İş dünyasının garabeti

    İktisat kuramları; ekonomik büyümenin, iş gücüne duyulan ihtiyacı arttıracağını ve bunun da işsizliği azaltacağını söylemektedir. O zaman yapılması gereken daha çok işin olması daha çok insana ihtiyaç duyulduğu anlamına mı geliyor? Artan işsizilik rakamları bunun böyle olmadığını göstermektedir.

  Günümüzde teknolojinin gelişmesine paralel olarak iş gücü ihtiyacı daha çok otomatik yollarla (makine ve bilgisayar ağırlıklı olarak) karşılanmaktadır. Çalışanlar üretim faktörleri için bir kaynak olarak görülmektedirler. Covid-19 salgını ve karantina süreci bizlere bu bakış açısının doğru olmadığını göstermiştir. Doktorlar, hemşireler, eczacılar, tıbbi personel, kargo çalışanları, kasiyerler gibi bu süreçte yaşamlarımıza devam etmemizi sağlayan insanlar, en temelde çalışanların sıradan bir kaynaktan çok daha fazlası olduğunu bizlere öğrettiler. Özellikle sağlık hizmetlerinin sağlanmasını ve toplumun en savunmasız kesimlerinin temel ihtiyaçlarının karşılanmasını, tümüyle pazar şartlarına, piyasa koşullarına bırakamayacağımızı gördük. İnsanlar ve emekleri, sadece “kaynak” olmaktan ibaret değildir. İnsan ve emeği olmadan hiçbir kaynak, üretimi de, hizmeti de, işleri de, işyerlerini de var edemeyiz.

  Kötü senaryolardan kaçınmak için ne yapılmalıyız? Öncelikle, çalışanların kendi hayatlarını ve geleceklerini etkileyen işyeri kararlarına katılımının sağlanması gerekmektedir. Yani işyerleri demokratikleştirilmelidir.  İş bir meta olmaktan çıkarılmalı ve herkes için faydalı istihdam sağlanmalıdır. Hem salgının getirdiği riskler hem de çevresel felaket ile karşı karşıya olduğumuz bu kritik dönemde, bu iki stratejik dönüşümü yapmak, bize sadece insanlara onurlu çalışma şartları yaratma konusunda değil, aynı zamanda gezegendeki yaşamı ve geleceği korumak adına kolektif hareket etme konusunda da yardımcı olacaktır.

   Acaba iş dünyamız bu değişime hazır mı, istekli mi? İnsan Kaynakları ilanlarına baktığımızda dünyanın hiçbir döneminde bu kadar nitelikli personel aranmadığını fark ederiz. Bu kadar yüksek beklentilerle alınan personelleri memnun etmek içinde işletmeler çalışanlarına bir sürü CEO, takım lideri, genel müdür gibi iç boş unvanlar vermektedir. Çevremizdeki işletmelere baktığımızda bunların örneklerini rahatlıkla görebiliriz. Yetkisiz genel müdürler, altında çalışanı olmayan takım liderleri gibi… Günümüzün çetin çalışma ortamlarında işletmeler çalışanlarını eğitmeden onları maaş ve tehdit ile idare etmeye çalışıyorlar. Sonuç olarak mutsuz çalışanların olduğu birçok işletme karşımıza çıkıyor. Birçok üst düzey şirket yöneticisi ve sahipleri yetkinliklerinin nereden kaynaklandığını kestiremediği için yeniliklere ve değişime karşı tavır sergilemektedirler. Bu zümreler yetkinliklerinin kökeni kestirememelerinden korktuklarından yeni bir şey deneyerek başarısız olmaktansa yeniliklerden pay çıkarmayı tercih etmektedirler. Kurumsallaşmayı kıyafet ve katı prosedürlerle belirlerken çalışanlarına bir kaynak olarak bakan işletmelerin başarı şansı ne kadardır? Yaşadığımız bu karantina süreci sonrası ekonomimiz geriledi. Ancak bu gerilemeyi hemen personel çıkarma ve maaş kesintisi yaparak çözme yoluna gitmek günümüzün büyük şirketlerinin ışıltılı güzel sözleri ile yazılmış vizyonlarına ne kadar uyum sağlıyor?

   Çalışanlarımızdan dürüst olmalarını beklerken onların hak ettikleri ücretleri tam ödemeyerek sigortalarını

eksik yatırarak geleceklerinden çalmak hangi ahlaki kuralla açıklanabilir? Bunu devleti yönetenlerin bilmesine rağmen karar üretememesi ve bu konuları kapalı kapıların ardında konuşarak çözmeleri hangi siyasi yaklaşımla bağdaştırılabilir? Politika yapıcılar buna göz yumarak aslında ekonomin temeline dinamit koymaktadırlar. Çünkü çalışanına sahip çıkan, yatırımlarını yaparak ülkesine katkı koyan birçok işletme aslında haksız bir rekabetin acımasızlığına terk edilmektedir.

   Bertnard Russell, 1932’de yayınlanan “Aylaklığa Övgü” adlı metninde çalışkanlığın abartılmış bir erdem olduğunu söylerken çalışmamaya değil verimli ve dengeli çalışmaya vurgu yapmaktadır. İşletmeler çalışmayı “köle ahlakı”nın (iktidar sahiplerinin, güçsüzleri kendi çıkarlarına göre yaşamaya ikna etmelerini sağlayan aracın) bir parçası olan görev olarak görmekten çıkarmaları gerekmektedir. Bunu yaparken çalışanlarına değer veren işletmelere destek verilmesi gerekmektedir. Hükümetlerinde bir an önce çıkarmış oldukları yasal düzenlemeleri hayata geçirmesi gerekmektedir. Yasaları yapmak veya yardım fonları çıkarmaktan daha önemli olan şey onları uygulayacak iktidara sahip olabilmektir. Bu temel ahlaki istekler işletmelerin kurumsal yükleridir. Bunlara yok denilemez. Çalışanların haklı beklentileridir. Hükümetler bu adil dağılımı sağlayamadıkça işsizliğin, yolsuzluğun asıl sebebini göremeyeceklerdir. Artık büyük ışıltılı sözler söylemekten, herkesin bildiği kitabi cümlelerden vazgeçip uygulamaya geçmenin zamanı gelmedi mi? Yoksa hala umutsuzca bekleyip yaklaşan sosyal, psikolojik, ahlaki felaketleri görmemeyi mi tercih edeceğiz?

YORUM EKLE

banner75