Dava

   Yıllardır Avrupa'sı, Amerika'sı çevremizde “Kıbrıs Sorunu” diyor; “Ege Sorunu” diyor; “Kürt Sorunu” diyor “Demokrasi sorunu” diye bastırıyor. Gerek Kıbrıs konusunda gerek diğer konularda uzun zamandır takındığımız tavır “ödevimizi yaparız efendim” anlayışından ileri gitmedi. Bu tavrı takındığınız takdirde, ne kadar haklı olsanız, davayı baştan kaybetmeye mahkum olduğumuzu Arap Baharında, Irak’da, Cezayir’de, kısa süre önce yaşadığımız referandumda, Rum Kesiminin AB’ye katılmasına onay verdiğimiz Gümrük Birliği anlaşmasında  görmedik mi sizce? Bizlere, “insan hakları” dersi verme yarışında olanlar nedense, Avrupa’nın önce Bosna'da, Cezayir'de, Kosova'da yaptırdığı katliamları görmeleri gerekmez mi? Batı ülkeleri, sözde “Ermeni Soykırımı”nı değil, Ermenilerin Azerbaycan/Karabağ'da daha yeni yaptıkları gerçek soykırımı gündeme getirmeli değiller mi? Suriye’de 5 yıldır devam eden durumu hangi evrensel değerlerle açıklayabiliriz. Neden en fakir ülkeler Avrupa’nın ve Amerika’nın en çok sömürdüğü ülkeler? İnsan hakları, demokrasi, özgürlük kavramları evrensel değerlerdir. Herhangi bir coğrafya’ya, ülkeye ait değillerdir. Orta Çağ sonunda bu Avrupa'ya, bu kara cahil, yobaz, temizlikten haberleri olmayan, vebadan kırılan perişan Avrupa'ya bilimleri öğreten kimdi bakmak gerek. Bunları söylerken herhangi bir ırkçılık anlayışına sahip değilim. Tam tersine asıl amacım ne oldu da böyle oldu? sorusuna cevap bulmak. Bu belki de bugünlerde yaşadığımız tüm sorunların, ayrışmaların temellerini bize gösterebilir. Biz “Türk milleti” dediğimiz zaman biyolojik değil, “kültürel genler”den bahsediyoruz. Güzel adamızda kim bu kültürel genlerden geldiğimizi inkar edebilir ki? Osmanlı’nın fethi öncesi Kıbrıs adası, Lüzinyan ve Venediklilerin egemenliğindedir. 16. Yüzyılda Akdeniz’de kurulmaya başlayan Türk egemenliği, Kıbrıs’ın Osmanlıların eline geçmesiyle taçlanmıştır. 1571 yılında, II. Selim döneminde, Ada Türk egemenliğine girmiş ve bu egemenlik 307 yıl sürmüştür. Kısacası Türkler Ada’yı Ortodoks Rumlardan değil, Katolik Venediklilerden almıştır.    

   Adamız diyerek aslında vurguyu paylaştığımız ortak kadere yapmak istiyorum. Kıbrıs tarihinin hem siyasî hem kültürel açıdan kırılma noktası 19. yüzyılda İngiltere’yle yapılan anlaşmalar ve geçici yönetim devridir. 1949 da basında çıkan “her halde uzak olmayan bir günde Kıbrıs işinin belki de milletlerarası bir mesele olması ihtimali kuvvetlidir.” haberi aslında yaşadığımız bölünmüşlüklerin nedenini bize göstermiyor mu? Halbuki Ada’daki Rumlar da bağımsızlığını zaten Osmanlı’dan almıştır. Zira Osmanlı, Ada’yı, Halil İnalcık Hoca’nın da aktardığı gibi, Katolik Venediklilerden almış ve Ortodokslara vermiştir. Peki nasıl oldu da bu kadar bölündük, ayrıştık? hem ada da, hem de kendi içimizde? Şimdi burada kimseye haddime olmayan bir tarih dersi vermek niyetinde değilim. Bu satırları yazma sebebim de bu adaya, bu adanın insanlarına olan sevgimden ötürüdür. Tıpkı Fazıl Küçük’ün 1962 de dediği gibi; “Kıbrıs’ın hayalperestlere değil, hakikati görenlere ihtiyacı vardır” sözünde olduğu gibi hakikat peşindeyim. Bu hakikati arama ihtiyacı bize şu anda ihtiyaç duyduğumuz hoşgörüyü de getirir belki!! Sokrates’e göre, hoşgörü hakikatin peşinde olmakla ilgilidir. Bir başka kişinin bakış açısından görmekle ilgilidir. Basitçe açıklayacak olursak, hoşgörü “aynı fikirde olmama konusunda aynı fikirde olmak.” anlamına gelmektedir. Ne düşüneceğimiz ya da nasıl davranacağımız konusunda hepimiz aynı fikirde değiliz. Dolayısıyla hoşgörülü olmaya çalışmak farklılık ve anlaşmazlıklarımızın kabulü anlamına gelmektedir. Birbirimizi yok etmek yerine bu farklılıklara rağmen bir arada bu Ada’da var olma kararının sonucudur. Bizleri bölmek isteyenleri aslında daha iyi görmeliyiz bu hakikat arayışı yolculuğumuzda. Bakın sözde bizim bu ayrımımızı birleştirmek isteyen, özgür, demokratik ülkelere ve yaptıklarına belki buradadır cevap ne dersiniz? Avrupa ve Amerika’nın ürettiği en çok şeyin silah olması sizce de garip değil mi? Peki bu silahlar ne için nereye satılıyor? İçinde olduğumuz seçim sürecinde bu soruların sizleri de beni rahatsız ettiği kadar edebilmesi için bu satırları yazıyorum.

   Bende sizler kadar bu adaya, insanına inanıyorum, bende kızımın hakkettiği bir geleceğe sahip olmasını istiyorum. Türk-Rum, Müslüman-Hıristiyan ibaresi vurulmadan hepimizin bu ada özgürce, insanca yaşamaya hakkı olduğuna inanmak istiyorum. Her ne kadar bu seçimin bunla ne ilgisi var deseniz de aslında yapacağınız her seçimin bu değer yargıları ve geçmişinizle ilgili olduğunu unutmamanız gerekir. Ortada Denktaş’ın dediği gibi bir dava gerçekten vardır. Sözlerimi uzatmadan belki yazımı birazda bilinçli olarak havada bırakarak onun sözleri ile bitirmek yerinde olacak ; “Dava diyorduk, davamız diyorduk!... Bizden sonra gelecek nesillere kalacak olan büyük dava!.. Bu sanırım bize kaldı böyle devam edersek çocuklarımıza da kalacak. Varlığımızı, özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı ve tarihten gelen haklarımızı koruyacağımız bir dava.

YORUM EKLE

banner75