Genç şairlerin ilham kaynağı Attila İlhan

Genç şairlere ve şiir severlere alışılmışın dışında, yeni ve farklı ufuklar açan Attila İlhan, şair, romancı, deneme yazarı, senarist ve eleştirmen olarak Türk Edebiyatına damgasını vurmuştur. Şiirlerinde yeni bir ses düzeni oluşturarak kendine özgü bir anlatım geliştiren Attila İlhan, bir röportajında şairlik serüvenini şöyle anlatır: “Şiir gelir ve kendini yazdırır. Bu işin zanaatkârlığını da zaten aşağı yukarı elli yıldan beri yaptığım için şiir yazmakta o kadar zorlanmıyorum. Bu bakımdan şiir benim hayatımda çok yer tutmuyor”.

Ancak Attila İlhan, gerek yaşamı boyunca, gerekse öldükten sonra “Ben Sana Mecburum”, “Yağmur Kaçağı”, “Sisler Bulvarı” ve “Bela Çiçeği” gibi şiir kitaplarıyla hâlâ genç şairleri etkilemektedir. Cumhuriyet sonrası Türk Edebiyatı’nın önemli şahsiyetlerinden biri olan Attila İlhan’ın en çok bilinen yönü şairliği olsa da o, 80 yıllık ömrüne birçok sıfatı sığdırmayı başarmıştır. Daha bir lise öğrencisiyken başına dert açan şiir, onun hayatının derdi olacak ve o dert ile yazdığı şiirlerle nesilleri derinden etkileyecek; onlara ilham kaynağı olacaktır. Sanat yaşamına sığdırdığı şiirleri, romanları, senaryoları ile büyük bir edebiyat adamı olan Attila İlhan, aynı zamanda gazeteciliği, eleştirmenliği ve düşünce adamlığı ile hem sanat, hem düşünce hayatımızın önemli bir parçası olmuştur.

Ancak biz bugünkü yazımızda, onun şiir dili üzerinde durarak edebî kişiliği yanında, bazı şiirlerinin de çözümlemelerini yapmaya çalışacağız.

Attila İlhan’ın öz geçmişi

15 Haziran 1925’te Menemen’de doğan Attila İlhan, Muharrem İlhan ile Emine Memnune Hanım’ın oğludur. Sinema sanatçısı Çolpan İlhan’ın ağabeyi olan Attila İlhan, ilk ve ortaokulu İzmir Karşıyaka’da bitirdi. İzmir Atatürk Lisesi’nde okurken bir kıza yazdığı mektuptaki Nazım Hikmet şiirleri yüzünden, ceza yasasının 141. Maddesi’ne aykırı davranışta bulunduğu gerekçesiyle sorguya çekilip tutuklandı. Bir süre sonra serbest bırakıldıysa da okuldan uzaklaştırıldı. Bunun üzerine açtığı davayı kazanarak lise öğrenimini İstanbul Işık Lisesi’nde tamamladı. Bir süre yükseköğrenimine (1946-1949), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde devam etti; ancak fakülteden mezun olmadan ayrıldı.

Balıkçı Türküsü adlı ilk şiiri, 1941’de Yeni Edebiyat Dergisi’nde yayınlandı. Attila İlhan ilk şiirlerinden itibaren, toplumsal gerçekçiliği benimseyen şairlerin yanında yer aldı. CHP şiir yarışmasında ikincilik kazanan Cebbaroğlu Mehemmed adlı destansı şiiriyle (1946), çok genç yaşta ün kazandı. İlk şiirlerinde halk şiiri ile beslenen destansı bir anlatımla toplumcu şiir örnekleri verdi; İkinci Dünya Savaşı yıllarının yerel ve evrensel sorunlarını, duyarlığını yansıttı. İlk şiir kitabı olan Duvar’ı 1948 yılında yayınladı. 1949 yılından sonra aralıklarla üç kez Fransa’ya gitti ve yaklaşık 6 yıl Paris’te edebî akımları izleme olanağı buldu. Dönüşünde sinema eleştirmenliği, gazetecilik, senaryo yazarlığı yaptı. Bu arada şiir çalışmalarını sürdürdü. Garip akımını “alafranga” olarak niteledi ve onların karşısında yer aldı. Mavi Dergisi çevresinde topladığı genç şairlerle bu akıma eleştiriler getirdi. 1968’de 15 yıl evli kalacağı Biket Hanım’la evlendi. Beş yıl süreyle Ankara’da, Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını yaptı. 1981 yılında İstanbul’a yerleşti. Çeşitli sanat dergilerinin yönetmenliğini yaptı. Çeşitli gazetelerde köşe yazıları yazdı; televizyonda kültür programları düzenleyip, sundu. Tutuklunun Günlüğü ile 1974’te TDK Şiir Ödülü, Sırtlan Payı ile 1975’te Yunus Nabi Roman Ödülü’nü kazanan Attila İlhan 10 Ekim 2005’te kalp krizi geçirerek hayata veda etmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Türk

Şiiri’nde Attila İlhan’ın Yeri

Atilla İlhan, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde kendine özgü bir yer edinen nadir şairlerdendir. Erken yaşta başladığı şiir serüvenini ölümüne kadar sürdürmüştür. Roman, öykü, senaryo, eleştiri ve deneme türlerinden de örnekler verdiği halde hep şair olarak anıldı. Başlangıçta Nazım Hikmet’in etkisinde kaldı. Toplumcu gerçekçiliği benimsedi. Emperyalizme savaş açan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup devrimler yapan Mustafa Kemal’i her zaman takdir edip Kemalizmi yaymaya çalıştı. Attila İlhan’ın yazdığı “Mustafa Kemal” şiiri, bir siyasal idol olarak Mustafa Kemal mitosu üzerine kurgulanmıştır. Ayrıca “Ben Sana Mecburum” adlı şiir kitabında da “kalpaklı süvari” şiirinin son bölümünde Mustafa Kemal’i Anadolu köylülerinin ağzından şu şekilde tanımlar:

köylüler böyle diyorlar

gecenin arkasındaki bir yerde

ufaldıkça gaz lambaları

nehrin omuzlarına yaslanıp yaslı ve dindar

yalnızlıktan soğumuş dağlar

kalpaklı bir süvari dolaşırmış gizlilerde

yatsıları

Kemalpaşa’dır diyorlar

Atilla İlhan’ın şiirlerinde dikkati çeken ilk özelliklerden birisi, şairin büyük harf ve imlâ işaretlerini kullanmayışıdır. Ancak özel isimlere, yerli yersiz kullandığı kesme işaretiyle, bazı ekleri kullanması da ilgi çekicidir. Bu özellik Nazım Hikmet’in şiirleriyle, günümüz çağdaş şairlerde de görülmektedir.

Attila İlhan, bireysel, imgeci bir şiiri benimseyerek sinema dilini şiire soktu. Halk ve divan şiirinden geniş ölçüde yararlandı. Halk deyişlerini şiirlerinde başarıyla kullandı. Şiir kitaplarında daha çok kendi serüvenlerini anlattı. Hiçbir temaya sonuna kadar bağlı kalmadı. Anarşizmden hümanizmaya, Kemalizm’den ulusçuluğa, destandan günlük yaşamdaki marazî aşklara, düşkün kadınların hayatına kadar birçok konu ve tema onun şiirinde yer almıştır. Özellikle dil konusundaki isabetli seçimi ve diyalektiğe bağlılığı şiirini zenginleştirmiştir. Günlük dilden kaybolan çok eski sözcükleri, Fransızca ve Almanca sözcüklerle beraber kullanır. Bunlar hem şairin dikkat çekme çabasını, orijinal olma merakını yansıtır, hem de karmakarışık bir dünyada yaşadığımızı okuyucuya hissettirme amacına bağlıdır. Sinema tekniğini kullanan Attila İlhan, âdeta kamerasını kalabalıklar üzerinde gezdirir, zaman zaman belirli noktalarda uzunca durur. Renkli, ıslak, ürperiş ve korku dolu bu şiirlerde, bazen büyük bir ferahlık bazen de melankoli gizlidir. Bunun en güzel örneğini Sisler Bulvarı adlı şiir kitabının Bilgi Yayınevi tarafından basılan 7. Basımının (1993), 100. Sayfasındaki “kirli yüzlü melekler” şiirinde görebiliriz.

Attila İlhan’ın Cinayet Saati ve Ben Sana Mecburum Şiirlerinin Çözümlenmesi

Cinayet Saati

haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi / demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu/ dört bıçak çekip vurdular dört kişi/ yemyeşil bir ay gökte dağıtıyordu

deli Cafer İsmail Tayfur ve şaşı / maktulün on beş yıllık arkadaşı / üçü kamarot öteki aşçıbaşı / dört bıçak çekip vurdular dört kişi

cinayeti kör bir balıkçı gördü / ben gördüm kulaklarım gördü / vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü / hiçbiriniz orada yoktunuz

demirlemişti eli kolu bağlıydı / on üç damla gözyaşı saydım / allahına kitabına sövüp saydım / şafak nabız gibi atıyordu / sarhoştum Kasımpaşa’daydım / hiçbiriniz orada yoktunuz

haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi / polis katilleri arıyordu / deli Cafer İsmail Tayfur ve şaşı / üzerime yüklediler bu işi / sarhoştum Kasımpaşa’daydım / vapuru onlar vurdu ben vurmadım / cinayeti kör bir balıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım

Sisler Bulvarı adlı şiir kitabının 7. basımında (1993), 31-32. sayfalarında yayınlanan bu şiir için şair şöyle diyor: “Yayımlandığı zaman tartışma konusu olan bir şiir. Bu şiirde, gerçeküstücü imgeyi bir gerilim içeriğini vurgulamak için kullanıyorum. Bu şiirim çok yadırgandı. Ancak şiirin tutulmasına, epeyce yayılmasına engel olunamadı. Şiiri Peter Bruveris tarafından Letonca’ya çevirildi.”

Bu şiir, büyük bir karamsarlık içinde ölümü, intiharı düşünen sarhoş bir insanın zihninde oluşan bir imgeyi aktarmaktadır. Haliç’te bağlı duran bir vapur, kişileştirme sanatı yapılarak bıçaklanıp öldürülen bir insana benzetilmektedir. Böylece şiirde, olumsuz duyguların insanda yarattığı yıkım dile getirilmektedir. Şiirin bütünü bir imgeye dayanmaktadır. Bir vapur, bir insan gibi cinayete uğramakta, olay, birtakım denizci adları, görgü tanığı ve polisten söz edilerek somutlaştırılmaktadır. Attila İlhan’ın birçok şiirinde gemiler, özel bir yer tutmaktadır. Şiirde sanal cinayet olayı anlatılırken, liman şehirlerinde gecenin geç saatlerinde duyulan vapur seslerini yansıtan, vapurun böğürmesi, şafağın bir nabız gibi atması bir yandan, ortalıkta hiç kimsenin bulunmaması, cinayeti kör bir balıkçının görmesi betimleme açısından şiirin gücünü artırmaktadır. Şiir ses öğelerine ağırlık vermemekte, ancak ikinci dörtlükteki şaşı/ arkadaşı/ aşçıbaşı uyakları ve bunu izleyen dört kişi’deki ses yinelenmesi göze çarpmaktadır. “dört bıçak çekip vurdular dört kişi”, “hiçbiriniz orada yoktunuz” gibi dizelerin yinelenmesi anlatılanları pekiştirmekte, şiirin son dizesi, şairin ruh halini güçlü bir biçimde dile getirmektedir.

Ben sana mecburum

ben sana mecburum bilemezsin / adını mıh gibi aklımda tutuyorum / büyüdükçe büyüyor gözlerin / ben sana mecburum bilemezsin / içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor / bu şehir o eski İstanbul mudur / karanlıkta bulutlar parçalanıyor/ sokak lâmbaları birden yanıyor / kaldırımlarda yağmur kokusu / ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur / insan bir akşamüstü ansızın yorulur / tutsak ustura ağzında yaşamaktan / kimi zaman ellerini kırar tutkusu / birkaç hayat çıkarır yaşamasından / hangi kapıyı çalsa kimi zaman / arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fâtih’te yoksul bir gramofon çalıyor / eski zamanlardan bir cuma çalıyor / durup köşe başında deliksiz dinlesem / sana kullanılmamış bir gök getirsem / haftalar ellerimde ufalanıyor / ne yapsam ne tutsam nereye gitsem / ben sana mecburum sen yoksun

Ben Sana Mecburum adlı şiir kitabının 7. basımının (1993), 100-101. sayfalarında yayınlanan bu şiir için şair şunları söylüyor: “Bu şiiri yanılmıyorsam şiddetli ve hayli tutkusal bir aşk ilişkisinden sonra, kestane kızılı bir İstanbul sonbaharında yazmıştım. Genellikle Mecidiyeköy ile Şişli arasındaki yolda dolaşıyor; her zaman olduğu gibi mısraları yüksek sesle kendi kendime tekrarlayarak şiiri oluşturuyordum. Beğenilen bir şiir oldu.”

Bu şiir, içerik bakımından kendisine büyük bir bağlılık duyulan, insanın içinden çıkaramadığı, vazgeçilmez bir kadının yokluğunun, bir İstanbul akşamında, şairin içinde bulunduğu koşullardan ve yaşamdan kaynaklanan umutsuzlukla birlikte, yürekten duyuluşunu dile getirmektedir. Şiirde sözcüklerin bütün anlam ve anlatım değerlerinden yararlanılmış, çeşitli betimlemeler dile getirilirken bu değerler ve alışılmamış bağdaştırmalar devreye sokulmuştur. Önce sözcükler üzerinde duralım. Bu şiiri okuyanların ilk tepkisi şu oluyor: “Ne demek ben sana mecburum?” Oysa şair burada, Arapça kökenli bir sözcük olan mecbur sözcüğünün değişik kullanımlarına dikkat çekmek istiyor. Şöyle ki, sözcüğün Arapçadaki esas anlamı, “cebir edilen, zorlanan” kavramlarını yansıtır. Bu sözcük divan şairlerimiz tarafından birçok şiirde, “Onsuz yaşamın düşünülemeyeceği kadın, sevgili, âşık” anlamlarında kullanılmıştır. Örneğin, “Kaçma mecbûrunden ey âhû-yi vahşi” dizesindeki mecbûrunden sözcüğü, “Sana âşık olandan” anlamındadır. Demek ki, Attila İlhan, ben sana mecburum derken “ben sana âşığım” demektedir. Diğer yandan şairin “mıh gibi” benzetmesi mıh sözcüğünün eski bir kullanımını ve mıhlamak eyleminin tasarımlarını çağrıştırmaktadır. Eski zamanlardan bir cuma çalıyor dizesinde, bir önceki dizede çalan gramofonla bir özdeşlik, bir koşutluk kurulmuş, eski günlerin görünümleri, anıları ve havası, çalmak eylemine yine yeni bir anlamla dile getirilmiştir. Eski İstanbul ve Fatih semti de ufak fırça vuruşlarıyla bu tablonun bir başka ayrıntısı olarak şiirde yer alıyor. Ben Sana Mecburum şiirinin ağırlıklı olarak değindiği bir konu da yalnızlık ve sevgiliden ayrı bir insanın içine düştüğü bu yalnızlıktan oluşan karamsarlıktır. Şairin başarısı ve okuyucudaki etkisi, içten ve rahat anlatımının yanı sıra, sözcüklerden ve alışılmamış bağdaştırmalardan yararlanarak oluşturduğu imgelerden kaynaklanmaktadır.

YORUM EKLE

banner107

banner96

banner108