Hızlı karar verme davranışı ile çeviklik (agility) arasındaki ince çizgi

  Shirli Ender BÜYÜKÇAY

Bilimsel araştırmalar, strese neden olan ana faktörlerin belirsizlik, bilgi eksikliği ve kontrol kaybı olduğunu öne sürmekte. Kuşkusuz, günlük yaşamda zaman-zaman bu faktörlerden birini veya ikisini aynı anda deneyimlediğimiz olmuştur. Ancak, üçü-bir-arada, hele ki uzun süreli, belki de ilk defa deneyimliyoruz. Büyük ölçüde stres, kaygı ve endişe içindeyiz. Önümüzü görememek, eskisi gibi plan yapamamak ve alışık olduğumuzun dışında bir düzende hareket etme “çabası” içinde olmak, hayli yorucu. Diğer yandan, günümüz iş dünyası ve gündelik yaşamımızda, çeviklik (agility), dayanıklılık (resilience) ve yeni duruma hızla adapte olmak (bounce back), her zamankinden daha geçerli ve gerekli beceriler oldu.

   Doğamız gereği, zorlayıcı duygu ve durumlarla baş etmede bilişsel mekanizmaları devreye sokuyoruz; yani olaylara hızla anlam yükleme ve karar verme yoluyla, durumu kontrol altına almaya çabalıyoruz. Bu yolla durumu kısa süreliğine kontrol altına alsak da, yeni bilgi denkleme girdikçe dengeler şaşıyor  ve yeniden denge arayışına giriyoruz... Aslında, sürdürülebilir denge çabası içindeyken yaptığımız, acele karar vermek! Acele karar veriyoruz; çünkü, zihnimiz bizi belirsizliğin içinden çıkarmaya itiyor. Belirsizlik içinde yüzmek o denli rahatsız edici ki, karar verme suretiyle adeta bir dala tutunuyoruz... dalın sağlamlığını veya nev’ini bilmeden.

   Çeviklik, dayanıklılık ve adaptasyon becerileri acele karar verme davranışıyla çok bağdaşık gibi görünse de, bütünsel bakışla değerlendirildiğinde, birbirini çok da desteklediği söylenemez. Zira, karar verirken varsayımlarımıza dayalı olası sonuçlar kurgulamaktayız; yenilikçi ve yaratıcı düşünme, farklı alternatifler yaratma ve farklı bakış açılarıyla bakma yetimizi kenara bırakıp, akla gelen ilk kurguyla noktayı koymaktayız. Birçok alternatifin arasından seçim şansı yaratmak yerine, ilk akla yatkın olana “fit” oluyoruz. Özetle, erken karar verdiğimiz zaman, aklımızdan geçmeyecek olasılıklara kendimizi kapatmış oluyoruz. Oysa, karar veya kurgumuz hayal gücümüzün enginliğiyle sınırlıdır; ve hayat sınırsız olasılıklarla doludur...

   Dayanıklılık, çeviklik ve adapte olma becerileri hızlı düşünmeyi, analiz etmeyi, alternatifler üretmeyi ve analitik düşünce yapısıyla geçmiş deneyimlerden esinlenerek “daha önce benzer yoldan geçmiştim, ne yapmam gerektiğini biliyorum” özgüveniyle ve sükunetle, dinlikle görünmeyen yolu görerek karar vermeyi ve harekete geçmeyi ihtiva eder. Anlık (adhoc) kararlara yer yoktur; aksine, en karmaşık veya kaotik durumda dahi, bilinçle, farkındalıkla, enine boyuna analiz yoluyla bir karar verme süreci vardır. Sürprizlerle karşılaşma olasılığı oldukça düşüktür; çünkü, olabilecek her tür senaryo zaten gözden geçirilmiş ve tam hazır olma durumu vardır.

   Oldukça eski bir hikaye “Acele Karar Vermeyin”, erken/hızlı karar vermeyi çok güzel anlatıyor... Rivayete göre Çin düşünürü Lao Tzu’ya ait. Ana mesaj “Acele karar vermeyin! Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının...” Hikaye özetle şöyle... Köyün birinde yaşlı bir adam varmış... çok fakirmiş, ama dillere destan bir beyaz atı ve tek bir oğlu varmış. Kral atı karşılığında büyük bir servet teklif etmiş, ama yaşlı adam “bu at benim için bir at değil, bir dost; insan dostunu satar mı?” hep dermiş. Bir sabah kalkmışlar, at yok. Köylüler “seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları çalacakları belliydi; krala satmadın ve şimdi ne paran var, ne de atın...” demişler. İhtiyar “karar vermek için acele ediyorsunuz; tek bildiğimiz at kayıp; ondan ötesi sizin yorum ve verdiğiniz karar. Atın kaybolması talih mi talihsizlik mi, henüz bilmiyoruz; çünkü bu olay henüz bir başlangıç...” demiş.

   15 gün sonra beyaz at, peşinde 12 vahşi atla beraber geri gelmiş. Köy ahalisi ihtiyara gelmiş ve ne kadar haklı çıktığını, atının kaybolmasının talihsizlik değil, aksine talih kuşu olduğunu söylemiş. İhtiyar “karar vermek için yine acele ediyorsunuz; tek bildiğimiz, atımın geri döndüğü; ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz...” demiş. Bir hafta sonra, atları terbiye ederken ihtiyarın oğlu düşmüş, bacağını kırmış, köylüler “aaahh, ne büyük talihsizlik, fakirdin, şimdi eskisinden daha fakir, zavallı olacaksın” sözleriyle ihtiyara gelmişler. Yaşlı adam köylülere yine acele karar verdiklerini söylemiş; ama ahali onun için “bunak” deyip dalga geçmiş. Kısa süre sonra savaş patlak vermiş, tüm gençler askere alınmış, ihtiyarın oğlu dışında. Köylüler ihtiyarın başına toplaşıp ne kadar haklı olduğunu, oğlunun bacağının kırılmasının talihsizlik değil, bir şans olduğunu öne sürmüşler. Yaşlı adam yine “siz erken karar vermeye devam edin; ancak ne olacağını kimseler bilemez... Bilinen tek bir gerçek var, o da, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Bunların hangisi talih, hangisinin şansızlık olduğunu sadece zaman ve olaylar gösterecek...” demiş.

   Hikaye köyde hala devam ediyordur; belki yaşlı adam köylülere uyup erken karar vermeye başlamıştır; belki de köylüler acele karar vermekten vazgeçmiştir... Kim bilir! Kesin olan şu ki, cereyan eden olayların tamamı birbiriyle bağlantılı olduğudur ve bulunduğumuz konumda bütünü göremesek de, onlar bütünün parçaları olarak gelirler; biri diğerini tamamlayarak, bir mükemmeli yaratmaya hizmet ederler. Leonardo da Vinci’nin dediği gibi, “görmeyi öğrenin; her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu göreceksiniz.

   İşte, asıl mesele, belirsizlik içinde olduğumuzda, parçalar halinde gelen olayları anlamakta meraklı ve sabırsız davranmamız; ne getireceklerini, bizim için hayırlı-hayırsız, talihli-talihsiz, iyi veya kötü sonuçlarını bilmek istememiz. Bilginin gelmediği durumda ne yapıyoruz; hayal gücümüzün sınırları çerçevesinde boşlukları kendimiz dolduruyoruz... Çoğunlukla, bu işlemi de, akla gelen ilk senaryoyla tamamlama, başka olasılığa açık kapı bırakmama eğiliminde oluyoruz... Merak ediyorum, köylülerden biri olsaydık “aaahhh... ne harika ki değerli atın yok olmuş, bir bakarsın 12 vahşi atı peşinden getirir...” gibi bir senaryo kurgular mıydık? Sanmıyorum!

   Bu hikaye tabii ki bir kurgu... Ancak, hayatımızı bir film şeridi gibi gözden geçirdiğimizde, emin olun ki, örnek olacak sürüyle olay bulabiliriz... Zaman zaman hızlı karar vermişizdir; yeri gelmiş bütünü görme çabasıyla, farklı olasılıkları göz önünde bulundurarak, cesaret ve farkındalıkla, bilinçle risk alarak gelişim odaklı zihniyetle hareket etmişizdir. Blair McPherson’ın 2016 tarihli “Agile, adaptive leaders” (Çevik, adaptif liderler) başlıklı makalesinde, çevik liderleri birkaç özellikle tasvir ediyor:

Belirsizlikle baş etme: Detaylara sahip olmasa da doğru soruları sorabilen.

Bilgi eksikliğinde şeffaflık: Bilgi sahibi olmadığını saklama çabasında olmayan, konuyu ilgili takım üyesine veya uzmanına sevk eden.

Değer odaklılık: Her tür hizmet ve iş alanına değerler ile deneyimleri uyarlayan.

Liderlik: Güvenirliği profesyonel bilgi veya statüsünden değil de, liderlik ve aktarılabilen yönetim becerilerine sahip olan

Duygusal beceriler: Profesyonel gelişim kadar kişisel gelişimi desteklemesinden dolayı öz farkındalığa önem veren.

Sosyal beceriler: İlham veren, güven aşılayan, etkileyen, ikna eden, empatik dinleyen, takım üyelerin gelişimine ve kendilerini ifade etmelerine fırsat veren...

   Özetle, bu günlerde özellikle, üç stres faktörüyle bir arada yaşarken, yaşadığımız olayların neye haberci olduğundan bihaber, çok fazla anlam ve hüküm vermekten kaçınmalı, her olayı tek-tek ele almaya özen göstermeli ve acele karar vermemek için kendimize fırsat vermeli ve çevikliği hayatımıza daha fazla almalıyız... İlla da karar vermek durumunda isek, süreci mümkün olduğunca yavaşlatmalı ve uzatmalıyız... Mümkün oldukça çok bilgi toplamaya bakmalıyız; uzmanına danışmalıyız; değerlerimiz ve deneyimlerimizi temel almalıyız; duygusal ve sosyal becerilerimizi daha fazla ön plana alarak farkındalıkla, empatiyle, güvenle ve gelişime fırsat vermeliyiz.

YORUM EKLE

banner75