Einstein'ın 64. ölüm yıldönümü

Einstein’ın 72. yaş gününün kutlandığı 1951 yılı, kendi deyişiyle, “şeytanın onu yakında tatile çıkaracağının ilk işaretlerini vermeye başladığı” yıl olmuştur. Bu yıl içinde çekilen ve kendisini hem bir ikon, hem de bir marka haline getiren “dili dışarıda” resminden de anlaşılacağı gibi, bundan böyle bir çeşit “deli özgürlüğü” yaşamaya karar vermiştir. “Artık beni yaralayacak hiç kimse, hiçbir şey yok. Her şey, bir timsahın kıyısında yattığı su gibi yanımdan akıp geçiyor!” diyerek özgürce yaşamaktadır. Çok değer verdiği ünlü Alman Bilim Enstitüsü Max Planck’ın “dış bilim üyesi” olma teklifini, “Artık Almanlarla benim işim olmaz!” diyerek reddetmiş ve Batı Almanya Devlet Başkanı Thedor Heuss’a da, “bilinçli bir Yahudi artık herhangi bir Alman resmi kuruluşuyla çalışmaz!” diyerek Alman bilim camiasıyla ipleri koparmıştır.
   Einstein, ömrünün son yıllarını, 40’lı yılların başından beri Berlin’den tanıdığı son sevgilisi bayanJohanna Fantova ile geçirmiştir. Einstein gibi Almanya’dan Amerika’ya göç eden bayan Fantova, Amerika’da yaptığı kısa bir eğitimden sonra Einstein’ın yardımıyla Princeton Üniversitesi Firestone kütüphanesinde harita küratörü olarak iş bulmuş ve çalışmıştır. 50’li yaşlarda olan Bayan Fantova, Einstein’ın kendisine Amerika’da yeni bir hayat kurmasının karşılığını, 70 yaşını geçmiş olan Einstein’a bakarak geçirmiştir. Fantova o yıllarda günlük tutmuş ve yaşadıklarını muntazam bir şekilde günlüğe kaydetmiştir. Einstein’ın son yıllarını gözler önüne seren ilk elden bir kaynak olarak kabul edilen bayan Fantova’nın yazdıklarından anlaşıldığına göre, ünlü fizikçinin son yılları devamlı bir yakınma ile geçmiştir. Aslında 50’li yılların ilk yarısının sonlarına doğru her şeyden şikayet eder hale gelen Einstien, kemik ağrıları dışında, sık sık, eskisi kadar zinde olmadığını, yemek istemediğini, devamlı midesinin bulandığını, gençliğinden beri kendisini huzursuz eden hazımsızlığın artık çekilmez hale geldiğini, şiddetli karın ağrıları çektiğini ve unutkanlığının da arttığını her dakika gündeme getirir ve ziyaretine gelen herkese anlatır olmuştur. Aslında, artık, başta gazeteciler ve kendisiyle resim çektirmek için gelenler olmak üzere evine pek fazla ziyaretçi de kabul etmez olmuş ve gelenleri, “yatıyor, uyuyor, dinleniyor!” gibi gerekçelerle başından savmıştır. Bayan Fantova’nın aktardığına göre, Einstein’ın geldiği noktanın en acı yönü, çok sevdiği kemanını hemen hemen hiç çalmaz hale gelmesi olmuştur. Neden çalmıyorsun? diye sorulduğunda,“artık beni çok yoruyor!” cevabını veriyor ve kemanla doğaçlamanın zor olduğunu, doğaçlamayı vakit buldukça piyanoyla yaptığını” söylüyordu. Ama Julliard Yaylı Çalgılar Dörtlüsü evine geldiğinde kemanını son defa kutusundan çıkarmış ve onlarla birlikte çalmıştı. Ne yazık ki, hüzünlü bir çalış olmuştu bu…

Dörtlünün üyeleri, büyük fizikçinin evini, “ne hale gelmiş!” dercesine ağlayarak terk etmişlerdi.

 

Yalnızlık duygusu

 

Sona doğru yaklaştıkça, kendi içinde çelişkili bir yakınması daha ortaya çıktı: Hem yalnız kalmak istiyordu, hem de yalnızlıktan yakınmaya başlamıştı! Yalnızlık, daha çocukken evin bir köşesine oturup saatlerce hayal kuran ve hayalin yaratıcılıktaki önemini her zaman vurgulayan Einstein için uzak bir duygu değildi. Ömrü boyunca insanlarla çok fazla vakit geçirmemeye özen göstermiş, az konuşmuş ve pek fazla dışarı çıkmamıştı. Zaten hayattaki tek dostu yıllar önce Zürich Politeknik’ten tanıdığı Besso idi. Nasıl olmuşsa onunla arkadaşlığını Besso’nun ölümüne kadar sürdürebilmişti! Ürettiği bütün kuramlar yalnız başına hayal dünyasında yaşarken ve “ışık hızında giden bir süpürgeye binsem acaba ne olur?” gibi kimsenin aklına hayaline gelmeyecek soruları kendi kendine sorup cevaplamaya çalışırken filizlenmemiş miydi? Aslında bu duygusundan uzaklaşmamıştı. Besso’ya yazdığı bir mektupta, “formüllerle, denklemlerle ve problemlerle uğraşmak beni insan ortamından uzaklaştırıyor… Bu büyük bir lütuf!...” diye yazıyordu. Ama bu satırları yazan Einstein, zaman zaman San Fransisco’da fizik profesörü olarak çalışan oğlu Hans Albert’e ve beraber yaşadığı bayan Fantova’ya “tamamen tecrit edilmiş bir insanım… Beni herkes tanıdığı halde, beni tanıyan çok az insan var!... Bilim insanları da beni tanıyamadılar. Fizikçiler bana matematikçi, matematikçiler bana fizikçi dediler!” diyerek dert yanıyordu. Ama Einstein’ın içinde bulunduğu bu yalnızlık duygusuna en ağır darbeyi, dostu Besso’nun 1951 de Cenevre’de ölümü oldu. Kendisini iyice yalnız hissetmeye başladı. Sanki birkaç yıl sonrasını görürcesine, “benden birkaç yıl önce gitti… Ama biz inançlı fizikçiler için geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki fark, sadece inatçı bir hayaldir!”. diye yazdı Besso’nun ailesine.
   Einstein bütün bu yakınmalarına rağmen fizik alanındaki çalışmalarına devam ediyordu. Birleşik alan teorisi ile, kuantum teorisi karşıtlığı son yıllarda üzerinde en fazla durduğu konulardı. Yalnız ve durgun olmasına rağmen, güncel siyasi gelişmeleri dikkatle takip ediyor, tüm haber programlarını titizlikle notlar alarak dinliyordu. Öyle ki, bayan Fantova’yı haberleri dikkatli takip etmediği nedeniyle zaman zaman ikaz bile ediyordu! 55’e doğru gelirken zaten parçacık fiziğinden pek haz etmeyen Einstein, harp sonunda yaşananlardan sonra, dünyanın büyük bir tehlike altında olduğunu, kullanılabilecek olan bir hidrojen bombasının insanlığa çok büyük zararlar verebileceği düşüncesinde idi. Bu düşüncesini dönemin ünlü filozofu Bertrand Russel da paylaşıyordu. Beraber çalışarak bir manifesto yazdılar ve yayınladılar. Einstein son dönemlerinde önayak olduğu bu çalışma çok önemliydi ve zamanla “Pugwash” konferanslarına giden yolun açılmasını da sağladı.
 

Hastane odasındaki son günler

 

12 Nisan günü üniversitede çalışırken karnına şiddetli bir ağrı girer. Eve götürürler ve doktor çağırırlar. Karın atar damarında oluşan anevrizma neredeyse patlamıştır. Doktorlar tek çıkar yolun derhal ameliyat olması gerektiğini söylerler. Einstein, “yaşamın suni yollarla uzatılmasına karşı olduğunu, bu dünyadaki görevini de tamamladığını, zamanı geldiğinde bu dünyadan zarafetle gideceğini” doktorlara söyleyerek ameliyat olmayı reddeder. Ancak 13 Nisan’da ağrılar şiddetlenir Princeton hastanesine kaldırılır. Tesadüfen üvey kızı Margo’da oradadır. Çoktan beri görmediği Einstein’ın çok yaşlanmış olduğunu, yüzünün solduğunu ve acı çektiğini gördüğünü ama eskiden olduğu gibi muzip şakalarına devam ettiğini aktarır yıllar sonra... Margot’dan haberi alan oğlu Hans Albert de California’dan ilk uçakla Princeton’a gelir. Aileden geriye kalanlar, yıllar sonra, Einstein’ın hastanedeki odasında bir araya gelmişlerdir. 17 Nisan Pazar günü uyandığında kendisini çalışabilecek kadar iyi hisseder ve sekreteri Helene Dukas’tan gözlüğünü, kalem ve kâğıtlarını getirmesini ister. Günün büyük bir kısmında özellikle oğlu Hans Albert ve Margo ile sohbet ederek çalışır. Hans Albert’e, kurduğu denklemleri gösterir, ama vardığı sonuçları yetersiz gördüğünden “galiba biraz daha matematik öğrenmem gerekiyor!” der gülümseyerek. Bu arada ünlü fizikçinin, Zürich Politeknik’te okurken, o dönem sevgilisi, daha sonra karısı olan Mileva ile gününü gün etmek için matematik derslerine düzgün bir biçimde girmediğini ve bu nedenle matematiğinin zayıf olduğunu hep dile getirdiğini de biz belirtelim!
   Bir süre de yapacağı konuşma metnini kaleme almaya çalışan Einstein, ailesi akşam odadan çıktıktan sonra uykuya dalar. Gün bitmiş, 18 Nisan başlamıştır. Saat 0.1 sularında titreyerek uyanır ve Almanca bir şeyler söyler. Hemşire Almanca bilmediğinden ne dediğini anlayamaz ve 14 Mart 1879’da Almanya’nın Ulm kentinde başlayan bu dünyadaki hayatı, Amerika’nın Princeton şehrinde ufak bir hastanede sona erer. Öldüğünde yanındaki masada, denklemlerle dolu olan 12 sayfa dolusu kâğıt vardı. Son denklemler pek okunaklı yazılmamış olup, üzerinde düzeltmeler yapılmıştı. Masanın üstünde duran bir başka metin de İsrail bağımsızlık gününde yapacağı konuşmanın metniydi. O metnin de son cümlesi bitmemiş ve “Siyasi ihtiraslar birbirlerinin ateşini körüklediklerinde, kurbanları” şeklinde yarım kalmıştı. Einstein’ın cenazesi, kendi vasiyeti üzerine, ölümünden 15 saat sonra ailesi ve arkadaşlarından oluşan küçük bir topluluğun huzurunda Ewing Krematoryumu’nda yakıldı. Yüzyılın dâhisi, kendisinin tanrısallaştırılmasını istemediğinden bu yolu seçmişti. Ancak bir gariplik vardı: Yakma işlemini gerçekleştiren yetkililer, yakılan cesette beynin olmadığını aileye bildirmişlerdi! Pekiyi Einstein’ın beynine ne olmuştu? Kim beyni neden ve nasıl almıştı? Bu soruların cevapları da bir başka yazıya bırakalım ve şimdilik “toprağı bol olsun!” demekle yetinelim.

YORUM EKLE