İstanbul, Polonezköy, Şile, Ağva, Maşukiye, Kartepe Sapanca Gölü Gezisi ve biriktirdiğimiz anılar

Dünya şehri İstanbul. Dile kolay, hem Osmanlı hem de Doğu Roma İmparatorluklarına başkentlik etmiş bir masal diyarı. Gülü seven dikenine de katlanır derler ya, her şeye rağmen insanlarının yoğunluğuna, trafik gürültüsüne rağmen dünyanın tartışmasız en güzel şehri bence. Birçok Avrupa şehrini gezen, gören ve kaleme alan bir kişi olarak söylüyorum. İstanbul bir yana, diğerleri bir yana. Asya ile Avrupa kıtalarını birleştiren köprü mega kent yirmi milyona yaklaşan nüfusu ile İstanbul.

Gönül dostlarımız ile yaklaşık on kişilik bir grup ve toplamda otuza yakın katılımcı ile Kıbrıs`tan havalandık. Sabah uçuşu sekiz otuz ve bence normal bir saat çünkü tur gün boyu devam edeceği için zaman kazanmak da önemli idi. Direkt Sabiha Gökçen Havalimanı’na iniş ve günün ilk ışıkları ile birlikte yolumuz Polonezköy’e doğru yol aldı.

Polonezköy müthiş bir İstanbul masalı

Daha önceleri gitmiştim ama bu yemyeşil cenneti tekrardan görmenin kime ne sakıncası vardı ki. Hem daha fazla görmüş olurdum çünkü ilk gittiğimde aklım bu küçücük İstanbul Köyü’nde kalmıştı. Öyle küçücük vesaire dediğime de bakmayın, özellikle hafta sonları oluk oluk insanların aktığı bir yer burası. Halis adında işini bilen bir rehberimiz var ve başlıyor anlatmaya.

“1848 ihtilallerinde ayaklanmış ancak Rus orduları tarafından yenilgiye uğratıldıktan sonra yurtlarını terk eyleyip göç etmek zorunda bırakılan Polonyalılardan bazısı da - Ruslarla münakaşalar ve çıkar uyuşmazlıklarından dolayı Polonya tarafında olması hasebiyle- Osmanlı'ya sığınıyor. İşte bu göçmenler Polonezköy’ün kurucuları ve ilk sakinleridir. “En önemli ayrıcalık Polonezköy’e özgü kahvaltılar. Müthiş bir organik ziyafetin tadına varıyorsunuz, hani eskiden her şey doğal, peynirin, sütün, reçelin, balın, kaymağın tadı farklı idi ya aynen o tadı buluyorsunuz. Hele sabahleyin mis gibi kokan patatesli ve peynirli gözleme de kahvaltıda size eşlik ediyorsa müthiş bir tat cümbüşünün içinde buluyorsunuz kendinizi.

Yol boyunca uzanan et mangal ve özellikle son yıllarda çok meşhur olan kır düğünlerinin yapıldığı, kendin pişir kendin ye mekânları ise köyün dışına doğru yaklaşık bir buçuk kilometre boyunca sağlı sollu sıralanıyor. Ormanlık alan içerisinde tadına varacağınız inanılmaz bir doğal yaşam size eşlik ediyor. Söylenildiğine göre, Atatürk de buraya sadece bir günlüğüne gelmiş ve kalmış, evi ise kapalı bir şekilde duruyor. Görülecek ise hemen yolun karşısında  “Zofia Rizi “ anı evi var. Ev yaklaşık olarak 140-145 yıllık yani 1883 yıllarında Rizi Teyze’nin babası tarafından inşa edilmiş. Evin içerisinde döneme ait mobilyalar, yataklar, dolaplar, camlı büfeler vs sergilenirken duvarları o dönemlerde burada yaşayan köylü halkın resimleri ve yaptıkları etkinlikler var. Doğa avlar, özel günlerde kutlamalar, Kilise’nin inşası vs… Öğrendiğimiz kadarı ile şimdiki yerli halk hem yerleşik olan Polonezler hem de buraya altmış ve yetmişli yıllarda gelen Tokatlılar. İki saate yakın kaldıktan sonra ilk kez gittiğim ve beni üç günlük turumuz boyunca en fazla etkileyen Şile’ye doğru yola çıktık.

Karadeniz ve Marmara sularının birleştiği sahil kasabası Şile

Şüphesiz en sevdiğim İlhan Şeşen Grup Gündoğarken Şarkısı “Belki bir şarkının her sesinde, belki bir sahil meyhanesinde” diye başlayan “Sen Benim şarkılarımsın” şarkı sözleri bu güzel kasaba için yazılmış. İnanılmaz güzellikte dalgaların oyduğu büyük kaya parçaları içerisine gizlenen mağaralar ve sizin sessizliğinize çığlık atan martılar. Uzaklardan küçük balıkçı takalarının sesi karışıyor dalgaların coşkusuna ve kendisini sahile vuruyor.

Öncelikle ciğerlerinizi bayram yerine çeviren tertemiz havası, şelaleleri ve yeşili ile İstanbul`un karmaşasından kaçmak isteyenlerin yeri gibi Şile. Doğu’sunda Kandıra, Güney’inde Pendik, Batı’sında ise Beykoz bulunmaktadır. Dünyanın günümüzde hâlâ aktif olarak çalışan ve en büyük ikinci deniz feneri olan Şile Deniz Feneri, ziyaretimiz sırasında öğrendiğime göre tam 22 mil yani otuz Km uzaklığa kadar ışıklarını götürebiliyor. Fenerin deniz tarafındaki doğa ise gerçekten sizleri kendine âşık edebilecek bir güzellikte. Osmanlı Hamamları, lahit mezarlar, kilise kalıntıları balıklarının tazeliği ve en önemlisi de ŞİLE bezinden yapılmış elbiseler burayı çoktan bir turizm destinasyonu yapmaya yeter de artar bile. Özellikle yazın tiril tiril bir rahatlıkla giyebileceğiniz, doğal klima ortamını vücudunuza sağlayan bu özel bez, kumaştan yapılan gömlekler, uzun bol entariler hâlâ daha çok revaçta. Doğru mevsimde olduğumuzdan dolayı mıdır tam emin değilim ama, burada yediğimiz Hamsi tavanın ve Barbun balığının tadı, tüm ekip arkadaşlarımızın damağında kaldı.

Geçirdiğimiz iki saatlik zamandan sonra günün son durağını yapacağımız Ağva`ya doğru yola çıktık. Ağva`da en fazla dikkatimi çeken yol boyunca sağlı sollu dizilen butik oteller ve pansiyonlar oldu. Öyle anlaşılıyor ki buraları da özellikle yaz aylarında dolup taşıyor. Ayrıca kamp alanlarının da çok meşhur olduğunu sonradan öğrendim. Latince`de iki dere arasına kurulmuş köy ve su anlamına gelen bu cennet koy ise gerçekten Orman ile denizin sıfır noktada birleştiği bir alan üzerine kurulmuş. Her saat buraya Üsküdar`dan direkt otobüsler kalkıyormuş. Göksu Nehri’nin tam da Karadeniz ile buluştuğu muazzam bir yeşilin hâkim olduğu küçücük bir kasaba burası. Sahil boyunca sıralanmış balıkçı meyhaneleri görülmeye ve zaman geçirmeye değer doğrusu. Akşam ise saat 18.30 civarı gecemizi geçireceğimiz İzmit`e doğru yola çıktık. Otelimize vardığımızda ise tabii ki sabahleyin Kıbrıs`tan yola çıkmamızın da verdiği yorgunluk ile herkes hızlıca akşam yemeklerini yiyerek odalarına çekildi.

İkinci gün ve Maşukiye ile başlangıç

Güzel bir uyku ve kahvaltıdan sonra Maşukiye`nin yolları görünmüştü. Maşukiye rehberimizin de sorusuna cevaben verdiğim doğru yanıttan da anlaşılacağı gibi “Âşıklar diyarı” olarak da bilinmekte. Maşukiye Deresi ve şelalesi üzerine kurulmuş alternatif turizm modellerini görebileceğiniz (Zipline, ATV arabalar, doğa yürüyüşleri, vs) ve yapabileceğiniz yeşilin elli tonunu görebileceğiniz bir doğa cenneti. Maşukiye biraz fazla Arap turistlerin akınına uğramış anlaşılan çünkü buradaki esnafın bir kısmı Türkçe değil de Arapça konuşuyor. Ben doğallığı bozulan ve turistik yerlere değişen yerleri çok sevmem ama burası da gerçekten müthiş bir doğal güzelliği kendi içerisinde barındırıyor. Otuz, kırk metre uzanan ağaçların arasında çay veya Türk Kahvesi içmenin keyfi bir başka. Buradaki esnaf, kendi mahsullerini (ceviz, macun, reçel, ayva, elma ıhlamur çayı, bal) satıyor ve herkes de çok kibar. Buradan Kartepe`ye doğru ayrılırken Kartepe bizlere tamamen Trodos bölgesini hatırlattı çünkü daracık dağ yolları, yamaçları, sisi ve serin havası ile alıştığımız bir coğrafyayı görüyorduk sanki. Buradaki kocaman Kayak oteli ise Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin çalışanlarına verdiği çalıştaydan dolayı hınca hınç dolu idi.

Öğle yemeği yemek için ise Sapanca Gölü kıyısını tercih ettik. Sayfiye yeri olan bu bölge 99 depremi ile yerle bir olmuş ama yine halk buradan gitmemiş yeni evler ve oteller yapılmış. Göl kenarında şarkı söyleyen sokak müzisyenleri ile birlikte 29 Ekim vesilesi ile İzmir Marşını söyledik ve müthiş bir koro oluştu..

Üçüncü Gün Üsküdar- Kuzguncuk – Beykoz Hıdiv Kasrı

Üsküdar Harem bölgesinin en önemli, belki de İstanbul`un en güzel simgesi Kız Kulesi’nin olduğu yerde fotoğraf çektirmek, önemli bir ayrıcalıktı. Belki de burada otuz, kırk defa yıllardır fotoğraf çektirdim ama grup arkadaşlarınız ile gittiğiniz zaman keyfi bir başka oluyor. Daha sonra yolumuz Kuzguncuğa düştü. Her zaman söylerim İstanbul`un içinde ama kesinlikle dışında olan, tüm dinlerin, entellerin, sanatçıların yaşadığı sakin bir semt Kuzguncuk. “Perihan Abla “ve” Ekmek Teknesi “dizilerinin çekildiği bu özel mekânda, geçmişte de kaldığım için birçok dost biriktirdim. Bazılarını ise bu kısacık zamanda ziyaret ettim.

Beylerbeyi ve Çengelköy derken Beykoz`un sırtlarında boğaza bakan Hıdiv Kasrı`na geldik. Beni 273 dönüm arazisi ile müthiş bir korulukta aklımı başımdan alan harikulade bir yer.

Osmanlı’nın Mısır valilerinden olan genç yaştaki Hıdiv Abbas Hilmi Paşa, 1903 yılında günümüzde kasrın bulunduğu yerde bulunan iki ahşap yalı satın aldı. Bunlardan zaman içerisinde sıkılan Paşa; bir süre sonra yalılarının arkasındaki ağaçlık yamaçları ve üst düzlüğü kapsayan 270 dönümlük bahçeyi de alan Paşa, ahşap yalıları yıktı. Daha sonra 1907 yılında, 1000 metrekare alan üzerine, İtalyan Mimar Delfo Seminati’ye, o devrin mimari modasına uygun olarak Art Nouveau tarzında görkemli bir kasır ve üzerine İstanbul Boğazı’nı gören kule inşa ettirmiştir. Paşa’nın ailesi Kasır’da 1937 yılına kadar yaşamıştır. Bu tarihten sonra uzun süre bakımsız kalan kasır, 1984 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu adına Çelik Gülersoy tarafından restore ettirilip bir süre otel olarak hizmet vermiştir. Zaman zaman dizi çekimleri için kiralanan Kasır, 1994-1996 yılları arasında yeniden restore edilerek günümüzdeki halini almıştır. İşletmeciliği, 1996 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kuruluşu olan Beltur’a verilen Kasır, şu anda lokanta ve sosyal tesis olarak hizmet vermektedir.” Gerçek bir tarihi kasır içerisinde yemek yemenin keyfine buradan varabilirsiniz. Özetle bu kez farklı bir İstanbul gezisi yaşadım. Mutlaka siz de yaşayın derim.

YORUM EKLE

banner107

banner96