Doğal gaz mücadelesinin başarısı üniversitelerin ayakta durmasından geçer!

Türkiye’de bir zamanlar yaşlı gazeteciler genç meslektaşlarına “Bir gazeteyi batırmak istiyorsan üç gün üst üste Kıbrıs manşeti at” derlermiş. Türkiye’de kime sorsanız Kıbrıs deyince akan sular durur… Herkesin mutlaka bir fikri vardır, Kıbrıs en büyük “Millî Dava”dır ama iş Kıbrıs konusunda okumaya yazmaya gelince, sıradan okuyuculardan en mürekkep yalamış münevverlere dek herkes amiyane tabirle “arazi olmayı” seçerler.

 

Kıbrıs meselesinin adı değişti!...

 

Bugünlerde Kıbrıs sorunun adı değişti. Artık bir gazeteyi batırmanıza sebep olmasa da bir köşe yazısını okutmamak istiyorsanız kullanmanız gereken kelime belli: Doğal gaz. İçinde bolca parsel, kıta sahanlığı gibi teknik terimlerin geçtiği ve ana teması “Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon yatakları ve bunun yarattığı gerilim” olan bir yazıyı okumak (emin olun aynı şekilde yazmak da) epey can sıkıcı.

Fakat konu ciddi ve ne kadar ilgilenmesek de yakın gelecekte yaşanabilecekler canımızı çok daha fazla sıkabilecek cinsten. O yüzden sayfayı hemen çevirip geçmeyin de şimdi olabildiğince farklı bir okuma yaparak, bir anlamda görünmeyenlere veyahut görünenlerin arka planına bakarak duruma hâkim olmaya çalışalım…

Önce bir yakın dönem hafızamızı tazeleyelim hızlıca: Türkiye, Kıbrıs açıklarında Fatih gemisiyle sondaj çalışmalarına yeniden başlıyor. Bununla birlikte Türk deniz gücü de savaş gemileriyle sondaj yapan gemiye bir tür koruma yapıyor.

Bir anlamda Türkiye deniz kuvvetlerine bağlı savaş gemileriyle bu konu aslında bir deniz savaşına da gidebilir mesajını enerji arayışıyla paralel olarak yansıtıyor.

Karşı cenahta hem ABD hem de AB bu arayışlara son verilmesi çağrısı yapıyor. Türkiye’den gelen resmî açıklamalarsa hayli sert.

Kıta sahanlığından kaynaklanan hakların kullanımından geri adım atılmayacağı konusunda Türkiye gayet kararlı. Kuzey Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinde bulunan enerji kaynaklarına ilişkin çalışmalara devam edilecek.

“Kıbrıs Cumhuriyeti” yetkilileri bu duruma karşı Fatih gemisindeki personelle ilgili uluslararası tutuklama çağrısı yapıyor ve konuyu AB platformuna taşıyacaklarını ilan ediyorlar.

 

Doğu Akdeniz’de bölge içi ve dışı aktörlerin konumlanışı…

 

Türkiye’nin hedefi açık. Kuzey Kıbrıs’ın meşru enerji haklarını savunmak ve Doğu Akdeniz’de ulusal limanlarına sıkışıp kalmamak adına hareket ediyor.

Elbette burada bölge ve bölge dışı aktörlerin Türkiye ve Kuzey Kıbrıs karşısında bir blok oluşturduğu da aşikâr. Özellikle bölge içinden İsrail, Mısır, Suriye ve Yunanistan ortak hareket ederken bölge dışından özellikle ABD de bu blokla hareket ediyor.

Diğer tarafta Rusya’da bu denklemde ilk gruba yani bize yakın davranıyor. Ama bu yakınlığı iyi tahlil etmek gerek. Rusya’nın bölge devletlerinin bu enerji arayışlarında söz almaya çalışmasını daha ziyade Doğu Akdeniz’deki stratejik çıkarlarına bağlı bir pozisyon alma çabası olarak görebiliriz.

O yüzden Rusya’nın da Türkiye’nin duruşunun tam arkasında olduğunu söylemek kolay değil…

Burada sorgulamamız gereken unsur; Türkiye’nin Mısır ve Suriye gibi Müslüman iki ülkeyi hangi ihtilaflı çıkarlar sonucu karşı tarafa taşıdığıdır. Bunun üzerinde düşünmek ve bu pozisyonları olası çıkarları da göz önüne alarak rasyonel diplomatik hamlelerle başka bir noktaya taşımak elzem gibi görünüyor. Diğer tarafta İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs ise daha farklı bir düzenlemeyle ele alınabilir.

 

İsrail, Yunanistan ile Kıbrıs Rum tezlerine nasıl yakınlaştı?

 

Yunanistan ve Kıbrıs Rum elitleri elbette İsrail’den çok farklı ulusal, siyasal ve tarihsel nedenlerle bu doğal gaz rekabetinde katı bir tutum sergileyeceklerdir, bunu normal bulmak gerekir.

Yunanistan ve Kıbrıs Rum elitlerinin konuya bakışı daha çok “Kıbrıs’a kim hâkim olacak?’ ana gailesi üzerinden dönüyor.

Kıbrıs’taki hegemonya kavgası 1974 yılından beridir yapılan tüm müzakerelerde Rum liderler tarafından tonları farklı farklı olsa da bu kavramın etrafında şekillendirildi. Şimdilerde siyasi egemenliğin yanına enerji dosyası da eklemlendi.

Bu yüzden bugün tercih edilen güncel pozisyonların kısa sürede değişmesini şahsen bekleyenlerden değilim…

 

Ama şu an karşı kampta yer alan bir diğer bölge devleti olarak İsrail’e ayrıca odaklanmak gerek. İsrail’in 1974-2010 yılları arası Kıbrıs konusunda Türk tezine yakın olduğu ve birçok uluslararası ortamda da bu tutumunu açık biçimde sergilediği biliniyor. Birçok farklı nedenden ötürü İsrail’in pozisyonunu değiştirmesi, eskisinden çok farklı hatta giderek, karşı tarafta kemikleşmesi bile üzerinde düşünmeye değer yanlar taşıyor.

 

Üniversiteler ile Doğal gaz mücadelesinin kopmaz irtibatı…

 

Lakin mesele sadece dışımızda değil. Bir de içeride yaşananlar var. Öncelikle uluslararası arenada gerilimli ve zor bir dönemden geçiliyor olsa da Kuzey Kıbrıs içinde ekonomik ve siyasal şartların da kendi insanını mutlu eden ve gelecek umutlarını karartmayan bir biçimde oluşmasını beklemek herkesin en doğal hakkı.

Ve konuyla ne ilgisi var diyebilirsiniz ama bizi bu doğal gaz restleşmesi kadar tedirgin etmesi gereken bir gidişat daha var.

Bilindiği gibi Kuzey Kıbrıs ilan edildiğinden bu yana yüksek öğretim alanı hem Kıbrıs Türklerinin ekonomik varlığının sürdürülebilirliği hem de uluslararası alanda görünürlük açısından en stratejik noktaya oturmuştu.

Muhtemelen farkında değilsiniz ama, yüksek öğretim için özellikle Türkiye’den gelen öğrenci sayısında son üç yıldan beridir ciddi düşüşler yaşanıyor.

Bu gidişatın önümüzdeki yılda benzer bir eğilimde olacağı ve hatta daha dramatik düzeye gerileyeceği belirtiliyor.

Bunun önlemleri siyasi karar vericiler tarafından şayet kısa zamanda alınmazsa 2000’deki“Banka krizi” benzeri ama bu kez belki de çok daha şiddetlisini yüksek öğretim alanında görmek mümkün olabilir.

Bunun ne gibi sosyolojik kırılmalara ve travmalara yol açabileceğini sanırım anlatmama bile gerek yoktur. Bilindiği gibi 2000-2001 yıllarında KKTC’deki banka krizi bir yıl sonra Kıbrıs Türklerini Annan Planı olarak bilinen bir sürece taşımıştı.

Doğal gaz konusundaki bu ciddi adımlar ortada iken yüksek öğretimde patlayacak bir krizin içerdeki yansımalarını düşünmek bile istemiyorum.

Bugün tüm siyasiler doğal gaz üzerinden yürüyen bu mücadeleye gözlerini çevirmiş durumdalar ama iç tarafta ekonomik yaşam ile kopmaz bir irtibata sahip olan yüksek öğretim alanının sayısal ve nitelik açısından mutlaka korunması gerektiği ve öğrenci sayısındaki olası bir dramatik düşüşün doğal gaz mücadelesini zaafiyete uğratacağı gün gibi açıktır.

Bazen birbiriyle hiç ilgisi olmayan konular beklenmedik bir şekilde birbirlerine etki yapabilirler.

YORUM EKLE