İkilem

Hayatımızı bugünlerde Nasrettin Hoca’nın “sen haklısın, sen de haklısın” dediği türden yaşıyoruz. Bu ikilemler hayatımızda özellikle pandemi sonrasında daha geniş yer almaya başladı. Güvenlik, özgürlük, teorik, pratik gibi ikilemlerle gündelik yaşantımızda daha sık karşı karşıya gelmeye başladık. İnsan yaşamındaki en büyük sorulardan biridir bu ikilemler. Hz. Adem ve Havva annemizin cennetten çıkarılma sebebidir ikilem. Yasak elmayı yemek veya yememek arasında şekillenen bir yaşam değil mi geldiğimiz nokta? Doğru ile yanlışı nasıl ayıracağımız, yani herhangi bir durumda izlenmesi gereken ahlaki yolun ne olduğunu nereden bileceğimizdir. Farklı ahlaki sistemleri açıklayan klasik bir örnek olarak, “tramvay problemi” verilir. Bir tramvay, kötü adamın beş kişiyi bağladığı raylara son hızla yaklaşıyor. Eğer tramvay çarparsa insanlar ölecekler. Başka bir yöne giden farklı bir rayda ise yine bu kötü adamın bağladığı bu sefer bir kişi bulunmakta. Siz de demiryolundaki makasın yanında durmaktasınız. Kolu çekerseniz hızla yaklaşan tramvayı bir kişinin üzerine yönlendirmiş olacaksınız ve o kişi ölecek fakat bu hamleyle beş kişiyi kurtarmış olacaksınız. Kolu çekmek sizce doğru mu? Nihayetinde bunlar yalnızca soyut sorular değil. Yukarıdakine benzer ölüm-yaşam sorularını her gün vermek zorunda kalabiliyor insan. Doktorlar, acil servis çalışanları, siyasiler gibi farklı kesimden birçok insan her an bu ikilemlerle karşı karşıya gelmekte. Bu ikilemlere verdiğimiz cevaplar yaşamımızı şekillendirir. Bunlara göre tarih akmaya devam ediyor. Seçtiğimiz yollara göre biçimlenen yaşamlara göre ilerliyoruz. Esas sorumuz da tam da bu noktada geliyor? Biz bu sürecin neresindeyiz? Heraklitos’un aynı nehirde iki kere yıkanamazsın dediği nehri izleyecek miyiz yoksa bu nehrin akışını değiştirmeye çalışacak mıyız? Bu aslında iyimser bir devrimciliği gerektiriyor. Heraklitos’un nehri geçmişe değil geleceğe doğru akıyor. Geçmişi bir kere daha yaşamayacağız. Ama geleceği hep birlikte yaşayacağız. Geçmiş bir tane onu da yaşadık. Ama gelecek sonsuz ikilemleri bünyesinde barındırmıyor mu? Geleceği belirleyebilir ve etkin olabiliriz. Geçmişi alın yazımız yarattı geleceği ise bu yolda vereceğimiz çaba ve alın terimiz oluşturacak. Evrimin de özü budur her şey akar ve değişir. Tıpkı bugünlerde Kıbrıs siyasi hayatındaki ve politikalarındaki değişim gibi. Kıbrıs geçmişini aslında sanılanın aksine gelecek değiştirecektir. Kıbrıs’ın geleceği geçmişini peşinden sürüklüyor. Bu kişisel olarak da böyle değil midir? Geçmişte bize acı veren olaylar çok olumlu bir sürecin başlangıç noktası olabiliyor. 10 yıl sonra bu süreci bugünkünden çok daha farklı değerlendirebiliyoruz. Kıbrıs sorunu Türkiye için de hiçbir zaman sıradan bir dış politika sorunu olmamıştır. Kıbrıs'ın stratejik önemi ve Türkiye siyasetinde "ulusal dava" olarak kapladığı hayati sembolik alan bunun en temel göstergesidir. Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik meşru müdahalesi ile de ortaya çıkmıyor. Türkiye 1974'te müdahale ettiğinde Kıbrıs sorunu 11 yıldır zaten vardı. Öyle olmasa Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün Mart 1964'ten beri adada konuşlu olmasını nasıl açıklayacağız. Bugünün ikilemlerini değerlendirirken 1974 olaylarının arka planını gözden kaçırmamak gerekir. Tarihin ve insanlığın sesine de kulak vermemiz gerekiyor. Bugün Suriye’de, Azerbayecan’da yaşanılan da insanlığın sesi değil midir? Tıpkı Kapalı Maraş bölgesindeki binalardan, Muratağa, Atlılar ve Sandallardan yükselen sesler gibi. Bunlardır insanlığın sesi. Hepimiz küçük bir çocuğun yapabildiği cesareti göstererek “Kral Çıplak “ diyebilmeliyiz. Kıbrıs'ta iki tarafa uluslararası toplum tarafından tam ve eşit statü tanınmadıkça, Kıbrıs Rum tarafının müzakere yoluyla çözüme yönelik tüm çabaları sonuçsuz bırakmaya devam edeceğini görmemiz gerekir. Kıbrıs sorunu, Türkiye için bir gerilim noktası olmasına rağmen, Batı ile de bağlantısının ayrılmaz bir parçasıdır. Türk siyasi hayatının her döneminde, merkezden aşırı sola ve sağa kadar siyasi seçkinler, Kıbrıs sorununu "ulusal bir dava" olarak kabul ederken AB gerçeği ikilemeni de yaşamışlardır. Kıbrıs’ta Türkiye -AB çizgisinde gidip gelen süreç de bu ikilemin yansımadır. Ben sanılanın aksine bugün yaşadıklarımızın herkesi uyandıran bir süreç olduğunu düşünmekteyim. Marx’ın dediği gibi çözümün gündeme girişinin ilk ayak sesleri olduğunu değerlendiriyorum. Evrim ancak devrimsel kararlarla yol alır. Heraklitos’un ırmağı akmaya devam ediyor ve edecek. Kıbrıs meselesinde gençlerin, siyasilerin, aydınların artık bu ırmağı seyretmekten vazgeçip ırmağın içine girmesinin zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu ırmak da yıkanmak için değil ırmağın akışının yönünü değiştirmek için. Bunun için cesaretimiz yoksa nasıl değiştireceğiz geleceği. İnsan cennetten kovulmayı göze aldığında insan olmamış mıdır? Bizimde Kıbrıs’ta yaşadığımız ütopyadan uyanıp en büyük zorlukların üstünden gelmek için bir şeyleri değiştirmeliyiz.
 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Sami Tandoğan
Sami Tandoğan - 2 hafta Önce

Tebrikler.Güzel bir yazı olmuş

banner75