Han Duvarları Şairi Faruk Nafiz Çamlıbel

Yaşam öyküsü

Türk şiirinin en güçlü hece şairi olan ve adını, Han Duvarları adlı şiiriyle özdeşleştiren Faruk Nafiz Çamlıbel, 1898 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Orman ve Maden Bakanlığı memurlarından Süleyman Nafiz Bey’dir. Annesi Fatma Ruhiye Hanım’dır. Şiire çocuk yaşlarında başladı. Yazarın ifadesine göre ilk şiiri ‘Saat’ 1914 yılında Çocuk Dünyası adlı bir dergide yayımlandı. İlk ve ortaöğrenimini Bakırköy rüştiyesi ile Hadika-i Meşveret’te yaptıktan sonra Tıp Fakültesi’ne girdiyse de bir süre sonra fakülteden ayrılarak gazeteciliğe başladı.

Faruk Nafiz Çamlıbel 1918’den itibaren aruz ölçüsü ile yazdığı ilk şiir kitabı, Şarkın Sultanları adlı şiir kitabıyla adını edebiyat dünyasında duyurdu. Önceleri aruz sonraları hece ile yazdığı şiirlerle kendini kabul ettirdi. Çamlıbel’in ilk dönemi acemi şiirler yazdığı, Servet-i Fünun’u taklit ettiği, şairane edalı, basmakalıp sıfatları kullandığı dönemdir. Bu dönem 1919’a kadar sürdü. İkinci dönemi, 1918-1924 arasıdır. Hayat tecrübesinin değişmesi, edebiyat dünyasında da bir değişiklik yaptı. Bu dönemde Z.Gökalp’a yaklaştı ve hece ölçüsünü kullanmaya başladı.

Şairin olgunluk dönemi, 1924-1938 arasıdır. 1922 yılında yazdığı Han Duvarları adlı şiiriyle kazandığı şöhret, ona yıllar boyu işleyeceği konuyu da buldurur. Han Duvarlarını yazdığı yıl, Kayseri Lisesi’ne Edebiyat öğretmeni oldu. Böylece genç şair, İstanbul’dan ayrılıp Anadolu’ya geçti ve Milli Mücadele’nin canlı havasına girmiş bulundu. 1924’te Kayseri’den, Ankara İlk Öğretmen Okulu edebiyat öğretmenliğine atandı. 1931 yılında coğrafya öğretmeni Azize Hanım ile evlendi. Bu evlilikten İsmet ve Yeliz adlı iki çocuğu oldu. 1932’de öğretmenliğini Ankara’dan İstanbul’a naklederek Vefa ve Kabataş Liseleri ile Amerikan Koleji’nde bulundu.

Öğretmenlik yaparken bir yandan da “Hayat”la kendi çıkardığı “Anayurt” dergilerini idare ediyor, şiirler yazıyordu. 1946 yılında İstanbul’dan milletvekili seçildi. Aralıksız olarak 14 yıl süren milletvekilliği görevi 1960’daki darbe ile sona erdi ve Yassı Ada’ya gönderildi. Bir buçuk yıl hapis yattıktan sonra suçsuz görülerek serbest bırakıldı. Tekrar yazı hayatına geri döndü.

1973’te eşinin ani ölümü üzerine bunalıma girdi. Dinlenme gezisine çıktığı Samsun vapurunda Kaş Fethiye arasında seyrederken 8 Kasım 1973’te bir kalp krizi sonucu öldü. 11 Kasım’da İstanbul’da Zincirlikuyu aile mezarlığında toprağa verildi.

Sanat anlayışı

Yahya Kemal’in çok etkisinde kalan, fakat günün heyecanını, şiirleriyle ifadeden çekinmeyen Faruk Nafiz’de, Yahya Kemal’deki mükemmellik endişesi yoktur. O, şiirlerini üstadı gibi yıllarca olgunlaşsın diye bekletmemiş, erken yayınlamış ve dönemin heyecanını beslemiştir. Bir yandan Mehmet Emin Yurdakul’dan gelen memleketi anlatma amacıyla, bir yandan da Milli Mücadeleden sonraki zafer heyecanıyla Anadolu coğrafyası, insanı, tarihi ve yaşayışıyla yeniden keşfedilirken, Faruk Nafiz de Anadolu’dan ses getiren şairler arasında yerini almıştır. Çamlıbel’in meşhur “Han Duvarları” (1922) şiiri, şairlere ve edebiyatçılara yepyeni bir ufuk açmıştır. Faruk Nafiz, “Sanat” adlı şiirinde sanat anlayışını dile getirirken yerli kaynakları görmezden gelenlere tepki gösterir. Bu şiirde baştan sona kadar yerli ve yabancı kaynaklar arasında kıyaslamalar yapan şair sonuçta, tek beslenme kaynağı Anadolu’yu gördüğünü şöyle ifade eder:

“Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken

Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz

Arkadaş biz bu yolda türküler tuttururken

Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz!”.

Bu anlayışta diğer milletlerin sanatlarıyla, Türk sanatı arasında alış veriş söz konusu edilemez. Şairin gözü sadece Anadolu’dadır. Onun henüz keşfedilmemiş, gizli hazinesinde bütün sanatları besleyecek bereketli kaynaklar olduğuna inanır. Bu kaynaktan sanatımız fışkıracaktır.

Faruk Nafiz halk edebiyatı geleneğinden yaralanırken folkloru da kullanır. Anadolu coğrafyasını, halkını, çeşitli yaşayış sahneleri içinde, bazen manzum hikâye anlatırken bu seçim yerindedir. Ancak folklorun şiirlerinde ayrı bir önem kazandığı başka yazarlar çıkacaktır. Millete ait bütün unsurların tespiti ve canlandırılması gibi son derece samimi ve saf bir heyecanla başlatılan folklor araştırmaları da halk edebiyatının etkisiyle birleşince, güçlü bir akım oluşturur.

“Han Duvarları” şiiri, İstanbullu aydın bir gencin ilk defa haşin Anadolu tabiatı ve suskun insanı ile karşılaşmasıdır. Şiirine Anadolu manzarasından bütün unsurları alan Faruk Nafiz, Maraşlı Şeyhoğlu’nun dörtlüklerinden yararlanarak, bu suskun insanın lirizmini ve hazin yaşamını ortaya koymuştur. Faruk Nafiz, şiirlerinde son derece temiz ve yalın bir dil kullanmıştır.

Çamlıbel sadece şiirleriyle değil, Manzum tiyatrolarıyla da devrin en önemli temsilcisidir.

F. Nafiz Çamlıbel’in edebiyatımızda önemli bir yere sahip olan “Han Duvarları” şiirinin çözümlemesini,  bu hafta sayfamızdaki yer darlığı nedeniyle siz sevgili okurlarımıza bırakıyorum. Yorum sizin.

HAN DUVARLARI

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…

Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları,

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık,

Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar,

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi,

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.

Ne civarda bir köy var, ne de bir evin hayali,

Sonum ademdir diyor insana yolun hâli.

Ara sıra geçiyor bir atlı iki yayan,

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan

Tekerlekler yollara  bir şeyler anlatıyor,

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine,

Uzanmışım, kalmışım, yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor,

Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.

Gitgide birer âyet gibi derinleştiler

Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler…

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı:

Fâni bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

Aygın baygın mâniler, açık saçık resimler.

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

Birden bire kıpkızıl birkaç satırla yandı,

Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı,

Ben garip çizgilerle uğraşırken baş başa,

Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa…

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından, yâr kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben”.

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi.

Artık bahtın açıktır, uzun etme arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına!

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk,

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden,

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda,

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü,

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…

Gönlümde can verirken köye varmak emeli

Arabacı haykırdı: “İşte Arablı beli!”

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

Bir menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç, dört arkadaş

Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

Çatırdayan çalılar dört cana can katıyor…

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

Kalbime, ateş gibi şu satırlar giriyor:

“Gönlümü çekse de yârin hayali

Aşmaya kudretim yetmez cibâli

Yolcuyum bir kuru yaprak misali

Rüzgârın önüne katılmışım ben”.

Sabahleyin gökyüzü parlak ufuk açıktı.

Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

Bir handa yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

Baş ucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

 “Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış harem diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”.

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lânet olsun aşmadınsa bu dağı.

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

“Hancı, dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu”

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:

“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”.

Yaşaran gözlerimde herşey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…

Gönlümü Maraşlının yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti, işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim.

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları.

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75