Karantina günlerinde Ulus Baker!

   Evdeyim herkes gibi. Uzun zamandır elime aldığım kitaplar arasında zaman geçiyorum. Bugünlerde nedense aklıma sürekli Ulus Baker düşüyor. Açıp bir zamanlar yazdığı makalelere göz atıyorum.
   Ankara’da geçirdiğim 1994 – 1998 yılları arasında Mülkiyeliler Birliği’nde yanında onun arka arkaya yuvarladığı biraların eşlik ettiği sohbetlerimizi hatırlıyorum sonra. Kıbrıs’ın yakın tarihine, Türkiye’ye ve tabii aslında tüm insanlığa dair kıvrak, çizgi dışı analizleri son derece sakin, her kelimeyi vurgulayarak yapışı kulağımda hâlâ. Masaya bir kayıt cihazı koymamış olmama hayıflanıyorum.
 

Ufuk açıcı metinler…
 

Ama çok da önemli değil. Üretken bir insandı. Yazdıkları duruyor hâlâ. Ve bugün alıp okumaya başlayınca insan o kadar farklı bilgiyi, değerlendirmeyi zihninin içinde çevirip de o kadar evvelden bazı şeyleri yerli yerine oturtup, böylesi ufuk açıcı metinlere dönüştürmüş olmasına hem şaşkınlık hem de saygı duymadan yapamıyor.
   Doğum tarihi çok manidar: 15 Temmuz 1960. Kıbrıslı psikiyatr Sedat Baker ile Kıbrıslı şair Pembe Marmara’nın oğlu olarak dünyaya geldiğinde Kıbrıs Cumhuriyeti yeni kurulmuş. Ulus isminin verilmesinde dönemin büyük etkisi var muhakkak. İsim bazen insanın hayatında tuhaf bir kader ya da ironi yaratıyor galiba. O hiçbir zaman gerçeğe bürünemeyen Kıbrıslı ulusunun ilk üyelerinden biri olarak yersiz, yurtsuz, zamansız ve mekânsız kalmaya mecbur ediliyor sanki.
 

Yazların ritüeli Kıbrıs tatilleri…
 

Hayatının neredeyse tamamı Türkiye’de geçmesine karşın, her yaz tatillerde Kıbrıs’a geliyor Ulus. 14 yaşına bastığı 15 Temmuz 1974 günü yine Kıbrıs’ta, Lefkoşa’da bombaların sesiyle tanışıyor. Çok sonra “Duymak İçin Yapılmamış Kulaklar” başlığıyla anlatacağı üzere evlerinin duvarlarını delip geçen, hatta onu yatırdıkları yatağı ikiye biçen havan mermisinin çıkardığı sesi beyni hiç silinmemecesine zihnine kazıyor. Patlamıyor mermi. Öylece duruyor evlerinin ortasında. Çünkü darbecilerin zincirlerle topların başına bağladığı komünist Rumlar havam mermilerini emniyet pimi çekilmeden sallamayı tercih etmişler. Hiç tanımadığı bir askerin tercihiyle hayatta kalmışlardı yani. O yüzden nefis bir cümleyle ““yaralarını bedeninde yaşamak üzere” doğduğunu söyleyecekti. Tıpkı ferdi olduğu ama ait olamadığı ve zaten hiçbir zaman da var olamayan ya da var olduğu inkâr edilmiş o ulus gibi.
 

“Nerelisin sen evladım?”
 

18 yaşında talihsiz bir cinayetle babasını, 24 yaşındayken de annesini kaybetmiş hem yetim hem öksüz bir başına kalmıştı bu hayatta. Ve aklından o havan mermisinin havada yaklaşırken çıkardığı ses gibi çıkmayan bir çığlık daha vardı. O 1974 yazında hastaneye getirilmiş bir askerin “Kulaklarım… Kulaklarım” diye bağırışını unutamıyordu. Hastanedekiler anlayamıyordu durumu. Çünkü askerin kulakları sağlamdı. “Savaşın etkisiyle girilen bir harp psikozu muydu?” diye anlatacaktı yıllar sonra o anı. Ve devam edecekti:
   “Psikiyatristin muayenesi daha da zor ve sürüncemelidir... Birkaç tokat, biraz telkin: "Nerelisin sen evlâdım?" Tercüme: Hangi cehennemden geldin? Hangi cehenneme gidiyorsun? "Ne diyorsun sen, bir şey yok kulaklarında... Sapasağlam ikisi de..."
   Ah! Psikiyatrik bir vaka bile değil bu... Oğlan, basbayağı... Yemiş kafayı...
   Ve yoğun, zor, anlaşılmaz bir diyalog, hoyratça, kulakları tedavi edecektir: "Kulaklarım! Kulaklarım!" Hangi kulaklar? Köyde bekliyorlar... Komandoyum ben... Göğüs göğüse... Taşlık araziye attılar beni paraşütle... Çoğu arkadaşın bacağı kırıldı... Bana bir şey olmadı... Kulaklarımı kaybettim ben... Öldürdüklerimden kestiğim... Bir sicime dizmiştim onları... Köyden beklerler... Kulaksız nasıl dönerim ben?
 

İstanbul Özgür Üniversite’de ders vermişti!…
 

Bu satırları yazarken bilgisayar ekranının karşısında gözlerim yoruluyor, kara deliklere düşüyorum, erişilmez bir süratle... Bunları yazdığım için saldıranlar da olur... Dilim yorulacak... Mirasını savunurum pederin... Ama ben, bir Temmuz günü, on dört yaşındayken, daha kesin olarak söyleyeyim, 26 Temmuz 1974'ün ateşkes kurşunlarının vızıldamasını durduramayan yoğun, katı, renksiz, ceset kokulu bir akşamında (yağmur yağıyor muydu hâlâ?) bu öyküyü kendi kulaklarımla işittim...
   En son ne zaman gördüm onu diye düşündüm. Sanırım 1998 yılının sonlarıydı. Koordinatörü olduğum Özgür Üniversite’de ders vermeyi kabul etmiş, öğrencilerle olan iletişimiyle yine hayran bırakmıştı kendisine. 2007’de karaciğer yetmezliği ile yatırıldığı hastanede hayatını kaybettiğini duyduğumda inanamamıştım. Ve ardından hayatı boyunca hiçbir yere tam ait olamamış olsa da yine de bir şekilde ait olduğu, en azından hiç olmadı ruhsal bedeninde yaralar açan Lefkoşa’ya gömüldü.
 

Kapatılmaya ve “virüsten korunma” çabalarına ne derdi acaba?
 

Spinoza’dan bahsederdi Ulus. Sonra Marx’tan. Bir tarafıyla eleştirel olarak ele alsa da Deleuze ve Foucault’dan… Denetim toplumundan, büyük gözaltından, hapishane, hastane, tımarhane, okul üzerinden iktidarlar tarafından kontrol altına alınan toplumdan. Bugünleri görseydi bu “gönüllü ama mecburi küresel kapatılma” durumuna ilişkin acaba neler söylerdi? Evet, sağlığımızı korumak için kapatılıyoruz ama acaba gerçekten öyle midir? Onun kesin zihnimizi açacak farklı bir bakışı olurdu yine.
   Bu karantinaya 1974 yazında olduğu gibi Lefkoşa’da yakalansaydı tesadüfen ne derdi acaba? Kıbrıslıları virüsten korumak yerine Rum’u Türkün Türkü Rum’un virüsünden korumaktan başka bir halta yaramayan o barikatlara dair bir lafı olur muydu acaba?
   Lefkoşa’da, sınırın dibindeki evimde onun eski yazıları okurken bunlar geçti aklımdan. Ve yazılarından birinin girişinde “yeryüzünde hiçbir şey ortasından ikiye bölünmüş bir kent kadar hüzün verici değildir” gibi bir cümleyle lafa girişini hatırladım sonra. 
   Haklıydı. Hele bu içimize kapandığımız karantina günlerinde…

 

YORUM EKLE

banner107

banner75

banner108