İslam’da adalet nedir?

   “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” Nahl suresi, ayet 90

   ADALET; İslâm’ın çok önem verdiği konulardan birisidir. “Hakkı teslim etmek ve kim olursa olsun eşit muamelede bulunmak” manasına gelir. Peygamberimiz buna çok dikkat eder, “suçu işleyen kızım Fatıma bile olsa cezasını veririm” buyururdu.

   Adalet, her şeyi layık olduğu yere koymak, doğru hüküm vermek haksızlıktan sakınmaktır. Adaletin zıddı zulüm, haksızlık, adam kayırmak gibi kötü davranışlardır. Hz. Adem’den son Peygamber Hz. Muhammed (sav)’e kadar gelen bütün peygamberler hak ve adalet anlayışını insanlara tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Yer yüzünde ilahi adalete uyulduğu sürece insanlar arasında huzur, barış ve sevgi hâkim olmuş, ilahi adalet ölçülerine uyulmadığı dönemlerde ise zulüm, kan, göz yaşı ve haksızlık hâkim olmuştur. İslam, hak ve adalet anlayışı üzerinde yükselen bir dindir. İslam dininde adalet denince din, dil, ırk, cinsiyet ve ülke farkı gözetmeden insanlara, insan olarak yaratıldıkları için eşit davranmak ve Allah’ın insana doğuştan verdiği can, mal, akıl, namus ve din gibi insan için hayati önem arz eden hakları korumak akla gelir.  Kahraman ecdadımız tarihte bu anlayışla hareket ettiği için asırlarca farklı kültür ve farklı ırklara mensup milyonlarca insanın kardeşçe, huzur içinde bir arada yaşamalarını sağlamıştır. Ne zaman ki hak ve adalet anlayışından ayrılmalar başlamış işte o zaman zulüm ve haksızlıklar, bölünüp parçalanmalar  başlamıştır.

   Kur’an-ı Kerim’in üzerinde durduğu en önemli konulardan biri de adalettir. Adalet bütün kötülüklerin ve haksızlıkların en önemli ilacıdır. Sizlere konuyla ilgili birkaç ayetin mealini sunmak istiyorum. “Ey iman edenler! Kendinizi ana babanız ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kişiler olun (menfaatiniz ve yakınlarınızın hatırı için doğruluktan ayrılıp yalancı şahitliği yapmayınız. Zira Allah’ın belası ve laneti yalancılar üzerinedir. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kin ve nefretiniz sizi asla onlara karşı adaletsizliğe sevk etmesin. Allah size mutlaka emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”

   Adalet bütün güzelliklerin ve faziletlerin kaynağıdır. Adalet gözetilirken duygusal davranılmamalı, merhamet duygusu adaletsizliği getirmemeli. Kendi eş, dost akraba aleyhine dahi olsa adil bir şekilde hüküm verilmelidir.  

   İslam’da adalet hayatın her alanında gösterilmelidir. Savaşta adalet, barışta adalet, nimetlerin paylaşımında adalet, ölçü ve tartıda adalet, söz söylerken adalet, çalışmada ve ücrette adalet, çocuklar arasındaki sevgi ve mal paylaşımında adalet,  eşimize karşı adalet, komşularımıza karşı adalet, kısaca her zaman her yerde adalet. Hatta İslam ibadette dahi adaleti tavsiye ediyor. Nefsimizin ve bedenimizin bizde hakkı olduğunu beyan ediyor. Hülasa adalet, kâinatın düzeni, bir devletin bekası, ailenin ve toplumun huzuru, dünyanın saadeti, müminlerin ise ahirette huzur ve mutluluğudur.

İslâm’da Adalet Örneklerinden Biri

   Adaletin en güzel örneğini Müslümanlar vermişlerdir. Çünkü İslâmiyet’in adalet mefhûmuna kattığı mana, bütün tasavvurların üstündedir, “insanlar Adem’den, Adem de topraktan yaratılmıştır”. “Ne Arab’ın Arap olmayana, ne de Arap olmayanın Arab’a bir üstünlüğü vardır… Üstünlük takvadadır”. “Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi şubelere ve kabilelere ayırdık. Şüphe yok ki Allah yanında en saygı değeriniz, günahtan en çok korunanızdır.” sözlerini bu din ilân etmiştir.

   Bu üstün terbiye ile Cenâb-ı Peygamberin rahlesinde yetişen Hazret-i Ömer (r.a.) kendini şerefli görerek, başkasını hiçe sayıp hakarette bulunan kimseyi asla affetmemiştir. Buna en güzel örnek: Kisrâ ve Kayser’in devletini yıkan, saltanatını alt üst eden Mısır fâtihi Amr bin As’ın oğlu, babasının mevkiine dayanarak haksız yere bir kıptiyi hiçe sayıp tokatlamıştı. Durumdan haberdar edilen Hazret-i Ömer’in bu çirkin olay karşısında rengi değişmiş, kısas yapılması için Amr’e emir vermiş ve şu cümleleri de ilâve etmişti: “Ey Amr! Analarından hür olarak doğan insanları ne vakit köle ettiniz?”

   İşte adalet ve eşitlik konusunda bu derece hassas olan Hz. Ömer devrinde ikinci hâdiseden bahsetmek, konumuzu daha iyi aydınlatır:

   Hz. Ali (r.a.) âdeti üzere Hz. Ömer’i ziyarete gelmişti. Sohbet ederlerken, bir adam halifenin huzuruna çıktı ve gayet açık bir ifadeyle söze başlayarak Ebû Talib’in oğlu Ali’den şikâyetçi olduğunu söyledi. Bunun üzerine, az öncesine kadar kardeş gibi baş başa verip sohbet ettiği arkadaşına karşı tavrını değiştiren Hz. Ömer (r.a.):

   – Ey Abelhasen! Kalk da davacı ile birlikte bulun…” diye emir verdi. Hz. Ali derhal kalkıp davacının yanında yerini aldı. iki taraf da dinlendi, delilleri karşılaştırıldı ve netice hükme bağlandı. Davacı ayrılıp gittikten sonra, Hz. Ali’nin yüz hatlarından, müteessir olduğu anlaşılıyordu. Hz. Ömer bunu fark etmekte gecikmedi ve:

   – Ey Ali! Adalet ve hükmümden memnun olmadın mı? Hz. Ali böyle bir soru bekliyordu, derhal cevap verdi:

   – Evet, memnun olmadım.

   – Niçin?

   – Çünkü siz davacının yanında bana künyemle hitap ettiniz, “Ey Ebelhasen” dediniz. Bilirsiniz ki künye ile çağırmak Araplarda bir saygı ifadesidir. Hasmımın yanında beni künyemle çağırmanızı adaletinize yakıştıramadım!

   Bu cevaba son derece sevinen ve duygulanan Hz. Ömer:

   – Allah senden razı olsun ey Ali! Beni irşad ettin, diyerek yerinden kalktı ve Hz. Ali’yi kucaklayarak gözlerinden öptü.

   İnsanlık tarihinde hangi milletin fertleri ve hükümdarları hak ve adalete bu derece saygı göstermiştir?.. Evet, bunun birçok örneklerini yine ancak İslâm tarihinde görebiliriz. Müslüman, en zayıf ve en aşağı bir kardeşinin hukukça kendisine denk olduğundan şüphe ederse, o olgun bir Müslüman değildir.

   İşte bu adalettir ki muhtacına verilen sadakayı, fakirlere karşı bir minnet değil, belki sadaka vermeye muktedir kimselerin mallarından harcamayı gerektiren bir borç kılmış; zengine bu hakkı ödeme hususunda da eşitlik mefhumunu bozacak böbürlenme imkânını vermemiştir.

YORUM EKLE

banner75