İnsanın dengeleri

İnsan Allah'ı (c.c) unutursa, bir ceza olarak Allah da insana kendisini unutturur.  İnsanın kendisini unutması; temel meselelerini gözden kaçırması, fıtratını (yaratılışını) nazar-ı itibâra (ciddiye) almaması demektir.

Temel meselelerimiz nelerdir? Yaratılış maksadımız, Allah insanlar ve âlem karşısındaki konumumuz.

Ya fıtratımız (yaradılışımız)? Bir dengeler sistemi: Ruhla beden, akılla gönül arasındaki dengeler. Gönül dünyâmızın kendi içinde bir sürü dengeler: Menfeat-diğergamlık (başkalarını düşünen), sevgi-nefret, şefkât-gadap (öfke) ve benzeri duyguların birbiriyle olan dengeleri.

İnsan Allah'ı dolayısıyla kendini unutunca yaratılış maksadını ve dünyâdaki konumunu hiç düşünmeyecek, içgüdülerine teslim olacak, sorumluluklarını unutacak, irâdesini yerli yerinde kullanamayacak, tekâmülünü (olgunlaşmasını) sürdüremeyecek, bencillik ve şehvet duygularını öne çıkaracak, gayeler ve vâsıtalar yer değiştirecek... Neticede hem kendisini, hem de çevresini berbat edecektir. Çok karmaşık bir makina, kullanma talimatı dikkate alınmaksızın acemice kullanılacak, hem makina hem çevre tahrib edilecektir.

İnsan, geçmişini unutamayan, gelecek endişesinden kurtulamayan, arzuları sonsuza uzanan bir varlık. Her canlı gibi “ezelden ebede (sonsuza) akan bir ırmak, ömrü zaman kadar uzun”. İnsanın ne ruhsal yönü hakkında yeterli bilgimiz var, ne de fizikî yönü hakkında. Ne akıl potansiyelinin miktarı biliniyor, ne de gönül potansiyelinin... Bir muamma insan, bir sırlar yumağı.

İnsanın saadeti hangi yönünün hangi nisbette tatmîniyle mümkündür? Endişelerinden nasıl kurtulur? Hayâtın büyük acıları karşısında metanetini nasıl korur, dengesini nasıl muhafaza eder?

İnsan fizikî yönüyle de ruhsal yönüyle de tanınmıyorsa ne yapmalı? “Ne hâli varsa görsün, zâten tanınmıyor” mu demeli, saadetine de, felâketine de ilgisiz mi kalmalı? Yoksa, “böyle hârika bir varlık perişan edilmemeli, rastgele bir ömür sürmeye bırakılmamalı, bir bilene sorulmalı; bakalım bu insan denilen varlık niçin dünyaya sürülmüş, görevi nedir, nelere dikkat etmeli” mi demeli.

Tamamen meçhulümüz olan bir dünyâda, tamamen meçhulümüz olan yapımızla ya şaşkın şaşkın etrafımıza bakınıp duruyoruz, ya da burnumuz doğrultusuna yürüyerek dengelerimizi alt-üst ederek bunalım ve cinâyet atmosferlerine dalıyoruz. Yahut beygir gücüne dönüşerek, toplum makinasının basit bir âleti hâline geliyoruz. Üretim ve tüketim boyutuna kadar inip tükeniyoruz.

Bedensel hazları esas alan tek boyutlu bir hayat anlayışı, âhireti gözardı etsek (!) bile acaba insanı mes'ûd eder mi? Nefsini güldürürken ruhunu ve gönlünü ağlatmış olmaz mı? Bedensel hazların tatmînî ruhsal hazların da tatmini anlamına gelir mi?

İnsanın ölüm karşısındaki, ayrılıklar karşısındaki feryatlarını, kaygılarını nasıl dindirmeli? Nasıl tesellî etmeli insanı ayrılık acıları buram buram tüterken? “Soğumamış mezarlar üzerine ziyafet sofraları kurmak” neyi halledecektir. İnsanın gönül dünyâsının fırtınalı bir deniz gibi çalkalanıp durmasına, kendisini kayalara çarpmasına seyirci mi kalınacaktır? Feryatlar duymamazlıktan mı gelinecektir? Toprağın balçığından başlayıp tırmana tırmana, melekler âlemini aşıp Arş-ı Âlâ'ya ulaşabilecek bir potansiyel gücün, şehvet ve şöhret atmosferinde dönüp-durmasına, harcanıp gitmesine göz mü yumulacaktır?  Yoksa Yaratan'a, insanın ilk öğretmenine müracaat edilip, bu muamma varlığın dünyâ ve âhiretinin Cennet'e nasıl dönüştürüleceği mi sorulacaktır?

Yaratan hem büyük potansiyelde bir varlık yaratsın, hem de onu dünya çölüne bırakıp akıbetiyle hiç ilgilenmesin, “ne hâlin varsa gör” desin, uçsuz bucaksız ormanlar içine küçücük çocuğunu bırakıp giden anneye dönsün... Hayır, O “deistlerin (inançsızların) anladığı tarzda bir ilah” değildir. Yâni, âlemi ve insanı yaratıp ayarladıktan sonra, umursamaz bir şekilde, kendi yüksek âlemine çekilmiş bir yaratıcı değildir. O şefkat ve merhametinin gereği olarak, yarattığı âlemleri ve insanlığı sürekli görüp gözeten, iyiliğini ve saadetini isteyen bir Yüce Allah'tır. O sebeple peygamberler, talimatlar (semavi kitaplar) göndermiş, melekler yaratıp ilhamlar bahşetmiştir. İnsanın feryatlarına ilgisiz kalmamış, “şah damarından daha yakınım, gönlündeki sevinçleri de kaygıları da biliyorum, seni o kaygılardan kurtarmaya kadirim, dua et icabet edeyim” buyurmuştur. İbâdet ve yalvarma istekleri yaratmıştır.

Güneşi görünce gülümseyen güller gibi çocuklar yaratan Allah (celle celâluh), onları dünya çöllerine bırakıp, “kendi kaderini kendin çiz” dememiş, dayanılmaz mes'ûliyet yüklerinin altında ezmemiştir.

İnsan Allah'ı (c.c), Peygamberi, Kur'ân'ı ve Ahireti unutursa elbette dünya çöllerinin şaşkın yolcusu olacaktır. Herbîr yöne gidebilir ama, hangi yön selâmete çıkıyor, nereden bilsin? Ölüm ötesini kim öğretsin? İstikbâli bilemeyen isabetli hedefi nasıl seçsin? Manevî yönünü geliştirip ulvî hazlara nasıl ulaşsın? Yüksek hazlara ulaşmadan dengeyi nasıl kursun? Dengeyi kurmadan nasıl mutlu olsun? Yücelme ve yükselme fikrine nasıl ulaşsın? Toprağın balçığı olarak kalmaya gönlü nasıl razı olsun? Ruh bedendeyken beygir gücüne nasıl dönüşsün; ölümü nasıl unutsun, basitliklerden, rezilliklerden yüzünü çevirsin de nereye dönsün? Yaratana yönelmeyi, “O’na doğru kaçma”yı nasıl başarsın? Cennetin varlığını nereden bilsin. “Öte dünyasız bir hayâtın tüm başarılarının bir aptal avuntusu olduğunu” nasıl farketsin? Ölen anasını, yavrusunu, sevgilisini nasıl unutsun? Ayrılık acılarını nasıl tavsatsın, nasıl dindirsin? İntiharı bir kurtuluş olarak nasıl görmesin? “Yaşlanıp köhnemek hazîn/yok mudur bunun çâresi yâ Rabbe'l âlemîn” çığlıklarını nasıl dindirsin? Tabut gıcırtılarını nasıl unutsun? Fedâkârlık ve müsamahakârlık meziyetine nasıl ersin? Hayâtın kutsal yönünü, Allah'a  bakan yüzünü göremezse beddua ve lanet dumanlarında nasıl boğulmasın?

Yaratanın razı olduğu hayat tarzına, O’na kulluk şuuruna eremediyse, şeytanın razı olduğu hayattan ve kula kulluktan nasıl kurtulsun? Ruhunu, gönlünü, aklını, bedenini sömürülmekten nasıl korusun? Vicdan mahkemeleri nasıl kurulsunda gönül hâkimi yargı makamına nasıl otursun? Vicdan mahkemelerinin kurulmadığı, gönül hâkimlerinin bulunmadığı bir dünyâda hak-hukûk nasıl korunsun? Hak ve hukukun korunmadığı bir dünyada müşterek bir hayat nasıl kurulsun?

İnsan kendi eksikliğinin farkında olduğu gibi, eksik insanlara ısınamadığının da farkındadır. Kemâle, güzelliğe ve hayra fıtraten meyillidir. Öyleyse hayırlı ve mükemmel bir Örnek arayacaktır. Bu arayış onu Peygambere götürecektir. Ve iman dairesine girip huzura kavuşacaktır.

“Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak üzere gönderildim” diyerek vazifesinin kaliteli insan yetiştirmek olduğunu ilân eden Peygamberi tanımayan kimi misâl edinecektir? Peygamberi dışlarsak kimin hayâtı bizi ne kadar cezbedecektir? İnsan öğüte mi örneğe mi muhtaçtır? İnsan gördüğünün mü, duyduğunun mu daha çok etkisindedir?

Peygamberlerin ve izince gidenlerin elleri sıcaktır. Metafizik boyutunu dumura uğratmış olanlar insanın bir yönüne hitabetseler onbir yönünü ihmâl ediyorlar. Bir yönünü doyuruyor bin yönünü aç bırakıyorlar.

Vel-hâsıl imâna ve İslam'a kıyanlar, insana da kıyanlardır. Daha doğru bir ifâdeyle, insanı evire çevire kullanabilmek, kendi değirmenlerine su taşıyan bir aptal köle hâline getirebilmek için, onun Allah'tan koparılmasını tek çıkar yol olarak görmüşlerdir. Bu başarıldıktan sonra kölenin gözündeki fer de, dizindeki derman da, damarındaki kan da hep efendiler içindir. Bundan böyle kölenin hep vazifeleri, efendilerin de hep hakları olacaktır. Köle getirecek efendiler yiyecektir.

YORUM EKLE

banner96