaza giren ve bombalama görevini tamamlayan düşman gemileri, ikmal yapmak için geri dönerken, arkadan gelen gemilerin yollarını kesmemek için boğazın en geniş yerlerinden biri olan bu limana giriyorlar ve manevralarını tamamlayıp Ege’ye doğru yol alıyorlardı. İşte eğer mayınlar bu manevra sahasına kıyıya paralel, ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilebilirse manevra yapan gemilerin bunlara çarpacağı açık idi. Üstelik bu bölge manevra yapan düşman gemileri ile dolu olduğundan o bölgeye mayın dökülebileceği düşmanın aklına gelmeyecekti. Yine aynı nedenle, düşman o bölgede havadan keşif uçuşlarına da son vermişlerdi. Kaldı ki, bombardımanın ilk günlerinde, mayınsız bırakılmış olan bu bölgeye giren düşman gemileri bize çok zayiat verdirmişlerdi.

Bu düşüncelerle, doğruyu söylemek gerekirse Türkler tarafından mı, yoksa Almanlar tarafından mı hazırlandığı, yoksa birlikte yapılan bir çalışmayla mı hazırlandığı açıklığa kavuşmamış olan bu plân, 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan gece uygulamaya kondu. “Nusrat”, beraberindeki 26 adet eski mayınla birlikte Yüzbaşı Hakkı Bey’in komutasında Çanakkale’den “Karanlık Liman” a doğru yol almaya başladı. Çok, ama çok tehlikeli bir yolculuk yapıyordu. Zifiri karanlık bir gece, durgun bir deniz, suya damla düşse duyulacak, geminin tüm ışıkları sönük, kazanlardan kıvılcım sıçrayıp da görülmesin diye kapakları kapatılmış. Gidiş görerek değil, rota üzerinden… Yani havacıların “kör uçuş!” diye tabir ettikleri cinsten!! Bu da herhalde “kör seyir!” olsa gerek… Düşman gemileri dört bir yanda… Işığı önce suya, sonra havaya vuran projektörlerle tarama yapıyorlar… Devriye gemileri dört bir yanda… Kimsenin ağzını bıçak açmıyor… Açmıyor çünkü gidilen rotanın sonu da demirlemiş düşman gemilerinin yanı… En kötüsü de, daha önce kendi döktüğümüz mayınlarımızdan birine çarparak görevi yerine getirilememesi… Neyse çok lâzımmış gibi oralarda dolaşan balıkçılardan da kurtularak mayınların döküleceği yere ulaşıldı. 26 adet mayın, üstelik demirli düşman gemilerinin hemen yanı başında, sessiz sedasız karaya paralel olarak döküldü. Mayınların dökülmesinden sonra dönüşe geçen “Nusrat”, aynı sessizlik ve aynı dikkatle geri döndü. “Nusrat” ’ı dönüş yolunda projektörü ile yakınında beliren bir düşman gemisinden ise, Türk tabyalarından denizi taramak için açılan bir projektörümüz kurtardı. Geminin projektörü ile bizim projektörümüz pek de kısa olmayan bir “projektörler savaşına “ girişince, “Nusrat” aradan sıyrıldı. Çanakkale’ye varınca da Müstahkem Mevzii Komutanlığı’na ve görevin gizlilik ve başarıyla tamamlandığı hakkında bir rapor verildi. Daha sonra yaşananları ise, isterseniz Çanakkale Savaşı’na, “Akdeniz Seferi Orduları Başkomutanı” olarak katılan, ama sonunda çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış olan İngiliz Başkomutan Ian Hamilton’un kaleme aldığı “Gelibolu Hatıraları “ adlı kitabından okuyalım:
   “Dev zırhlılarımız ağır topları ile hep bir ağızdan alev saça saça, yeri ve göğü birbirine kata kata Teke Burnu’na kadar geldik. Türklerin ilk mukavemeti burada başladı ve seyyar topların mermileri Boğaz’ın her iki yakasından tepemize yağmaya başladı. Ama bu bir şey değilmiş! Asıl şaşkınlığı 13.45 dolaylarında yaşadık. Zira Fransızların en güçlü zırhlısı Bouvet, “Nusrat” tarafından döşendiğini sonradan öğrendiğimiz mayınlara çarparak yan yattı ve hemen isabet alarak gözümüzün önünde battı gitti Aynen küvete atılan bir fincan tabağı suda nasıl kayıp giderse dev zırhlı da Boğaz’ın sularında yok oldu. 800 denizcimizi kaybettik. Sadece 56 denizcimiz kurtulabildi. Daha bu olayın şokunu üzerimizden atamamıştık ki, müthiş bir patlama duyuldu. Kendi donanmamızın en gözde zırhlılarından bir tanesi olan Inflexible da “Nusrat”ın döşemiş olduğu mayınlardan birine çarparak yan yattı ve savaş dışı kaldı. Kanımız donmuş, bakışlarımız donuklaşmıştı. Mürettebat çok geçmeden ana güvertede toplandı ve çok geçmeden koskoca zırhlı da sulara gömüldü!”. Koskoca müttefik donanması Boğazı geçememiş, konuşlandığı Boğaz girişine doğru geri dönüyordu. General Hamilton, dönüş yolundaki duygularını ise aynen şu şekilde kağıda dökmüş “Dev cüsseli mağrur gemilerimizden Boğaz’ın her iki yakasına da hışımla saldıran o koca filodan meydana gelen kortej, şimdi tabut nakleden bir cenaze arabasının arkasından gibi gidiyor!”.
   Bu sayfaya aktardıklarım senaryosu yazılabilecek sadece iki örnek… Oysa Çanakkale ve onu izleyen Kurtuluş ve Çanakkale Savaşımızın her günü böyle örneklerle doludur. Başta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ve silâh arkadaşları olmak üzere, bizlere 105 yıl önce Çanakkale zaferini yaşatan tüm şehitlerimizi minnet, şükran saygı ve rahmetle anarım. Mustafa Kemal Atatürk’ü anmadan, hatta Çanakkale’de savaşmadığını bile söyleyerek bu zaferi evliyalara, ermişlere, tarikatlara, hacılara, hocalara bir takım sarıklılara mal etmeye çalışan zevat bilmelidir ki, Çanakkale Savaşı’nı ülkemize kazandıranlar, Mustafa Kemal’in önderliğinde savaşmış olan Müslüman Türk askerlerden oluşan ordumuzdur. Bu milletin her ferdi, sadece belli günlerde değil, Mustafa Kemal Atatürk’e her gün sabahtan akşama kadar dua etse, ulu öndere olan manevi borcunu ödeyemez.

 

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75