Gerçekten bir 'Pakistan Çetesi' var mı?

Bugünlerde hangi sohbet ortamına girsem konunun bir şekilde dönüp dolaşıp aynı yere geldiğini fark ediyorum.

Gökhan Naim’in korkunç biçimde evinin önünde vahim bir saldırıya uğrayıp hayatını kaybetmesinin ardından herkesin dilinde ülkemizde faaliyet gösterdiği söylenen“Pakistan Çetesi” var. Herkes yakınıyor. Hatta Pakistan’dan gelenlerin ülkeye girişlerinde zorlaştırıcı bazı önlemlerin alınması fikrini yüksek perdeden telaffuz edenlerle karşılaşıyorum.

Elbette Gökhan Naim’in faillerinin ve varsa azmettiricilerin ortaya çıkarılması ve gereken cezaların verilmesi devletin kolluk güçlerinin ve yargının görevidir. Bu vesileyle ülkemizin çeteleşme ve organize suç grupları kurma konusundaki ‘velut’ yapısını da tarihsel bağlantılarıyla ortaya koymak gerekiyor. Derin ve uzun bir hikâye çıkar karşımıza, hatta Hasan Bulliler’den alıp bugüne gelmek gerekebilir.

 

Çeteleşme’nin kökenleri çok eskilere dayanıyor!...

 

Biz şimdi işi o kadar uzatmayalım ama, şu soruyu sormak da şart: Acaba çeteleşmenin, bu tarz yapıların ülkemizde hormonlu biçimde örgütlenebilmesinin ülkemizin adalet ve yargı sistemiyle alakası var mı? En ortada görünen cevabı verelim: Olabilir… Zira, hemen kolayca “evet” demek belki çok doğru olmasa da “hayır, alakası yoktur” demek de pek mümkün değil.

‘Çeteleşme’ konusunda dost sohbetlerinde bir liste yapmaya kalksak kendimizi bugün ‘Pakistanlılar” diye başlayan listeyi kısa bir süre sonra Vietnamlılara, oradan geçtiğimiz günlerde bahsi geçen çeşitli suç ve organizasyon irtibatlarıyla Afrikalılara kadar vardırırken bulabiliriz.

Elbette işin bir de yabancı düşmanlığını körükleyecek tehlikeli bir tarafı var. Ancak bu tehlikeyi göz ardı etmeden ve buna karşı gereken sosyal tedbirleri alarak bazı sorunlarımızı da konuşmak zorundayız.

Meselenin adalet, güvenlik ve yargı sistemimizle elbette sıkı bir bağlantısı var. Ama bir de nüfus sayımıza ilişkin sağlıklı ve güvenilir bir sisteme sahip olmamamızla da ciddi biçimde ilgili olduğuna sanırım kimse itiraz etmez.

Hatırlarsınız daha geçtiğimiz günlerde bir bakan nüfusumuzu 800 binlerle ifade ederken çelişkili ve tutarsız rakamlarla nüfus meselemizdeki ana açmazımızı ortaya döktü.

 

Karpaz’daki eşeklerimizin bile sayısını bilmiyoruz….’

 

Doğrusu nüfusunu bilmeyen bir ülkenin veya bilmek istemeyen bir siyasi mekanizmanın insanların yakıcı meselelerine ilişkin bir çare üretme şansı olmadığını da kolaylıkla söyleyebiliriz.

Daha önce Karpaz’daki hür eşeklerimizin bile sayısını bilmediğimizi yazmıştık. Biz bugün bu güzel gözlü eşeklerimizi bile saymaktan aciziz.

Oysa nüfus sayısı ve o nüfusun özellikleri nasıl bir ekonomik sisteme sahip olduğumuzu anlamak için en önemli veridir. Nüfus meselesindeki kök sorunumuz güvenilir bir sayısal veriye sahip olmamamızdır.

Artık bu verilerin ortaya çıkarılması ve nüfus yapısının denetim altına alınması şarttır. Bugün sağlıktan alt yapıya, alt yapıdan çeteleşmeye kadar her alanda yaşanan sorunlara karşı çaresiz kalınmasının altında yatan ana sorun da yaşadığımız bu toprak parçasında nüfusumuza ilişkin sağlıklı bir veriye sahip olmamamızdır…

 

Nüfusu bilmeden planlama yapmak da yurttaşlara hizmet vermek de imkansız…

 

Kaç kişiye hizmet vermesi gerektiğini bilmeyen bir devletten; okulda, pazarda, caddede, trafikte, mağazalarda, hastanede ve daha birçok yerde planlama yapmasını beklemek akla aykırıdır.

Halbuki bazı verilere ulaşmak o kadar da güç değil. Mesela, ülkemizdeki üniversite öğrencilerimizin sayısı az çok bellidir.

Bunların arasında okula gitmeyenlerin veya düzenli gitmeyenlerin sayısı da envanteri de yetkili kuruluşların elinde mevcut.

Geriye çeşitli sebeplerle işçi veya başka statülerde gelen üçüncü ülke yurttaşlarının günlük hayattaki hareketliliğini tespit etmek kalıyor. Ülkenin giriş-çıkış kapılarında bu verilere de sahibiz aslında.

Bunlara ilişkin bir yol haritası çıkarıldığı takdirde nüfusun bileşimi ve sayısal dökümü hakkında belli ve sağlıklı bir veriye sahip olabiliriz.

Nüfusu ortaya çıkarmaktan ve açıklamaktan sanki korkan ürken bir siyasetçi profilimiz var gibi geliyor bana. Hâlbuki idarenin en önemli görevlerinden birisidir bu. Vatandaşlarımızın, çalışma izniyle (ve/veya izinsiz) ülkemizde yaşayanların ve turist olarak burada uzun yıllardır bir şekilde bulunanların dökümünü bilmek gerekiyor.

Hade, geçmişte nüfusu bilmek Kıbrıs meselesinden ötürü güvenlik meselesi veya bir güvenlik açığıydı diyelim.

Propaganda malzemesi yapılmasından korkuluyordu. Lakin bugün artık nüfusumuzu bilmemek en hafifinden iç güvenlik tehdidi haline gelmiş durumda. Nüfus sayımızı ve durumunu bilmemek artık içinde yaşadığımız bu sistemi ve insanlarımızı ciddi olarak tehdit ediyor.

O sebeple bu “güvenlik zaafiyeti” algılayışından kurtulup bu sistemi tehdit eden nüfus konusundaki bu laubalilikten kurtulmamız artık elzem bir mesele.

Çünkü bu ülkenin sistemi artık bu laubaliliği ve hovardalığı kaldıramaz hale geldi. Zorlamaya hiç gerek yok. Çünkü değil biz, yeryüzündeki en mükemmel ülkenin sistemi bile bunu kaldıramaz...

YORUM EKLE