Eski çizmeler

Doğrusu pek de sempatik değildi, Şaziye Hanım. Siz iki kişi kendi aranızda sohbet ettiğinizi sanırken, o birdenbire söze karışır, perması bozulmuş karışık kumral saçlarını savurarak, tiz sesi ile yüksek perdeden lafınızı ağzınıza tıkardı.
   Ufak tefek zayıf bir kadındı. Ardında haritasını taşıyan bir öğrencisi ile kısa ama hızlı adımlarla yürür; teneffüsün bittiğini bildiren zil sesinin başlamasıyla birlikte sınıfında olurdu.
   Kuralları severdi ve titizlikle uygulardı. Uyulmasını da beklerdi. Her soruna ve soruya mutlaka bir yanıtı vardı. Sorumluluk duygusu çok yüksekti. Öğrencilerini, öğretmen arkadaşlarını ve hatta amirlerini sorumluluk sınırları içinde kabul eder ve onların her derdine kendi çözümlerini dayatmaktan kaçınmazdı. Bizi bazen onaylar, bazen eleştirirdi.
   Ortaya bir laf, bir konu atar, gündemi belirlerdi.
   Haftanın beş sabahı şaşmaz, okul kapısında, öğrencileri sıkı bir elemeden geçirirdi. Ayakkabıların boyasını, etek boylarını, saç, sakal kontrolünü baş döndürücü bir hızla yapar ve bu arada günlük öğütlerini de verirdi. Denetlemeden geçmeyen olduğunda, ince sesine bir güceniklik katar, suratını asar ve “öğrenciliğini bilmeyen, gelmesin bu okula” derdi.
   Şaziye Hanım, sabah denetlemesini yaparken, bazen muzipliğim tutar, arkasından yavaşça yaklaşır, eteğinin üzerinde belli belirsiz duran iplik, saç teli, selobant parçacıkları gibi kırıntıları toplardım.
   Böylelikle O, kendinden geçmiş sabah nutkunu atarken, soğuktan titreyen öğrencilerimizi az buçuk ısıtmaya çalışırdım.
   Yapmaktan hoşlandığım başka bir şey de söküldüğünü fark etmediği giysi etekleri için, toplu iğne vermekti. Belki bundan, severdi beni.
   Koşullarımız zordu. 800 öğrencisi, idari kadrosu ile toplamda 20 öğretmeni olan bir ilçenin lisesiydik. Toprak, sekiz uzun ay boyunca karla kaplı olurdu. Okula ya kaşka denilen kızaklı atlı arabalar ile ya da yürüyerek giderdik. Kar buza döndüğünde, kayardık. Hafif bir rüzgârda, tipi başlayacak diye korkardık. Donmuş musluklar, yanmayan kaloriferler, palto ve atkılara sarılarak yapılan dersler. Bu koşullarda gerçekten ders yapardık.
   Yaz tatili başladığında, karlar henüz erimemiş olurdu. Tatilin bir gününü bile harcamadan, memleketlerimize koşardık. Şaziye Hanım Egeliydi. 36 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra varıyordu memleketine. Ben 24 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından, birkaç saatlik bir uçak yolculuğuyla kavuşurdum Kıbrıs’ıma. Yazın sıcağı bastırmış olsa da ilk birkaç gün üşümeye devam ederdim. Isınmaya başladığımda ise dönüş zamanı gelmiş olurdu.
   Bir yaz sonu, Şaziye Hanım, memleketinden getirdiği zeytinleri, öğretmenler odasında satışa sundu. Aile nüfus sayımıza göre, kimimize iki kilo, kimimize bir kilo satmayı uygun gördü. Hem onun gönlü oldu hem de biz yarı fiyatına zeytin satın almış olduk.
   Ertesi sabah, öğretmen odasında konu zeytinlerdi. Daha doğrusu, kurtlu zeytinler. Hepsi kurtlu çıkmıştı. Fısıltıyla konuşuyorduk. Şimdi ne yapacaktık, söylesek mi acaba?
   Hiçbirimiz kurtlu zeytinleri söylemeye cesaret edemedik. Sustuk. Şaziye Hanım da zeytinlerle ilgili bir şey sormadı bereket. Kafasında başka konular vardı. Zeytin işi, dünkü işti. Bitmişti.
   Oralarda, ekim başlarında kış bastırmış olur. Şaziye Hanım’ın haftalık gündeminde, eskiyen hatta su geçiren kahverengi çizmelerini yenileriyle değiştirmek vardı. Acaba, Kasabada, yumuşak deriden, su geçirmez siyah bir çift çizme bulur muydu? Ama ya pahalıysa? İyisi mi hafta sonu Vilayete gidip almalı. Hem çeşit bol olurdu hem de kazıklanmazdı.
   Yani kazıklanmazdık. Kurtlu zeytinlere ödediğimiz para, bizi çizmelere ortak etmiş gibi hissediyorduk. Şaziye Hanım’ın olmadığı zamanlarda bile çizmeleri konuşuyorduk.
   Çizme muhabbetimiz cuma akşamına kadar sürdü.
   Pazartesi sabahı, bayrak töreni için toplandığımızda, ilk işim, Şaziye Hanım’ın ayaklarına bakmak oldu. Kahverengi boyası bozulmuş, çamurlu çizmeleri, her zamanki gibi ayağındaydı. Şaşırdım. Öğretmen arkadaşlarımla bakıştık.  Şaziye Hanım ise, büyük bir heyecanla, okulun temiz tutulmasında öğrencilere düşen yüce görevleri anlatmakla meşguldü.
   Konuşması bittiğinde, İstiklal Marşı’nı şevkle okuduk.
   Hava çok soğuktu ve hepimiz açık havadaydık. Bir an önce içeri girmek istiyorduk. Üstelik, çizmelere ne olduğunu merak ediyorduk ve ilk teneffüse kadar beklemek istemiyorduk.
   Yanında yürümeye başladım ve “Çizmeler” diye fısıldadım. İşaret parmağını ağzının üstüne tutarak, o meşhur hemşire pozu ile “sus” işareti yaptı.
   Sustum. Öğretmenler odasına kadar beraber yürüdük. Dolabından kitaplarını almaya yeltenirken, birkaç öğretmen arkadaşım ile etrafını sardık. “Çizmeleri almamışsın” dedim. “Aldım, tabii” dedi. Sonra anlatmaya devam etti. Vilayete gidip, çizmeleri almış. En ucuza, en iyisini almış hem de. Eski çizmelerini, adı saklı bir öğrenciye vermeyi kararlaştırmış.
   Sözleştikleri gibi, öğrencisi o sabah, Şaziye Hanım’ın kaldığı lojmana gelmiş. Ama, eski çizmelerini vermeye gönlü elvermemiş.
   “Ben kocaman kadın oldum. Eski çizmelerimle biraz daha idare ederim. O genç bir kız. Yeni bir şeyi olsun istedim.”
   Biz suskun, düşünceli birbirimize bakarken, o öğretmen odasından çıkmıştı bile.
   Gözümün önüne, kurtlu zeytinler geldi. Kurtlarla zeytinler el ele vermiş, kahkahalarla gülüyorlardı bana.

 

YORUM EKLE