İhsanda bulunduğun sürece üzülme!

   Sadece kendini düşünme gibi hasletler mutluluğun düşmanıdır. Allah Teala düşmanlarını vasıflandırırken  “Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup” ifadesini kullanmaktadır. Bu evsafta olmaktan ısrarla kaçın. Bu tür insanlar dünyanın kendi etraflarında döndüğünü zannederler. Kendilerinden başkasını düşünmez, başkalarına önem vermezler, yalnız kendileri için yaşarlar. Oysa mutluluğun yolunu kendinden çok başkalarıyla ilgilenme de aramak lâzım.

   Dolayısıyla gönlünde bir ferahlık ve huzur istiyorsan mahruma infak et, mazluma yardım et, kederliyi teselli et, aç olanı doyur, hastayı ziyaret et, zorda olana elini uzat. İşte o zaman gerçek mutluluğun seni kuşattığını göreceksin...

   Bir Müslüman için hiçbir şey, Allah'ın hoşnutluğundan ve O'nun sevgisini kazanmaktan daha üstün değildir. Mümin hayatı boyunca sürekli olarak kendisini Allah'a yakınlaştıracak vesileler arar.

   Allah Teala Kuran'da müminlere bir sır ve bir müjde olarak yaptıkları infakların Kendisi'ne yakınlaşmaya sebep olduğunu bildirmiştir. Bu nedenle sevdiği şeylerden ve ihtiyaçlarının arta kalanını infak etmek Müslümanlar için bir zorluk değil, aksine Allah'a olan bağlılıklarını ve sevgilerini gösterecekleri çok değerli bir fırsattır. Allah Teala Kur'an-ı Kerimi'nde:

   “Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah Katında bir yakınlaşmaya ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları Kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir" buyuruyor. (Tevbe Suresi, 99)

   Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Kıyamet günü aziz ve celil olan Allah şöyle buyuracak:

"Ey ademoğlu! Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin!" Kul diyecek:

"Ey Rabbim, Sen Rabbülâlemin iken ben seni nasıl ziyaret ederim?" Rab Teâla diyecek:

"Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eğer onu etseydin, yanında beni bulacaktın!"

Rab Teâla diyecek:

"Ey ademoğlu ben senden yiyecek istedim ama sen beni doyurmadın?" Kul diyecek:

"Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki alemlerin Rabbisin?" Rab Teâla diyecek:

"Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin ben onu yanımda bulacaktım." Rab Teâla diyecek:

"Ey Ademoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin!" Kul diyecek:

"Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki Alemlerin Rabbisin!" Rab Teâla diyecek:

"Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın, bunu benim yanımda bulacaktın!" (Müslim, Birr 43, (2569)

***

İnsanın hayatını anlamlandırma isteği ve ahiret inancı

   İnsan akıllı, düşünen ve bilen bir varlıktır. Yaratılışından getirdiği anlama, bilme, merak etme duygusu gereği olarak kendi kendine bazı sorular sormuş ve bunların cevabını aramıştır. Bunların başında gelen ve insanı en çok düşündüren sorulardan bazıları şunlardır: “Nereden geldik, nereye gideceğiz? “Bu dünya bir gün yok olacak mıdır? “Öldükten sonra yeni bir hayat var mıdır?” “Ruh ölümsüz müdür?” Gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimler bu soruların cevabını veremez. Bu soruların cevabını ancak din verir. Çünkü hayatı anlamlandırma isteğinin engellenmesi durumunda insan var oluş boşluğuna düşer. Birey hiçlik ve yoklukla yüz yüze gelir. Bu durum can sıkıntısı ve var oluş kaygısı şeklinde kendini gösterir. Böyle bir insan, hayatında hedef ve gayesinden uzak olarak yaşar.

   Dinimizin temel kaynağı olan Kur’an “Bizim Allah’tan geldiğimizi ve Allah’a döneceğimizi” (Bakara suresi, ayet 185) bildirerek, ahiret hayatının var olduğunu haber veriyor. İnsan başıboş, amaçsız yaratılmamıştır. Yüce Allah Kur’an’da: “Allah, ölümü ve hayatı, hanginizin daha güzel davranışlarda bulunacağını imtihan etmek için yarattı” (Mülk suresi, ayet 2) buyurarak hayatın amacını açıklamaktadır. Başka bir ayette de insanın bu amacı unutmadan yaşaması gerektiğini “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor”(Kıyame 36) ayetiyle hatırlatmaktadır.

   Ahiret inancı insana, öldükten sonra ne olacağını bildirerek, onu belirsizlikten gelecek endişesinden kurtarır. Ruhsal yönden büyük bir rahatlama içinde olmasını sağlar. Nasıl ve niçin yaşaması gerektiğini bildirerek, hayatını anlam kazandırır.

İnsanın adalet duygusunu gerçekleştirme isteği ve ahiret inancı

   İnsandaki adalet duygusu ahirete inanmayı gerekli kılar. Bilindiği dünya hayatında herkes işlediği suçun cezasını tam anlamıyla çekmemekte, birtakım haksızlıklar meydana gelmemektedir. Haksızlığa uğrayan insanlar, bu haklarının iade edilmesini isterler. Bunun dünya hayatında alamazlarsa, bunun ahirette gerçekleşmesini arzu ederler. İnsanın bu isteğini Allah ahiret hayatında gerçekleştirecektir. O, mutlak adaletiyle iyileri ödüllendirilecek, kötüleri ise cezalandıracaktır. Yüce Allah Kur’an’da: “Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi amel işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar?… Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez” (Casiye 21-22) buyurmaktadır.

Sorumluluk duygusu ve ahiret inancı

   İnsan sorumlu bir varlıktır. İnsanın sorumluluğu hür bir iradeye sahip olmasının bir sonucudur. Allah insana iyiyi, kötüyü bildirmiş, (Şems 8) onu seçimlerinde serbest bırakmıştır. O, insanı belli bir şekilde davranmaya zorlamamış, ona dilediğini yapma hürriyeti vermiştir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’a göre insan kendi yaşayışından sorumlu tek varlıktır. “O gün kişi önceden yaptıklarına bakacaktır.” (Nebe suresi, 40)

   İnsanın belli davranışlarından sorumlu olması, bunların karşılığını göreceği bir hayatı gerekli kılmaktadır.

   Özetle: insanın sonsuzluk arzusunu gerçeklemesi, yaşamını anlamlandırması, adalet duygusunun gerçekleşmesi için; Ahirete iman dini açıdan gerekli olduğu gibi aklımız açısından da gereklidir. (Osman Ay - dinibil.com)

YORUM EKLE

banner75