Dilin tanımı, önemi ve dünya dillerinin doğuşu

Dilin tanımı

   İnsan, duyan ve düşünen, düşüncelerini de başkaları ile paylaşmak isteyen bir varlıktır. Dil ise, insanların duygu ve düşüncelerini bildirmek için söz veya gereçlerle yaptıkları anlaşmadır. Ayrıca dil, bir anda düşünemeyeceğimiz kadar çok yönlü, değişik açılardan bakınca çeşitli nitelikleri beliren, kimi sırlarını bugün bile çözemediğimiz büyülü bir varlıktır.

   İnsan açısından bakınca, insanın dünyadaki yerini ve değerini belirleyen dildir. Konuşma yeteneği, dolayısıyla dil, insanı insan yapan yeteneklerin başında gelir. Dil, insanın duygularını, düşüncelerini, isteklerini bütün incelikleriyle açığa vurmasına, yaşamını sürdürebilmesine olanak sağlar. Bir an düşünecek olursak, dil olmadan bir ince duyguyu, bir şiiri, önemli bir olayı, bir buluşu ya da bir anımızı nasıl anlatabilir, nasıl kağıda dökebiliriz? Yüzyıllar boyu bilimde, teknikte elde edilen gelişmeleri günümüzde başkalarına, gelecekte de sonraki kuşaklara nasıl aktarabiliriz? Dolayısıyla dil, akla bin bir soru getiren, insanın bin bir sorunu kurcalamasına yol açan, sırlarla dolu bir varlıktır.

   Düşünme kavramı dille birlikte vardır. Bu nedenle ulusu oluşturan bireylerin dil yeteneği ne ölçüde yükselirse, o ulus kültürel yönden o ölçüde yükselir. Genel anlamıyla dilin tanımını yapacak olursak dil, düşüncelerimizi  anlatmaya yarayan bir işaretler sistemidir diyebiliriz. Buradaki “işaret” sözcüğü, insanlar arasında görüşmeyi, duygu ve düşüncelerimizi aktarmaya yarayan çeşitli sembollerdir. Örneğin konuşma dilimizdeki sembol ses, yazı dilimizdeki semboller ise harflerdir.

   İnsanlar, belli bir harekete belli bir oluşa saymaca (gerçekten öyle olmadığı halde öyle sayılan) bir değer ve anlam vermek konusunda anlaşabilirler. İşte sistemleştirilen bu semboller, görüşme ve haberleşme amacıyla kullanıldığı zaman, bir “saymaca dil” meydana gelir. Örneğin mimikler, jestler (el, kol işaretleri), bakış tarzları, beniz değişmeleri (yüzün kızarması gibi), izcilerin kullandıkları bayrak işaretleri, trafik ışıkları ve levhaları ile saymaca diller oluşur. Bugün bu dillerle, semiyoloji (işaret bilimi) denen bilim dalı uğraşmaktadır.

   Ancak biz, bugün güncel yaşamda en çok kullandığımız konuşma dili ile yazı dili üzerinde duracağız.

Konuşma dili

   Konuşma dilinin bilimsel olarak tam bir tanımını şu şekilde yapabiliriz: “İnsan tarihinin herhangi bir çağında, belli bir topluluğun içinde kamunun kullanmasıyla evrim geçirerek saymaca değer kazanmış ve tanınabilir bir duruma gelmiş, sistemlere göre düzenlenip telaffuz edilen, boğumlu seslerden oluşan bir anlatım ve anlaşma aracıdır”. Konuşma dili güncel yaşamda kullanılan doğal bir dildir. Konuşurken genellikle dil kurallarına pek uyulmaz. Konuşma dili bir ulusun, bir dil birliğinin, dili yazıyla ilişkili olmayan ve çeşitli söyleyiş özellikleri taşıyan yönüdür. Tonlama, vurgulama ve benzeri yazıda gösterilmeyen başka boyutlarıyla konuşma dili, yazı dilinden çok daha geniş bir dizgedir. Konuşma dillerinin izlenmesi, özellikle son dönemlerde ağız özelliklerini saptayan metinler sayesinde mümkün olmaktadır.

Yazı dili

   Yazı dili ise, konuşulan ortak dilin sanat eserlerinde yazılması sonucu ortaya çıkan uygarlık dilidir. Bu dil, bir dilsel toplulukta bölgeler üstü anlaşma dili olarak tanınıp benimsenen ve kurumlaşan dildir. Örneğin Türkiye Türkçesinin yazı dilinin temeli İstanbul Ağzına dayanmaktadır. Yazı dilinin geleneği ve kendine özgü kuralları vardır. Resmi demeçler, çeşitli alanlar içeren meslek konuşmaları, basın organları; kısaca tüm devlet kuruluşları, kurumlar ve kitle iletişimi, hem yazılan hem de konuşulan biçimleriyle yazılı dilin en sık kullanıldığı alanlardır. Yazı dilinde, dilin asırlar içinde akıp gelen yapısını ve dil tarihini görmek mümkündür. Türkçe MS 8. Yüzyıldan bugüne değin çeşitli yazı dilleri ile temsil edilmiştir. İlk yazı dili Göktürkçedir. Göktürkçenin yerini Uygurca, Uygurcanın yerini ise, Karahanlı Türkçesi almıştır. 10. ve 13. Yüzyıllar arasında Türkçe üç yazı dili ile temsil edilmeye başlamıştır. Bugün Türkçenin yirmiden fazla yazı dili, sayısız diyalekti bulunmaktadır. Yazı dili içinde teknik, sanat, bilim gibi alanlarla ilgili sözcüklerden oluşan dile ise, “terim dili” adı verilir.

Dilin önemi

   Haberleşme, bildirişme açısından bakacak olursak dünyadaki bildirişme dizgelerinin en gelişmişi, en ergini olarak karşımıza insan dili çıkar. Toplum açısından, toplumbilimci gözüyle bakınca dil, yine en başta anılması gereken bir kurumdur. Dil olmadan insanların birlikte yaşamaları, anlaşabilmeleri, dolayısıyla bir toplumu oluşturmaları söz konusu olamayacağından, dil bu açıdan da önemlidir. Bir toplumu ulus yapan bağların en güçlüsü, dildir. Bireyleri ulusuna, yurduna sıkı sıkıya bağlar; kuşaktan kuşağa aktarılarak gelen dil, bireyi geçmişle gelecek arasındaki zincirin bir halkası durumuna getirir.

   Bir toplumun pek çok özellikleri, yaşayışı, gelenekleri, dünya görüşü, yaşam felsefesi, inançları, bilim, teknik ve sanata katkıları o toplumun diline yansır; o toplumun dilinden izlenebilir. Kısacası söylenecek olursa dil, aynı zamanda her yönüyle bir kültürün de aynasıdır; insanın ve uygarlığın en önemli belirtisi ve aracı, dilidir. İster tek tek dilleri ele alalım, isterse bütün dilleri ortak nitelikleriyle ve karşılaştırmalı olarak inceleme yolunu tutalım, dil her açıdan önem taşır; önümüze değişik sorunlar serer.

   Dillerin kendilerine özgü yasaları, eğilimleri, sorunları olduğu gibi, bütün dilleri kapsayan ortak yasalar, eğilimler ve sorunlar da vardır. İşte dil dediğimiz bu çok yönlü varlığı inceleyen, özellikle onun başlıca sorunlarına eğilen bilime dilbilim adını veriyoruz. Bugün, araştırma alanları arasındaki sıkı ilişkiler ve gelişmeler dolayısıyla dilbilim, günümüzde farklı alanların uzmanlarının tek tek ya da ortaklaşa çalışmalarla konularına eğildikleri çok geniş çerçeveli bir bilim durumuna girmiştir. Düşünür, ruhbilimci, toplumbilimci, mantıkçı, matematikçi, fizikçi gibi araştırıcılar, dilbilimin sorunlarını kimi zaman ayrı ayrı, kimi zaman da işbirliğiyle derinliğine incelemektedirler. Çünkü dil günümüzde, her alanın önde gelen sorunlarından biri olarak görülmektedir.

Dillerin doğuşu

   Dilbilimle dil konusuyla ilgili olalım olmayalım, hemen hepimiz zaman zaman kendi kendimize: “Acaba dil nasıl doğmuştur, dünyada en eski dil hangisidir?” diye sormuşuzdur. Çok eskiden beri, pek çok kimsenin zihnini kurcalayan ve günümüze gelinceye kadar birçok araştırmacının üzerinde çaba harcadığı dilin doğuşu sorununun değişik yönleri, aydınlatılması gereken noktaları vardır. Örneğin, acaba konuşan ilk insan ne zaman yaşamıştır?. İlk konuşmalar ne biçimde gerçekleşmiş, anlaşma nasıl bir dille sağlanmıştır?. Ya da diller tek bir kaynaktan mı, yoksa farklı kaynaklardan mı türemiştir?... gibi birbirleriyle ilgili olan bu sorunların, bugün aydınlatılabildiğini söyleyecek durumda değiliz.

   Birçok dilbilimci ve filozoflar, bu meraklı ve güç konuları incelemeye çalışmışlar; ancak kesin bir yargıya varamadıkları için konu ile ilgili türlü kuramlar ileri sürmüşlerdir. Bizce dillerin doğuşu konusunda bir kanıya varabilmek için imgeleme ve tasarlama yoluyla en eski çağlara, ilk insanlara dek gitmek gerekir. İlk insanlar (anthropoide) önceleri sadece içgüdüleri ile hareket eden öteki varlıklar gibiydi. Anlaşmaları da onlardan farklı değildi. Bilim adamlarına göre, ilk insan sesleri de önceleri tıpkı hayvan sesi gibi içgüdüye bağlıyken daha sonra isteyerek kullanılan bir anlatım aracı olmuştur. Hayvanlarınkine benzeyen bu sesler, önceleri sadece bağırtıdan başka bir şey değilken sonradan bu perdeli sesler, insanoğlunda boğumlu sesler haline dönüşmüştür. İşte hayvan sesiyle insan sesini ayıran da bu boğumlanmadır. Hayvanlarda sesler boğumlanmadan, perdeli ses halinde çıkar; oysa konuşma sesi boğumludur. Hayvanla insan arasındaki en önemli ayrılık da budur.

   Burasını özellikle belirtmek gereklidir ki konumuzun kesinlikle açıklığa kavuşmasını güçleştiren, hatta bunu zaman zaman olanak dışı bir duruma getiren gerçeklerden biri de yazının ve elimizdeki en eski yazılı belgelerin, çok yeni bir evreye ait olmasıdır. Örneğin, en eski belgeler sayılan Sümercenin yazılı metinleri, bundan ancak 5500 yıl öncesine kadar uzamakta, Türkçenin en eski yazılı ürünleri ancak İ.S. yedi ve sekizinci yüzyıla kadar gitmektedir. Halbuki yapılan en son araştırmalar, ilk insanların bundan bir milyon yıl kadar önce yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Gerçekten, ilk konuşmaların nasıl gerçekleştiği, anlaşmanın nasıl bir dille sağlandığı, dilin nasıl doğduğu sorunları üzerinde günümüze değin yerli yersiz pek çok tartışma yapılmış, birçok varsayımlar ileri sürülmüştür.

   Dilin doğuşunu aydınlatmaya çalışan çeşitli varsayımlar ve görüşlere kısaca değinelim.

Yansımaları temel alan görüş

   Hangi dili ele alırsak alalım, doğadaki sesleri yansıtmaya taklit etmeye yönelen öğelere rastlarız. Bu öğeler insan ve ses bağırmalarıyla, kükreme havlama gibi hayvan seslerini yansıttıkları gibi, ses çıkaran her türlü varlığın seslerini vermeye de yönelirler. Türkçemizdeki miyavlamak, havlamak, böğürmek, melemek, kükremek, gıdaklamak gibi hayvan seslerini gösteren eylemlere eğilirsek bunların temelde belli seslerin taklidine dayandığı, sonradan dilin belli kalıplarına dökülerek eylemleştiğini görürüz. Üflemek, hohlamak, horlamak, inlemek gibi insan seslerini gösteren eylemlerde de durum aynıdır. Sözvarlığı içindeki öteki öğelerden birçoğu da yine bir belli sesin betimlenmesinden ortaya çıkmıştır: takır tukur, takırtı, çatırtı, şırıldamak, gümbürdemek, gümbürtü, çatır çutur öğeleri bunların yalnızca birkaç örneğidir.

   Bu yansıma sözcüklerden bir kısmı, ufak tefek ses değişmeleriyle birçok dillerde görülmektedir: Türkçedeki guguk kuşuna İngilizcede cuckoo, Fransızcada coucou, eski Yunancada kokkyx, Sanskritçede kokila, Latincede ise coculus denir. Ayrıca Karga sözcüğünün, çeşitli dillerdeki söylenişi de araştırmaya değer: Türkçedeki karga sözcüğü, Arapçada gurap, Sanskritçede karava, Latincede carvus, eski Rumcada korone, eski yüksek Almancada ise kraban şeklinde söylenir. Etimoloji incelemeleri, daha birçok sözcüklerin de yansımadan doğduğunu gösterir.

Ünlemleri temel alan görüş

   Duyulan bir acının, bir heyecanın etkisiyle ağızdan çıkıveren “a!, o!, ah!, oh!, hey!” gibi asıl ünlemlerin, az çok değişmelerle birçok dillerde bulunuşu, bu sözcükleri en eski kaynaklara bağlamaktadır. İşte bu nedenle kimi bilginler de dilin doğuşunu ünlemlere dayatmış, insanların çeşitli olaylar karşısında ruh ve bedenle ilgili duygularının etkisiyle çıkardıkları ünlemlerin sonradan sözcüklere dönüştüğünü, çeşitli kavramları karşıladığını ileri sürmüşlerdir.

   Tıpkı yansıma sözcükler gibi, ünlemlerin de her dilin sözvarlığında yerleşmeleri olağandır. Örneğin dilimizdeki oflamak, inlemek gibi eylemleri bu türden sayabiliriz. Ancak bu öğelerin sayısının çok az olması, dilin doğuşunu bunlara bağlamanın da yerinde olmadığına tanıktır.

   Dilin kökeni konusunda daha birçok varsayımlar, görüşler vardır. Bunlar arasında, dille müziğin aynı kaynaktan çıktığını ileri sürenlere, sözcüklerin sesleriyle anlamları arasında ilişki bulunduğu görüşünü benimseyenlere de rastlanır. Bu kuram ve görüşlerden her birinin hiç değilse birer parça gerçek payı taşıdığı kuşkusuzdur. Her ne kadar, dilde ses taklidi öğelerin sayısı fazla değilse de sözvarlığının bir bölümünün bu yolla meydana geldiği benimsenen bir gerçektir. Buna (küçük sayıda olmakla birlikte) ünlemlere dayanan öğeleri de katabiliriz.

YORUM EKLE

banner107

banner75

banner108