Gözümde Mağusa sokakları ve burayı ortak vatan kılmak!

“Aslında bir hikâyemizi anlatsak, zamanın beyni durur… Denizler kurur…” Fonda Erkin Koray böyle diyor. Bilen çoktur şarkıyı, ardından “ah gıdı gıdı Mehmet” diyerek “Peh, Peh, Peh!” diye basıveriyor nevi şahsına münhasır üslubuyla kalayı.

Şarkı, “en hızlı zamanlarında” Ankara Sokakları için yazılmış. Ne alaka bilmem; benim gözümde en “sıcak” zamanlarında Mağusa sokakları canlanıyor nedense. Yok telaşlanmayın! İnsanı sarhoş eden o yasemin kokuları arasında mutlu insanların yaşadığı Mağusa nostaljisi falan yapmayacağım. Benim işim değil o. Ben nostaljiyle değil tarihle ilgilenirim daha ziyade.

Surlar içine kaçışımız…

Şarkıyı dinlerken bana çağrıştırdığı “hızlı zamanlar” çocuk gözüyle tanık olduğum o 15 Temmuz – 15 Ağustos 1974 günleri arasındaki bir aylık süre. Semtimiz olan Karakol’dan bir akşam vakti çıkıp maaile Suriçi’ne kaçışımız geliyor aklıma. Kaçıyorduk işte. Görünürde telaşsız, ama gayet hızlıca. Bilmem ki; insanlar öyle oluyor sanırım. “En hızlı” dan öte en zor ya da tehlikeli zamanlarda bir anda yapmaları gerekeni mübalağaya kaçmadan yapıveriyorlar galiba. Biz de kaçıyorduk işte sessizce… Savaştan uzağa… Daha doğrusu üzerimize gelecek olan Rumlardan… Alt tarafı Karakol’dan Suriçi’ne kadar olan bir mesafe… Surların, kalın duvarların ardında bir arada olmak daha güvenli olduğundan mı? Yoksa hiç değilse bir arada ortak kaderi beklemek bizi daha güçlü yapacağından mı?

O mesafe olarak kısa, ama zamanın göreceliği açısından çok uzun gelen kaçışın üzerimizdeki etkisi hâlâ içimde. Sanki iliklerime işlemiş duygusu. Bilen bilir ancak. Yaşayanlar hatırlar. Nedense çok konuşmasak da… Hepimiz, içimizde bir yerlerde tuhaf bir sakatlanma yarattığını bildiğimizden belki, unutmuş gibi davransak da…

Çoğumuzun geçmişine dair ortak hakikat…

İş o kaçışla da bitmedi elbet. Belli bir yaşın üzerindeki Mağusalıların unutamayacağı en zor zamanlar o bir aylık muhasara günleriydi herhalde. Çok zaman geçmiş. Bugün 45’ine merdiven dayamış koca insanların bile bilmediği zamanlar. Bilenlerin sayısı git gide azalmış artık. Bilmem nasıl tarif etsem beynimin derinliklerinde halen var olan o duyguyu. Şimdi anlatırken bile bir ürperti geliyor içime. Hatta gene korkuyorum. Annesinin elinden tutmuş hızlı hızlı yürüyen o çocuk gibi…

Yapacak bir şey yok. Çoğumuzun geçmişe ait ortak hakikati bu. Öyleyse bununla yaşamaya devam etmek zorundayız. Geçmişi hatırlarken, deşerken geleceği kaybetmek büyük tehlike belki ama ortak hakikatlerimizden cemaat olarak kopmadığımızda topraktan ve insandan da kopmayız. Yani toplum olarak Kıbrıs’ın hemen her şehrinde yaşadığımız bu tip savaş hatıralarımızı bugünkü neslin bilmiyor olması, aslında önemli bir güvenlik ve dayanışma açığıdır.

Hatta geçmişteki bayramlardan, imeceden kopuşumuza hayıflananların bu serzenişinin altında o zor zamanların hatırlanmaması da bir etken olarak yatıyor olabilir. Biliyor musunuz; bazen dışarıdan Kıbrıs’a gelenlerin hoşumuza gitmeyen o bazı bildik değerlendirmelerinde kısmen haklı olduklarını düşündüğüm de oluyor. Kızmayın hemen, elbette hariçten gazel okuma kapsamında olanları kastetmiyorum.

Yurdunu seven vatanseverler!

Hepimiz seviyoruz bir şekilde yurdumuzu. Ama “mangala çıkanlar mı yoksa avcılık yapanlar mı ülkesini daha çok seviyor?”, “hangisi daha Kıbrıslı?” tarzı konuşmalara da anca bir yere kadar dahil olabildiğimi söylemem gerek. Erkin Koray’ın şarkısı gibi, en hızlı zamanlarında Kıbrıs’ın dünyayı çocuk gözleriyle seyretmiş, o zor zamanların yokluğunda-yoksulluğunda büyümüş bizim neslin elinde kalan bu tek mirasın üzerinde zaman zaman kesif bir yanlışlığa düşmeden değerlendirme yapmak insana iyi geliyor. Bilmem başkalarına da iyi gelir mi?

Tuhaf bir yorum yapayım mı size? Savaş hatırası aslında ülkemizin insan kaynağına nitel anlamda katkı yapması muhtemel geçerli varlıklarımızdandır. Baştan tuhaf dedim zaten, açıklamama izin verin. Bunu sığ milliyetçilik açısından kullanmaya yani istismar etmeye çalışanları politik anlamda son derece kısır bulduğumu da kayıt altına alayım da öyle devam edeyim şimdi.

Ülkemizde bugün kimlik gerilimleri yaşayan veya gelecek açısından ülkesinin gidişatından memnun olmayan ezici bir çoğunluk olduğunu araştırmalardan biliyoruz. Öyle ki; güncel araştırmalarda siyasi kurumlara duyulan güvenin aşağılarda olması bu tezi doğruluyor. Bunu biraz açmak istiyorum.

Kuzey Kıbrıs’ı Ortak vatan kılmak…

Bugünkü Kuzey Kıbrıs’ın de facto nüfusunun bileşimiyle ilgili dikkat çekici bazı veriler vardır. İlk olarak bugünkü nüfusun kritik tabanını Güney Kıbrıs’tan Kuzeye geçen tüm vatandaşlarımız oluşturuyor. Kuzeyde halihazırda yaşıyor olup ama farklı yerlere yerleşenleri de bu katmanın içinde değerlendiriyorum. Onların hemen üzerinde yurt dışından göç ederek yerleşmiş Kıbrıs Türklerinin tümünü alıyorum. Hemen onların üzerindeki üçüncü tabakayı Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinden Kuzey Kıbrıs’ı “vatanlaştırmak”(vatan kılmak) için yerleşenlerin tümünü koyuyorum. Bu üç katmanlı Kuzey Kıbrıs nüfusu 1980 yılına kadar bir biçimde oluşmuş ve yerleşmişti. Bu üç katmanlı nüfusa bakınca İbni Haldun’un dediği gibi zaman içerisinde dışarıdan gelenlerin içerdekilere ayak uydurmasının çok önemli olduğunu kabul ediyorum. Bu nüfusun üzerine sonradan gerek Anadolu’dan gelenlerle gerekse İngiltere ve diğer yerlerden gelen Kıbrıslı Türk kökenli yurttaşlarımızı da alıyorum. Bu üç katmanlı nüfusun Kuzey Kıbrıs’ın “stratejik insan” kaynağı olduğuna ve burada yapılacak gönülden geçen o olası iyi şeylerin tümünü bu üç katmanlı insanlarımızla yapacağımıza sonuna kadar inanıyorum. Bunlar aslında yepyeni bir Kıbrıslı Türk kimliğine tekabül ediyor.

İşte bu üç katmanlı ama yeni “Kıbrıslı Türk” neslini oluşturan bu insanlarımızın mutlu, refah içerisinde ayrımsız biçimde yaşamasının sağlanması siyasetin ana konusudur. Bu yeni nesil Kıbrıslı Türklerin asgari müştereklerinin temelinde ortak vatan, ortak hassasiyetler, kader birliği, hoşgörü benzeşmesi, adaletten ve eğitimden eşit pay alma ve nihayet ülkenin kalkınması yolunda iş bulma arayışında eşit mesafede görülme ilkeleri çerçevesinde yaşaması kaçınılmazdır. Bu saydığım asgari müştereklere; çeşitli zamanlarda gelmiş ve siyasi nedenlerle vatandaşlık almış ama kendisini bu niteliklerde görmeyenleri dahil etmediğimi söylemeliyim. Hatta bu gruba girenlerin vatandaşlık haklarından yararlanmasını bu üç katmandan oluşan ortak kimliğe yabancı ve zararlı bulduğumu belirtmeliyim. Ve siyasetin; ülkenin geleceğine, sosyo-ekonomik durumuna, eğitim düzeyine dair en ufak bir endişe taşımayan ve burayı “vatan” olarak da görmeyen bu insan kalabalıklarına esas katmandan farklı muamele yapmayı öncelik sayması gerektiğini de eklemek istiyorum…

İbni Haldun’un Asabiyye kavramından ülkemize projeksiyon…

Elbette sonradan gelmiş yerleşmiş, burayı vatan gören herkese devlet ve siyaset hizmet etmek mecburiyetindedir. Lakin bunun da karşılıklı olduğunu hemen belirtmeliyim. Mesela KKTC Meclisi’nde siyaset yapan partilerin kendi ülkesiyle ilgili çizdiği bir asgari müşterek gailesi var mı? Şimdi Meclis içinde ve dışında ayrımcılık yapmayı siyaset sanan partileri ve siyasetçileri tek tek sayabilirim. Lakin bunun sorumlusunun da yine Kıbrıslı Türkler olarak o üç katmanlı zemine oturan esas nüfusumuz olduğunu anlamamız gerek.

Günümüz siyaseti yeni ve modern anlayışta yani bugünün gerçekliğine uygun olarak bu konuları açıktan tartışmayı bile kendisine uzak sayıyor. Aslında keskin gözlemleriyle yedi asır önce İbni Haldun “asabiyye” kavramını ortaya atmıştı. İnsanların birbiriyle bağlılığı ve devletlerin çöküşünü de asabiyye bağının giderek gevşemesi ve bozulmasıyla açıklamıştı. 2000 yılında Kıbrıslı Türklerin kendi içlerindeki bağ biraz tamir olma yoluna girer gibi olsa da 2005 yılından sonraki süreçten günümüze kadar yaşananlar aslında devletle insanların bağlarınınbir tür birlikte çöküşüne işaret etmekte. Ülkemizdeki cari siyaset anlayışı bu ve daha birçok sebepten ötürü ilkel ve kullanışsız durumda artık.

Misal mi? Mesela “Türkiye’den kaynak akışı” sağlanıyor, “Türkiye kalemlerin kullanılmasına izin veriyor” gibi bir dolu cümlenin siyasetteki karşılığını sizlere bırakıyorum. Bu siyaset anlayışından ülkemizdeki her yurttaşımızı kurtarmak her eli kalem tutan insanın görevidir.

Bu konuyu daha sık yazmak istiyorum… Bir şarkıyla başladık yine onunla bitirelim. Belki aslında her daim olduğu gibi yine “en hızlı zamanlarda” yız. Öyleyse “birbirimize şöyle bir bakıp…”Eh, ne diyeceksek diyelim artık!

YORUM EKLE
YORUMLAR
ALFAROMEO
ALFAROMEO - 2 hafta Önce

ÇOK BOĞUCU V E BAŞARISIZ BİR MAKALE, RUHSAL BİR METAMORFOZ YAŞAYIP SUKUNETE ERERSENİZ,AMACINIZA DAHA YALIN VE COŞKUN BİR DİLLE ULAŞABİLİRSİNİZ.