Zehri tıpta kullanılıyor ama insanlar acımasızca öldürüyor

banner37

UKÜ akademisyeni, Kıbrıs Yaban Hayat Araştırma Enstitüsü Bilim Kurulu Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazım Kaşot’la, yaban hayatı ve biyoçeşitlilikle ilgili bilinmeyenleri konuştuk (3)

banner87
Zehri tıpta kullanılıyor ama  insanlar acımasızca öldürüyor
banner90
banner8

Yılanlar, fare popülasyonunun birincil dengeleyicisi olarak biliniyor… Yılan zehri ise, Alzheimer gibi sinir sistemi kökenli birçok hastalığın tedavisinde kullanılıyor

Zehri tıpta kullanılıyor ama

insanlar acımasızca öldürüyor

ZEHRİ İNSANLARIN FAYDASINA KULLANILIYOR… UKÜ akademisyeni, Kıbrıs Yaban Hayat Araştırma Enstitüsü Bilim Kurulu Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazım Kaşot, “Bir gün, öldürdüğümüz zehirli yılanların zehrine muhtaç olabileceğinizi hiç düşündünüz mü?” diye sordu. Günümüzde tıp camiasının, özellikle Alzheimer gibi sinir sistemi kökenli birçok hastalığın tedavisinde yılan zehrinden yararlandığını vurgulayan Kaşot, insanların faydasına zehirleri kullanılan bu yılanların ne yazık ki yine insanlar tarafından acımasızca yok edildiğini söyledi.

“BİR YILAN, YÜZLERCE FARE DEMEK”… Nazım Kaşot, fare popülasyonunun birincil dengeleyicisinin yılanlar olduğunu ifade etti. Yılanların, fareleri avladığına dikkat çeken Kaşot, “Öldürülen her yılan, yüzlerce fare demek” dedi. Kaşot, Kuzey Kıbrıs’ta bulunan yılanlar arasında sadece üç türün zehir taşıdığını fakat zehri insan için tehlikeli tek türün ‘batsalli, sağır yılan, koca engerek ve gufi’ adıyla bilinen yılan olduğunu söyleyerek Kıbrıs’ta bu yılanın ısırmasıyla sadece bir kişinin hayatını kaybettiğini ifade etti.

Ali ÇATAL

   Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi (UKÜ) akademisyeni, Kıbrıs Yaban Hayat Araştırma Enstitüsü Bilim Kurulu Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazım Kaşot, yılanların genel özellikleri ve çevreyle ilişkileri üzerine bilinmeyenleri ve ‘doğru bilinen yanlışları’ anlattı.

   “Yılanların boyları, 10 santimetre ile 12 metre arasında değişebilir. En büyük yılan,‘su boası’ olarak bilinen anakondadır. Genel olarak yumurta bırakarak ürerler. Bazı türlerde yumurtalar, vücut içinde açılarak, canlı doğum yapıyorlarmış gibi görünebilir. Yılanlar, deri değişimi yaparak büyür. Deri değişimi sırasında yılanların gözleri matlaşır” diyen Kaşot, yılanların bacaklarının olmadığını fakat boa yılanı gibi kökeni çok eskilere dayanan bazı yılanlarda arka bacak kalıntısına rastlandığını söyledi.

   Yılanlarda alt çenenin iki yarımında bulunan kemiklerin ön tarafta birbirleriyle kaynaşmadığını belirten Kaşot, bu kemikler arasında oldukça esnek bir dokunun bulunduğunu, yılan öldüğünde bu kısmın çürüyerek kaybolduğunu ve alt çene kemiklerinin de birbirinden ayrıldığını söyledi. Kaşot, bilgilendirmesine şu ifadelerle devam etti:

   “Yılanların vücudu uzun ve silindir şeklindedir. Sol akciğerleri körelmiş ve sağ akciğerleri de kuyruğa kadar uzanır. Ayrıca sağ akciğerin ucunda da hava kesesi bulunur. Bu sayede yılanlar, avlarını yutarken boğulmaz. Göz kapakları ve kulak delikleri yoktur. Kısacası, sesi duymaz ama topraktaki titreşimlere oldukça hassastır.

Yılanların göğüs kemiği, göğüs kemeri ve kuyruk bölgelerinde de kaburgaları bulunmaz. Dilleri uzun ve çatallıdır. Dilin temel görevi koku almaya yardımcı olmaktır. Yılanlarda başın uç kısmında yarıklar bulunur. Yılan ağzını açmadan dilini buradan çıkarır ve havadaki partiküller dile yapışır. Daha sonra dillerini ağız tavanında bulunan iki delikli Jacopson organına sokarak kokuyu algılar”.

“Yılandan hep korktuk”

   Yılanların “doğanın garipleri” olduğunu söyleyen Kaşot, insanın tarih boyunca yılanlardan korktuğunu çünkü bu türe yönelik bilgisinin çok sınırlı olduğunu belirtti.

   “İnsan, kendi evrimi boyunca yılandan hep korktu. Başka hiçbir tür, böylesi bir katledilme baskısı altında değil” şeklinde konuşan Kaşot, yılan popülasyonunun, kalıtsal aktarılan korku nedeniyle yüzyıllardır baskılandığını aktardı.

   Fare ve sıçan popülasyonunun birincil dengeleyicisinin, genel kanının aksine, kediler değil; yılan ve baykuşlar olduğunu da kaydeden Kaşot, “Öldürülen her yılan, yüzlerce fare ve sıçan demek zira fareler, çok kısa sürede inanılmaz sayıda çoğalabilir” dedi. Kaşot, kara yılan gibi türlerin, kemirgenlerin yanı sıra zehirli yılanların da nüfusunun dengede tutulmasını sağladığı bilgisini paylaştı.

   Yılanın, bulunduğu ekosistemdeki fare ve kurbağa gibi türleri besin olarak kullandığını, böylelikle fare ve kurbağa popülasyonlarının aşırı artışını engellediğini söyleyen Kaşot, bunun sonucundaysa fare ve kurbağalarla aynı besini paylaşan diğer hayvanların da bu besinlerden yararlanmasına olanak verildiğini aktardı.

   Bir farenin, bir defada ‘en az dört tanesi dişi olmak üzere’ dokuz yavru doğurduğunu ve bu yavruların da henüz bir aylık olduklarında yavrulayabildiğini söyleyen Kaşot, “Bu yavruların da her birinden ve yine en az dördü dişi olmak üzere tekrar dokuzar yavru doğduğunu düşündüğümüzde, ikinci ayda en az 46, yavruların tamamının dişi olma ihtimalini hesaba kattığımızdaysa 91 faremiz olur” dedi. Kaşot, bu mantık dahilinde ‘bir yılda doğacak fare sayısı’ hesaplandığında, durumun vahametinin kavranabileceğini belirtti.

“Zehrine muhtaç kalabilirsiniz”

   Yılanların, doğadaki besin zincirlerinin devamlılığını sağladığını, tabiattaki her canlının ‘ekolojik nişi’ yani bir görevi bulunduğunu belirten Kaşot, “Bu nedenle, yılanlar da diğer canlılar gibi ekosistemin işleyişi için olmazsa olmaz canlılardır. Besin zincirinde yılanların kaybolması, yoğun olarak beslendikleri fare ve sıçan popülasyonlarının aşırı artışına neden olacak ve ekosistemin işleyişini bozacaktır. Bu nedenle yılanları öldürmek yerine onlar hakkında bilgi sahibi olarak, çevremizi de onlar hakkında bilgilendirip, bilinçlendirmemiz gerekmektedir” şeklinde konuştu.

   “Bir gün, öldürdüğümüz zehirli yılanların zehrine muhtaç olabileceğinizi hiç düşündünüz mü?” diye soran Kaşot, günümüzde tıp camiasının, alzheimer gibi sinir sistemi kökenli birçok hastalığın tedavisinde yılan zehrinden yararlandığını söyledi.

   İnsanların faydasına kullanılan zehirli yılanlar, ne yazık ki insanlar tarafından acımasızca yok edildiğini söyleyen Kaşot, yılanların durduk yere öldürülmesi nedeniyle birçok tarım zararlısının popülasyonunda ciddi artışlar meydana geldiğini ve bu nedenle, elde edilen ürün verimliliğinin de azaldığını aktardı. Yılanların tarıma bu denli faydaları varken, çiftçilerin ‘vazgeçilmez dostları’ olmaları gerektiğini de belirten Kaşot, bu canlının sıklıkla çiftçiler tarafından acımasızca öldürülmesinin de ‘ironik’ olduğunu vurguladı.

Morfolojik özellikleri

   Zehirli ve zehirsiz yılanların morfolojik özelliklerine de değinen Kaşot, zehirli türlerin ‘alacakaranlıkta ve gece aktif olduğunu, baş kısımlarının üçgen şekil aldığını, ağır hareket ettiğini, uzunluğa nazaran fark edilir oranda kalın bir vücuda sahip olduğunu, kuyruk kısımlarının kısa ve küt olduğunu, bazı türlerin başında çıkıntı bulunduğunu ve göz bebeklerinin de dikey konumlandığını söyledi.

   Kaşot, istisna olarak, kedi gözlü ve çukur başlı yılanların bu özelliklere sahip olmadıkları halde ‘yarı zehirli’ olarak kategorize edildiğini de belirtti.

   Zehirsiz yılanların en belirgin özelliğinin ise oldukça uzun bir vücut olduğunu söyleyen Kaşot, “Başın üst kısmındaki pul sayısı az ve geniştir. Göz bebekleri yuvarlaktır ve baş bölümünde de herhangi bir çıkıntı yoktur” şeklinde konuştu ve yılanları tanıma konusunda bu bilgilerin rehber edinilebileceğini belirtti.

Dokuz türün üçü zehirli

   Kuzey Kıbrıs’ta, literatüre göre farklı dokuz yılan türü bulunduğu bilgisini veren Kaşot, bunların ince yılan veya ok yılanı adıyla anılan platyceps najadum, su yılanı diye bilinen natrix tessellata ve uysal yılan adıyla bilinen eirenis levantinus/eirenis modestus türlerinin varlığının şüpheli olduğunu; kör yılan diye anılan typhlops vermicularis ve sikkeli yılan adıyla anılan hemorrhois nummifer’in hiçbir zehrinin bulunmadığını ve yine zehirsiz türlerden dolichophis jugularis bilimsel adlı kara yılanın ise alt tür olarak endemik yani ‘ülkeye özgü’ bir çeşit olduğunu söyledi.

   Halk arasında çukur başlı yılan veya sarı yılan denilen malpolon insignitus ile kedi gözlü yılan adıyla bilinen telescopus fallax cypriaca türlerinin zehrinin ise insan için tehdit oluşturmadığını kaydeden Kaşot, Kuzey Kıbrıs’ta, zehri insan için tehlikeli tek türün ise batsalli, sağır yılan, koca engerek ve gufi adıyla bilinen macrovipera lebetina lebetina olduğunu; lakin Kıbrıs’ta bu yılanın ısırması nedeniyle hayatını kaybettiği, 1957 tarihli kayıtlara geçen tek kişinin bulunduğu gerçeğini de vurguladı.

   Söz konusu dönemin şartları düşünüldüğünde, böylesi bir durumun çok da şaşırtıcı olmadığını belirten Kaşot, “İnsan için tehlikeli tek türümüzde zehir dişleri, çenenin hemen önünde konumlandığından, bu yılan insanın herhangi bir yerini kolaylıkla ısırıp zehrini aktarabilir. Zehir, hemolitik bir etkiye sahip olduğundan, kan hücrelerini parçalayarak, dokularda nekrozlara neden olur” dedi.

“Dikkatli olmanız yeterli”

   Normal koşullarda insana herhangi bir zararı olmayan bu yılanın, zehirli olması nedeniyle hareketsiz kaldığını ve diğer yılanların aksine, zehrine güvendiğinden kaçmak yerine beklediğini söyleyen Kaşot, şöyle devam etti:

   “Zehir, yılanı düşmanlarından koruyan bir savunma mekanizmasıdır. Aynı zamanda, hayvanın avlanmasına da yardımcı olur. Gufi, sahip olduğu zehir nedeniyle herhangi bir tehdit hissettiği zaman olduğu yerde kalır ve tehdit unsurunun kendine yaklaşmasını bekler. Tehdit unsurunun üzerine hareket etmesiyle de saldırır”.

   Kuzey Kıbrıs’ta meydana gelen engerek ısırılmalarının neredeyse tamamının, hayvanı görmeyerek üzerine basma sonucu gerçekleştiğini de söyleyen Kaşot, “İnsanlar, doğada tam bir kamuflaj ustası olan bu türü fark etmeyerek üzerine basar. Bu durumu bir tehdit ve saldırı olarak algılayan yılan da kendini savunmak amacıyla üzerine basan kişiyi ısırır. Yani gündüzleri aktif olsa da gece avlanan bu yılan, kimseye zarar vermeye çalışmaz. Özellikle geceleri doğaya çıkmak gerekiyorsa, dikkatli olmanız yeterlidir” uyarısında bulundu.

Doğru bilinen yanlışlar

   Yılanlar hakkında ‘doğru bildiğimiz yanlışlara’ da değinen Kaşot, bu hataları şöyle sıraladı:

   • Yılanlar sokmaz, ısırır. İğnesi olan canlılar sokarken, dişleri olan canlılar ise ısırır. Örneğin, arı sokar ama yılan ısırır.

   • ‘Yılanlar dilleri ile sokar’ ifadesi yanlış bir inanıştır. Yılanlar, dillerini koku almada kullanır.

   •Yılanlar, öç almaz. Bir yılan öldürüldüğünde, arkasından öç almak için başka bir yılan gelmez. Üreme zamanı dişi yılanlar, toprağa bir koku bırakır. Eğer öldürülen yılan dişi ise erkek yılan, onun kokusunu takip ederek yılanın götürüldüğü yere gelebilir ama bu durumun, öç almayla hiçbir alakası yoktur.

   • Yılanların ‘dünyanın en korkunç yaratıkları’ olarak düşünülmesinin tek nedeni, insanların yılanlar hakkında çok az bilgi sahibi olmasıdır. Unutulmamalıdır ki insan, bilmediği şeylerden korkar.

   • Gördüğümüz her yılan zehirli değildir.

   • Yılanlar, bizi gördükleri anda kaçmaya çalışır. Kısacası onlar,‘bizlerin onlardan korktuğumuzdan çok daha fazla’ bizlerden korkar.

   • Yılan oynatan Hintliler, aslında kavalın sesiyle yılanı hareket ettirmez. Yılan, oynatıcının kavalı çalarken yaptığı hareketleri takip eder. Bu durum da yılanın müzikle dans ettiğini düşündürür.

   • Kuzey Kıbrıs’ta, insan gördüğü zaman olduğu yerden ayrılmayan tek yılan engerektir ve bu yılan da rahatsız edilmediği ve üzerine basılmadığı takdirde ısırmaz.

   • Gufinin, silahla ateş eden avcılardan veya bağırıp çağıran insanlardan kaçmaması, sağır olmasından değil; kamuflaj konusunda çok başarılı olmasından ve güçlü zehrine duyduğu güvenden kaynaklanır.

“Öldürmeyin, bizi arayın”

   Kuzey Kıbrıs’ta eve yılan girmesi durumunda, kâr amacı gütmeyen Taşkent Doğa Parkı bünyesinde faaliyet gösteren Yaban Hayat Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi tarafından verilen hizmete de değinen Kaşot, çağrı yaptı:  

   “Yılanlar, evden alınıp doğaya geri salınıyor. Bu yolla, eve giren yılanların öldürülmesinin önüne ‘bir nebze de olsa’ geçildi. Bu hizmetten yedi gün ve 24 saat yararlanılabilir. Evinize yılan girdiğinde, lütfen onu öldürmeyin; 1190’ı ücretsiz arayın, davetsiz misafirinizi gelip alalım”.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner75