Kaç nefes kaldı, ömürden geriye?

   İŞTE GELDİK GİDİYORUZ, şu güzelim dünyadan… Kalanlara da, göçenlere de selâm olsun. Gönül niyazımız budur. Bir gün, bir durakta bitecek yolculuk. O yolculuk ki, bir şey getirmeden gelip, bir şey götürmeden gitmek gibi yanı başımızda. Yaşadıklarımız güzelse, sonra yaşayacaklarımız da güzel olacak. Bu ümitle, bu duayla gidiyoruz toprağın bağrına. Bir tohum gibi. Güller, toprağın gecesine yaslanmadan, güne ve güneşe merhaba diyemiyor. İnsan da böyle… Toprağın gecesine girmeden, mahşere çıkamayacak, cennetin baharlarını göremeyecektir. Batıyor, bitiyor diye bu hayat, boşuna dertlenme ey gönlüm. Güller gibi güzel günlerimiz var, gelecek inşallah ilerde. Bu güzel dünyanın onca nimeti burada kaldı diye üzülme. Asıllarının yanına, kaynağına gidiyoruz onları görmeye... Bu dünya çöllerinde unutmaz bizi Yaratanımız. Boşuna meraklanmayınız. Hamdlar ve şükürler O’na. Bitmez ve tükenmez nimetlerin sahibi olana…

   “Günler gelip geçmekteler

   Kuşlar gibi uçmaktalar.”

   Aziz Mahmut Hüdayi, bu güzelim şiiri ile her daim hâlime tercüman olur.

   O ne samimiyet ve o ne içten bir deyiştir ki, saniyelerin akıp gidişini, kuşların kanatlarına yüklemiş de, birkaç kelimeyle uçurmuştur bize doğru.

   Şimdi başımızı kaldırıp kendi semamızda günlerin ve saniyelerin geçişini seyrediyoruz... Uçup giden kuşlar gibi.

   “Temurru Merres-sehab” diyor bir âyet. İnsanın ömrü, bulutların geçişi gibi geçer gider diyor. Farkında olanımız kaç kişi? Geçen bulut değildir, geçip giden bir ömürdür.

   Her şey, ötelerden haberci ama şifreleri çözecek olan akıl ve kalbimizde derman yok. Merakımız başka yerlere kaymış ya da çevrilmiş.

   Baş taşı taşır, ama göz bir kılı çekmez. Kalbimizde, küçücük bir daralmadan sıkılıyor hemen. Dayanamıyor.

Her nefesin ardından, bir nefes daha eksiliyor hayatımızdan.

   “Biri birinden mukaddes

   Alıp verdiğim her nefes

   İki dünyayı ayıran

   Bir ses değil, bir nefes…”

   Ömrün kıymetini bilen bir şair böyle diyor. Öyle böyle gidiyoruz, ömrümüzü tamamlıyoruz. Hepimiz yolcuyuz bu dünyada. Gerçi bunu biliyoruz ama unutuyoruz işte. Şurası bir gerçek; biz bir yolcuysak, gerçekten de bir yolcu gibi yaşamalıyız hayatımızı. Bunu âlemimize almalı ve nefsimize de kabul ettirmeliyiz. Gideceğimiz yere göre hazırlığımız olmalı.

   Bize bu güzel hayatı veren, nasıl yaşamamızı istiyorsa, o şekilde yaşamalıyız biz de. Bir gün Yüce Yaratanın huzuruna vardığımızda, yaptıklarımızın ve yaşadıklarımızın hesabını vereceğimizi unutmadan.

   Sayılı günler er geç bitecek. Son nefesin ise, alınıp verilemeyeceği, bir âna, mutlaka gelinecek.

   Geçen günlerin üzerimizdeki borçlarını ödemeli, bizden istenenlerin hesabını şimdiden yapmalıyız. Bir bir dökümünü çıkarmak durumundayız. Hesaplayanlar var: “1825”

   Bu rakam da ne diyeceksiniz? Bu, bir yıl içindeki namaz ve ibadet vakitlerinin sayısı. Her vaktin muhasebesi yapıldığında, sorumlusu olduğumuz her ibadetin hesabında, aklanıp, temize çıkabilmemiz gerekiyor. Bunun içinde; zekatı, sadakayı, namazı, orucu, fitreyi anne ve baba hakkını, kul ve komşu hakkını da düşündüğümüzde bir yılın hesabı, öyle pek kolay geçmeyeceğe benziyor.  Aklı başında olan birisi, çıksın da söylesin. İsteyen istediği hayatı yaşar; bu kulun tercihine bırakılmış. Ama, insana yakışan, iyiyi ve doğruyu seçmesidir.

   Rabbimiz Kur’an’ında; geceye, gündüze, yıla, asra yemin ettiğine göre, bu vakitlerin kıymetini bilmeliyiz. Belki son fırsattır, belki bir daha gözden geçirip hayatımızı, yeniden değerlendirebiliriz diye bu nimeti, tekrar sunuyordur önümüze. Vaktin değerini, elimizdeki bu tek sermayenin yani, ömrün kıymetini bilelim diye...

   Rabbim, bana bir gün daha nasip etti, bir fırsat daha verdi, bak bu gün de yaşıyorum. Öyleyse bu nimeti nasıl değerlendirmeliyim diye düşünmeliyiz. Hiç olmazsa, bir nefis ve vicdan muhasebesi yapmalıdır insan. Bize ve konumumuza yakışanı budur. Ağzımızdan çıkan sözlerin, dedikodu ve gıybetlerin, ellerimizin işlediği işlerin, ayağımızın yürüdüğü yolların, kulağımızdan beynimize ve kalbimize ulaşan her sözün, her şeyin hesabı yapılmalı inceden inceye. Her duyguyu emanet bilmek gerek. Ki, onları veren, bir gün geri isteyecek.

   Kolay değil bu…

   Evet, şimdi düşünelim hep beraber. Gerçekten, şenlik yapacak, gülüp oynayacak kadar güzel mi geçirdik geçen yılarımızı? Kaç gönül yıktık, ya da kaç viraneyi şenlendirdik? Kaç güzellik kattık dünyaya Allah için? Gıybetler, suizanlar, riyalar ve ihmâl ettiğimiz akrabalar, gerçek dostlar... Ziyaretine gidemediğimiz hastalar... Taziyeler…

İşte bunları düşünmeli, hesabını verebilmeli insan… Dürüstçe, mertçe. Yüzleşmeliyiz hatalarımızla, günahlarımızla. Kusurumuzu bilmek ve kabul etmek de bir erdem. O zaman, kusur, kusur olmaktan çıkıyor ve belki affa bile müstahak oluyor.

   Allah’ım, kısa bir ömürde sonsuz bir hayatı kazanmak için gönderdiğin bizleri, başarılı kıl. Sermayesini boş yerde harcayıp da huzuruna iflâs etmiş olarak gelenlerden eyleme. Her yılın, her günün ayrı bir nimet olduğunu bilerek yaşamayı, bu inceliği, bu dikkati son nefese kadar kullanmayı, bizlere nasip et. Unutur da gaflete düşersek, rahmetinden ümidini kesenlerden eyleme bizleri. Âmin.

YORUM EKLE

banner75