Daraldıkça sıkışıyoruz, çare de üretemiyoruz…

Rivayete göre, zamanın birinde dünyanın sonunun geldiği, her yerin sular altında kalacağı ve insanlığın sona ereceği dedikodusu, kulaktan kulağa yayılmaya başlamış.

İnsanlar paniğe kapılmış, çaresizlik içindeyken, ülke liderleri, toplumlarını sakinleştirecek çareler üzerinde çalışıyorlarmış.

Sonunda, bir ülke dışında, bütün ülkeler ayni noktada birleşmişler.

Halklarından, toplu halde tanrıya dua etmelerini, günah çıkarmalarını ve bu sayede tanrının kendilerini cennetine kabul edeceğini duyurmuşlar.

Bu ülkelerin dışında kalan tek ülke liderliği ise, halkına duyuruda bulunarak, ülkenin değişik bölgelerinde yaşayan halklarının bir araya gelip toplanmalarını, kafa kafaya vererek düşünmelerini ve su altında kalacak dünyada, nasıl hayatta kalabileceklerinin yöntemlerini aramalarını istemiş.

***

Anlattığım hikayenin gerçekle bir bağı yok.

Orijinal versiyonu dinlerle alakalı olduğundan, herhangi bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemek için biraz değiştirdim.

Olaylara yaklaşım ve bakış açısı, üretilecek çözüm alternatifleri üzerindeki en önemli faktörlerden biridir.

Unutulmamalıdır ki, yenilgiyi kabullenmek ne kadar karar ise, direnip doğru çözümleri üretmek de o kadar karardır.

Bir sorunun çözüm sürecinde hatalar olabilir ama yanlışlar farklı bir yerde değerlendirilmelidir.

***

Covid-19’u, 2019’un son aylarında, Çin’in, adını ilk kez duyduğum Wuhan bölgesinde ortaya çıktığı ve ölümlerin gerçekleştiği haberlerini okuduğumda, pandemi halini alacak bir hale geleceğini, açıkçası hiç düşünmemiştim.

Haberi okumamın üzerinden yaklaşık 3 ay sonra, 10 Mart 2020’de ilk vakanın görülmesinin ardından çocuklarımın okullarından gelen mesajda, pandemi yüzünden, yüz yüze eğitime ara verildiğini ve çocuklarımı okuldan almam gerektiği bilgilendirmesi yapıldı.

Adını duymadığım binlerce kilometre uzaktaki Wuhan’dan, virüsün etkisinin bizim Ortaköy’e ulaşması yaklaşık 90 gün almıştı.

Önce, Alman turistler, sonrasında İngiltere’den gelen bir Kıbrıslı Türk’ün bulaşışı.    

Sınır kapıları kapandı.

Evlere kapandık.

Kısa bir süre sonra, Sağlık Bakanı Ali Pilli’nin ‘maalesef vaka sayısı sıfır’ açıklamaları geldi.

Aslında sürecin başının iyi yönetildiğine inanmaktayım.

Bilinmeyen bir tehlike vardı, bulaş sayısı çoğalmadan içe kapanıldı, ülkenin dış teması engellendi ve bu sayede toplum sağlığına neredeyse hiç zarar gelmediği bir süreç yaşadık.

Yurt dışından getirilen öğrencilerimiz ve diğer vatandaşlarımızın, geliş ve konaklamalarında aksaklıklar yaşansa da, bence genel olarak, o süreçte yaşanabilecek, kabul edilebilir aksaklıklardı.

Sonuca bakıldığında geri getirilen vatandaşlardan kaynaklı, yaygın bir iç bulaş sorunu yaşanmadı.

15 günlük karantina süreçleri sonrasında herkes evine ve sevdiğine kavuştu.

***

Buraya kadar her şey sağlık açısından güzel giderken ekonomi yaralar almaya başladı.

Ticari Uçuşlar henüz başlamamışken, özel izinle gelen, özel jet olayında yaşanan skandallar zinciri ise Turizm Bakanı Ünal Üstel’i koltuğundan etti.

Sürecin bulaş sorunu çözülürken,  iş ekonomi tarafı ile ilgili projeksiyon ve adımlara geldiğinde ise sıkıntılar başladı.

Bu noktaya kadar bizim Covid-19’la bir savaşımız olmadı. Sadece erken uyarılarak, o dönemin koşulları ile doğru önlem alınarak kapandık.

***

Temmuz ayı ile birlikte uçuşlar başladı.

Ülkeler, risk gruplarına göre sınıflandırıldı. Sonrasında ülkelerin sınıflarını değiştirdik, karantina şartlarını sulandırdık, hatta Covid-19 savaşını kazandığımızı bile neredeyse ilan ettik, savaş olmadan zafer kazanılmayacağını unutarak.

Ülkenin bulaşın olmadığı ülke statüsünde olduğundan, gerek emlak satışı, gerek turizm, gerekse öğrenci sayısında patlama olacağı görüşünde olan yöneticilerimiz bile oldu. Tümüne birden katılmadığımı belirtmeden geçmek istemem.

Mart- Temmuz dönemi ile Temmuzdan bugüne kadarki dönemin arasındaki en önemli farklardan biri ise, kendi insanımızın, ülkemizin, temiz ülke koşullarında, yavaş yavaş da olsa, sosyalleşmeye başlaması ve iç piyasanın yerel harcamalarla da olsa hareket etmeye başlamasıdır. Uçuş imkansızlıklarının, yurt dışı tatil ve ziyaretlerini kısıtlaması, güneye geçişlerin teste tabi olması kaynaklı alışverişteki azalma ve ithalat oranındaki ciddi daralma, paranın harcama yönünü iç piyasaya yönlendirmişti. Bulaş sayısının hızla artmaya başladığı son 2 haftada ise piyasadaki durağanlık açıkça görülmekte.

***

Panik, korku ve belirsizlik insanlarımızın, bu dönem için en fazla hissettikleri üç duygu.

Dünyada, Covid-19 hala daha bir sorun ve belli oldu ki bu sorun, gerek sağlık, gerek eğitim, gerekse sosyal ve ekonomik yansımaları ile en iyimser senaryolarla 3 ile 4 yıl bizimle.

Herkesin tek dileği, çözümü aşı ise, aşının, başka bir yöntem ise, o yöntemin bir an evvel bulunması.

Hayat gibi ekonominin çarkları da dönmeye devam edecek.

Kesin olan ise bir daralmanın yaşanacağı gerçekliğidir.

Sürekli kapalı yaşayamayacağımız, ne kadar açık bir gerçeklik olsa da, sağlık ile ilgili bulaş sorununu çözmeden, diğer hiçbir sorunun çözülemeyeceği de o kadar açık bir gerçeklik.

Bu ülkenin turizme de, öğrenciye de ihtiyacı var.

Geçtiğimiz hafta Ürdün devleti, Kuzey Kıbrıs’ta öğrenim görmek için gelen öğrencilerini ülkelerine geri çağırdı. Her ne kadar konunun siyasi boyutu da olsa, bizim için olumsuz bir durum.

Diğer taraftan, yeni eğitim döneminde ne kadar öğrencinin kayıt yaptırdığı veya yenileyip geleceği meçhul.

Eğitimin, uzaktan mı, yüz yüze mi olacağı meçhul. Gelene yüz yüze, gelmeyene uzaktan eğitim ne kadar adil olacağı, tartışılır. Uzaktan eğitim alan bir öğrencinin harcaması ile buradaki bir öğrencinin harcaması ayni mi? Gelen öğrenciler bunu kabul edecek mi?

Yaklaşık 40,000 (kırk bin) öğrencinin, halen kendi ülkelerinde olduğu tahmin ediliyor.

Şu an için, uçuş sayıları kısıtlı.

Ercan Havaalanı, ben bu yazıyı yazarken hala geliş yönünde uçuşlara kapalı. Açık olduğu son dönemde ise günde 4 sefer yapılabiliyordu.

Uçuşlarda sosyal mesafe uygulaması olmadığını bizzat yaşayanlardan öğrendim.

Buna rağmen uçuşlar, sadece gelen öğrencilere yönlendirilse bile, bir uçağı, 200 yolcudan hesaplasanız, günde 800 kişi getirebilirsiniz. Bu durumda 40 bin öğrencinin adaya gelişi için, minimum 50 güne ihtiyaç var.

Ek sefer konulamaz mı? Konabilir.

Bununla ilgili beyanattan öte bir çalışma ise, ne yazık ki, henüz duymadım.

***

Daralıyoruz ve daraldıkça sıkışıyoruz.

Birçok iş insanı zor günlerden geçiyor.

İşleri için aldıkları krediler, ellerinde olmayan sebeplerden ödenemeyecek noktalara doğru gidiyor.

Devle, kimin ayakta kalabileceğinin kararını başkalarının eline bırakmamalıdır.

Bizi yönetenler, ne yapalım bu durumu biz yaratmadık mı diyemez.

Şu ana kadar yaşadıklarımız bunun aksini, teyit eder nitelikte.

Bu sorun küresel bir sorun olsa da her ülke idaresi, kendi özel çözümlerini üretmekle sorumludur.

Senaryolar hazırlanır, çözüm alternatifleri üzerinde çalışılır.

Hata yapılır ama yanlış kabul görmemeli.

Yazımın başında bir hikaye paylaşmıştım. Sonunda da İngiliz araştırmacı ve yazar George Hill’in , 1571-1948 dönemini inceleyen, ‘Kıbrıs tarihi’ kitabından bir bölümle bitirelim;

‘1830’lu yıllarda Kıbrıs’ta vebanın yol açtığı tahribat Babıali’nin dikkatini çekti ve Tuzla bölgesindeki sağlık koşullarının iyileştirilmesi ve bir karantina bölgesinin kurulması amacıyla bir ferman çıkarıldı. Adanın ileri gelenlerinden Reybaud’un bildirdiği kadarıyla, Muhassıl Hacı Sait Mehmet, vebanın halkı kasıp kavurması büyük oranda muhassılın suçuydu, çünkü muhassıl, önceden halkın katkılarıyla inşa edilmiş olan bir karantina istasyonunun işleyişine çomak sokmuştu. Bu durum, muhassılın ölümlere yatırım yapmış olduğu anlamına geliyordu.’

YORUM EKLE

banner75