Milli gelirimiz ‘her saniye’ eriyor

banner37

Ekonomist Olgun Beyoğlu, küresel salgınlar kaynaklı can kayıplarının ekonomilere etkisini irdeledi; yakıcı gerçeğe parmak bastı:

Milli gelirimiz ‘her saniye’ eriyor
banner90
banner99

“GELİR AKAR, SERVET BİRİKİR”… Ekonomist Olgun Beyoğlu, “Gelir, bir akar; servet ise birikimdir. Servet bir göl ise gelir bir ırmaktır. Bazen ırmaklar gölü, bazen de göl ırmakları besler” derken; ekonomik kalkınmanın yolu ve amacının, sermaye birikimi olduğunu ve yüksek gelirin, yüksek harcama musluğunun suyu aktıkça, birey ya da toplumun rahat yaşadığını söyledi. “En iyimser kişiler bile olağanüstü hal durumunun iki aydan fazla süreceğini söylüyor.  Her gün, her saat, her dakika ve her saniye KKTC’nin milli geliri azalıyor” şeklinde konuşan Beyoğlu, Kuzey Kıbrıs ekonomisinin de bu ‘global yıkım’dan etkileneceğini aktardı.

“GERÇEK DIŞI TABLOLAR ÇİZİLMESİN”… Olgun Beyoğlu, bilim insanları, doktorlar, mühendisler, hukukçular, ekonomistler ve her tür meslek uzmanının beşeri sermaye genel olarak bir toplumun sahip olduğu nitelikli iş gücü ve kültür birikiminin ifadesi olarak yansımasının da insan kaynaklarını oluşturduğunu söylerken; “İş gücünün ekonomiye yaptığı katkının ekonomik değeri budur. Bu nedenle, 2020 yılı için öngörülen yüzde 3,5’lik dünya milli gelir artış hızı herhalde yarıya düşecek ve KKTC de bundan nasibini alacaktır. Hiç kimse gerçekçi olmayan tablolar çizmesin” ifadelerini kullandı.

Ali ÇATAL

“Nitelikli insan ölümleri milli serveti etkiler. Ölümlerin salgın hastalıklardan kaynaklı olması yani yıllık ortalama ölüm oranının üzerinde seyretmesi ise milli serveti daha çok etkiler. Geçmişten günümüze, yaşanan tüm salgınlar ve buna bağlı nitelikli insan ölümleri ile milli gelirdeki düşüşler, ülkelerin milli servetini azaltmıştır” çıkarımında bulunan ekonomist Olgun Beyoğlu, milli servet, milli gelirdeki artışa bağlı olduğundan, yeni tip Koronavirüs’e (Kovid-19) karşı KKTC’de alınan önlemler bağlamında yürürlüğe konulan karantina uygulamaları ile ulaşım ve sokağa çıkma yasaklarının, mal ve insan ulaşımını yavaşlattığını, hatta zaman zaman durdurma noktasına getirdiğini kaydetti.

“En iyimser kişiler bile olağanüstü hal durumunun iki aydan fazla süreceğini söylüyor.  Her gün, her saat, her dakika ve her saniye KKTC’nin milli geliri azalıyor” şeklinde konuşan Beyoğlu, Kovid-19 salgınının bir anda değil; ‘adım adım’ sona ereceğini, salgın bittikten sonra ise ekonominin normal seyir hızına yeniden ulaşmasının ‘pek de’ kolay olmayacağını söyledi.

Beyoğlu, “Bu nedenle, 2020 yılı için öngörülen yüzde 3,5’lik dünya milli gelir artış hızı herhalde yarıya düşecek ve KKTC de bundan nasibini alacaktır. Hiç kimse gerçekçi olmayan tablolar çizmesin” ifadelerini kullandı ve Kuzey Kıbrıs ekonomisinin de bu ‘global yıkım’dan etkileneceğini aktardı.

Milli servetin makroekonomide önemli bir parametre olduğunu ve kabaca bir ülkenin herhangi bir alandaki maddi varlıklarının toplam değerini ifade ettiğini söyleyen Beyoğlu, milli serveti, ‘milli zenginlik’ olarak da okuyabileceğimizi aktardı.

“Gelir, bir akar; servet ise birikimdir. Servet bir göl ise gelir bir ırmaktır. Bazen ırmaklar gölü, bazen de göl ırmakları besler. Ekonomi dilinde servete ‘sermaye’ de denilmektedir” diyen Beyoğlu, ekonomik kalkınmanın yolu ve amacının, sermaye birikimi olduğunu belirtti; yüksek gelirin, yüksek harcama musluğunun suyu aktıkça, birey ya da toplumun rahat yaşadığını söyledi.

Beyoğlu, “Servet biriktirmek ise akan suyun zevkini tam olarak çıkarmaktan kaçınıp, geleceği güvence altına almaktır. Bu, ulusal tasarruf oranını arttırıp, birikimi milli servete ve zenginliğe dönüştürmektir. Zengin ülke, sadece kişi başına milli geliri yüksek değil; aynı zamanda kişi başına milli serveti de yüksek olandır. Zengin ülke, sermaye birikimi yani milli serveti büyük ülke demektir” şeklinde konuşurken, milli servetin, istatistiksel bir stok ölçüsü olmasının yanı sıra belli bir andaki birikmiş maddi değerlerin toplamını gösterdiğini belirtti.

Beyoğlu, “Bu nedenle, bir ülkenin o andaki zenginliğinin ve ileride gelir yaratma kapasitesinin en sağlıklı göstergesidir” çözümlemesinde bulundu.

Milli servet ve insan

Milli servetin ‘doğal sermaye, üretilen varlıklar ve insan kaynakları’ olmak üzere üç bileşeni olduğunu söyleyen Beyoğlu, madenler, enerji kaynakları, tarım arazileri, dağlar, kıyılar, akarsular ve göller gibi yenilenebilir ve yenilenemez doğal kaynakların piyasa değerlerinin toplamının doğal sermayeyi; başka ülkelerde yapılmış finansal ve fiziksel yatırımlar da dahil olmak üzere fabrikalar, barajlar, köprüler, binalar, limanlar ve yollar gibi altyapı yatırımlarının ve endüstriyel üretim araçlarının değerlerinin toplamının üretilen varlıkları oluşturduğunu kaydetti.

“Bilim insanları, doktorlar, mühendisler, hukukçular, ekonomistler ve her tür meslek uzmanının beşeri sermaye genel olarak bir toplumun sahip olduğu nitelikli iş gücü ve kültür birikiminin ifadesi olarak yansımasının da insan kaynaklarını oluşturduğunu söyleyen Beyoğlu, “İş gücünün ekonomiye yaptığı katkının ekonomik değeri budur. Beşeri sermaye ya da sosyal sermaye anlamına da gelmektedir. Öznel olarak da bireyin kişisel gelişimi için kendi kendisine yaptığı yatırımdır” dedi. Beyoğlu, reklamlarda kullanılan ‘eğitim şart’ sözcüğünün aslında beşeri sermayeyi işaret ettiğini vurguladı.

Bunun, Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman tarafından ekonomi bilimine kazandırılmış bir kavram olduğunu da söyleyen Beyoğlu, “Friedman’a göre, beşeri sermaye kişilerin görgü, eğitim ve yetenekleriyle kazandıkları bilgi ve deneyim birikimine denir. Sosyal sermaye olarak da adlandırılır. Milli servet kavramı, milli gelirden farklıdır.  Milli gelir, her yıl yaratılan mal ve hizmetlerin toplam değerini yansıtırken; milli sermaye bir stok olmayıp, bir akım kavramıdır.” İfadelerini kullandı.

Beyoğlu, milli servetin ölçümü sorunlarının henüz çözülmediğini ve üzerinde anlaşılmış bir milli servet ölçü yönteminin olmadığını da söylerken, “Bir gerçek olarak, sermaye birikimine çok önce başlamış sömürgeci Avrupa ülkelerin milli servetlerinin milli gelirlerine oranı, sömürülmüş ülkelerden yüksektir” saptamasını yaptı.

İstatistikler ‘ne’ diyor?

İstatistiki bilgi vermesi bakımından, Dünya Bankası'nın, 2000 yılı verilerini dikkate alarak hazırladığı ‘ülkelerin serveti’ raporuna göre, Türkiye'nin toplam servetinin 3 trilyon 226 milyar 654 milyon doları bulduğunu ve toplam servet büyüklüğü bazında ülkeler arasında 22'nci sırada yer alan ülkede kişi başına 47 bin 859 dolarlık servet düştüğünü kaydeden Beyoğlu, “Buna göre, Türkiye'de kişi başına üretilmiş sermaye 8 bin 580 dolar, doğal sermaye 3 bin 504 dolar ve maddi olmayan sermaye de 35 bin 774 dolar olarak hesaplandı” bilgisini paylaştı.

Aynı raporda, ABD 144.671 milyar dolarla birinci sırada yer alırken, Japonya’nın 62.577 milyar dolarla ikinci, Almanya’nın da 40.813 milyar dolarla üçüncü sırada yer aldığını söyleyen Beyoğlu, bir diğer istatistiki bilgi olarak, Birleşmiş Milletler (BM) örgütü tarafından milletlerin zenginliği üzerine hazırlanan bir araştırma raporunda, ABD’nin 2008 yılı milli servetinin, milli gelirinin 10 katı olduğunun hesap edildiğini de aktardı.

“Tasarruf oranı yüksek Uzak Doğu ülkelerinde de milli servet/milli gelir oranı yüksektir ve yükselmeye devam etmektedir” saptaması yapan Beyoğlu, bunun en güzel örneğinin Japonya olduğunu ve Çin’in de aynı yolu izleyerek sadece milli gelirini arttırma da değil; milli serveti arttırma hızında da dünya lideri olduğunu belirtti.

Beyoğlu, “Milli gelirin bir kısmı yatırıma dönüştükçe ülkenin sermaye stoku artar. Böylece milli serveti büyür. Sermaye stokundaki eskime ve yıpranma payları düşülürse, milli servet net ya da safi servet biçiminde ifade olunabilir. Aksi halde gayrisafi servet söz konusudur” bilgisini de verdi.

“Beşeri sermaye kaybını salgın hastalıklardan ölenler dışında dramatik bir örnekle açıklayacak olursam, bir uçağın düşmesi, milli servette maddi bir kayıp yaratırken; içindeki bilim insanlarının ölmesi, beşeri sermayede büyük kayıp yaratır. Beşeri kayıp, maddi kaybın çok üzerinde olur” diyen Beyoğlu, beşeri servet kaybı bağlamında insanlık tarihinin en ölümcül salgın hastalıkları ile ilgili bazı bilgiler de verdi.

Tarih ‘neyi’ gösteriyor?

Türkiye sınırları içerisinde Bergama antik kentinde başlayan ve Antoninus veya diğer adıyla ‘Galen’ vebası vebası salgınının, Galen’in tıptaki başarıları nedeniyle bu adı aldığını söyleyen Beyoğlu, MS 165-180 arasında Roma İmparatorluğu'nda yaşanan salgının günde yaklaşık 2 bin kişinin ölümüne neden olduğunu söyledi. Beyoğlu, tıp tarihinde bilinen ilk ve en büyük veba salgının, imparatorluk toplam nüfusunun yüzde 30'unun hayatını kaybetmesiyle sonuçlandığını kaydetti.

MS 541’de patlak veren Jüstinyen vebasının da 25 milyona yakın insanın hayatına mal olduğunun düşünüldüğünü belirten Beyoğlu, 541 yılında, günümüzde İstanbul olarak adlandırılan Konstantinapol’de başlayan salgının, önce Mısır'a, oradan Filistin'e, Suriye’ye ve arkasından da Anadolu'ya ulaştığını ve başlangıçta günde birkaç yüz olan ölü sayısının, kısa sürede binlere ulaştığını söyledi.

Beyoğlu, “Ölülerin defnedileceği mezarlıklar dolunca, ölüler denize atılmaya başlandı. Konstantinapol, nüfusunun yüzde 40'ını kaybetti. Salgın, iş gücü ve asker sayısını kaybeden Bizans'ın zayıflamasına ve saldırılara açık hale gelmesine neden oldu. Bu durum ise Avrupa tarihini kökten değiştiren gelişmelerin yaşanmasının nedeni oldu” bilgisini verdi.

İnsanlık tarihinin en ölümcül salgınlarının başında ‘kara ölüm’ olarak da adlandırılan veba salgınlarının geldiğini söyleyen Beyoğlu, tarihteki veba salgınlarının Atina, Antoninus, Kıbrıs, Justinianus gibi isimlerle değişik tarihlerde patlak verdiğini ve milyonlarca insanın ölümüne yol açtığını kaydetti. Kara ölüm, kara veba ya da büyük veba salgını olarak da bilinen ve 1347-1351 yılları arasında Avrupa'da büyük yıkıma yol açan veba salgınını da hatırlatan Beyoğlu, “Kara veba salgınında 75 ile 200 milyon arasında insanı öldüğü düşünülüyor. Tam sayıları bilmek olası olmasa da özellikle Avrupa nüfusunun bu yıllarda yüzde 30 ile yüzde 60 azaldığı belirtiliyor” ifadelerini kullandı.

Suçiçeği, cocoliztli, kolera ve veba…

Amerika kıtasının 15. yüzyılda sömürge haline getirilmesinin pek çok insanın ölümüyle sonuçlanan bir süreci başlattığını söyleyen Beyoğlu, bilim insanlarının yaptığı araştırma, yalnızca o yüzyıl içinde, o dönem dünya nüfusunun yüzde 10'una denk gelen bölge nüfusunun 60 milyondan 5-6 milyona düştüğünü kaydettiklerini söyledi. Bu ölümlerin çoğuna, sömürgeciler tarafından bölgeye getirilen hastalıkların neden olduğunu söyleyen Beyoğlu, “19. yüzyılın başına kadar toplamda her iki Amerikan yerlisinden birisinin hastalık nedeniyle öldüğü biliniyor” şeklinde açıklama yaptı.

‘Yeni İspanya’ adı verilen bugünkü adıyla Meksika olan bölgede 16. yüzyılda görülen birkaç farklı hastalığın aynı dönemde oluşmasıyla yaşanmış salgın belasının ise ‘cocoliztli’ salgınları olarak anıldığını söyleyen Beyoğlu, yapılan incelemeler sonucunda, balıklarda bulunan salmonella bakterisi kaynaklı olduğu düşünülen salgınların, 1520 -1576 yılları arasında toplamda 15 milyona yakın insanı öldürdüğünü de aktardı.

Yine 16. yüzyılda fakat bu kez Kuzey Hindistan'da ortaya çıkan koleranın ise 1783'te Kalküta'da 20 bin Hindu hacısının ölümüne neden olduğunu söyleyen Beyoğlu, 1817'de pandemik bir salgına dönüşen koleranın, 1818'de Java'da 100 bin kişiyi öldürdüğünü; 1820'de Filipinler’e ve Çin limanlarına,1829-1832'de İran'a, Rusya'ya, Osmanlı topraklarına ve Amerika'ya sıçrayarak 1833'te Meksika'da 15 binden fazla insanın ölümüne yol açtığını kaydetti. 1840'ların sonunda Avrupa'ya sıçrayan koleranın, 1817-1923 yılları arasında altı büyük pandemi halinde tüm dünyada yüz binlerce insanı öldürdüğünü belirten Beyoğlu, “19. yüzyılda yaşanan büyük salgın ile kolera tüm Hindistan'a, oradan da Afganistan'a ve Rusya'ya yayıldı. Resmi kayıtlara göre yalnızca Rusya'da bir milyona yakın insanın ölümüne neden olan salgın, ardından Avrupa'ya ve Afrika'ya ve son olarak da Amerika'ya ulaştı” bilgisini verdi.

‘Üçüncü veba salgını’ olarak bilinen ve 1855-1859 yılları arasında Çin'de başlayarak dünyaya yayılarak sadece Çin ve Hindistan'da 12 milyon insanın ölümüne neden olan salgınla Jüstinyen vebası ve kara vebanın ardından karşılaşıldığını kaydeden Beyoğlu, tıp biliminin bu hastalığın incelenmesine ve tedavi edici ilaçlar oluşturulmasına olanak sağladığını ve bunların başında da ‘antibiyotiklerin’ geldiğini söyledi.

20’nci asır ve pandemiler kâbusu

Birinci Dünya Savaşı sırasında ve 1914-1918 yılları arasında tifüs bakterisini taşıyan bitlerin neden olduğu tifüs salgınının, aslında savaşın beraberinde getirdiği bir olgu olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Beyoğlu, Avrupa ve Asya'da 25 milyon kişinin hastalandığını ve özellikle Sovyetler Birliği ülkelerinde 3 milyona yakın insanın hayatını kaybettiğini kaydetti.

Keza, I. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda 500 milyon insana bulaşan H1N1 influenza virüsünün neden olduğu yüksek ateş ile dünya genelinde 50 ila 100 milyon arasında insanın hayatını kaybettiğini aktaran Beyoğlu, ‘İspanyol gribi’ olarak anılan ve Temmuz 1918’de Osmanlı askerlerinde de görülen salgının, tarihin en büyük yıkımlardan biri olarak kayıtlara geçtiğini söyledi.

Beyoğlu, İspanyol gribine yakalananlardan birisinin de Mustafa Kemal Atatürk olduğunu, Atatürk’ün, 27 Mayıs 1918'de böbrek rahatsızlığı nedeniyle İstanbul'dan Viyana'ya gittiğini, burada Cottagge Sanatoryumu'nda tedavi olduğunu, 30 Haziran 1918'de Viyana'dan trenle bugün Çek Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan kaplıcalarıyla ünlü Karlsbad'a geçerek bir süre dinlendiğini ve yurda dönmek için 27 Temmuz 1918'de Karlsbad'tan ayrılıp Viyana'ya geçtiğini ve burada da Avrupa'yı bir süredir kırıp geçiren İspanyol gribine yakalandığını kaydetti.

“Atatürk, bu gerçeği 1926'da Falih Rıfkı Atay'a şöyle anlattı: ‘Viyana'da hiç kalmaksızın yolculuğuma devam etmek düşüncesinde iken, o zamanın çok yaygın ve öldürücü hastalığı İspanyol gribine yakalanarak bir süre Viyana'da kalmaya zorunlu oldum.’ Atatürk, kısa bir süre Viyana'da kaldıktan sonra 2 Ağustos 1918'de İstanbul'a döndü” şeklinde konuşan Beyoğlu, Atatürk’ün, 1919 baharında Samsun'a gitmeye hazırlanırken İstanbul'da gribe tekrar yakalandığını, yaveri Cevat Abbas Gürer’in doktor çağırarak kendisini kontrol ettirdiğini ve yapılan kontrol sonucunda ciddi bir durumun söz konusu olmadığının anlaşıldığını belirtirken; Atatürk’ün, bu gribe daha önce de yakalandığı için bağışıklık sisteminin dirençli olduğuna dikkat çekti.

Beyoğlu, Asya gribi denilen ve 1957’de Çin'de başlayan bir diğer salgının ise influenza-A virüsünün ördeklerde dönüşüm ya da değişime uğrayarak insanlara geçmesiyle etkileri hissedilen hastalığın da 4 milyona yakın insanın canına mal olduğunu aktarırken, bulunan bir aşı ile salgının önüne geçildiğini ve bir yıl içerisinde 40 milyon kişi aşılandığını aktardı. Beyoğlu, Asya gribinin, ‘kitlesel aşılanmanın önemini ve etkisini’ gösteren en önemli örneklerden olduğunu da söyledi.

AIDS hastalığına neden olan ve 20. yüzyılın ortalarında maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV virüsünün saptanabilen ilk örneğinin 1959'da Kongo'da var olduğunu lakin tanı ve adının ancak 1980'lerde konulduğunu söyleyen Beyoğlu, “36 milyon insanın hayatına mal olan virüsü kesin iyileştirecek bir çare şimdiye dek bulunamadı. Sadece önlem almak ve hastalığa yakalandıktan sonra ömür boyu ilaç kullanmak gerekiyor” bilgisini verdi. Beyoğlu, sözlerini şu ifadelerle sona erdirdi: “Sağlıklı bir köylü olmak, hasta bir imparator olmaktan iyidir.”

Güncelleme Tarihi: 31 Mart 2020, 12:00
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner75