Kavuğunun devri geleneği ve devrilen son kavuklu: Rasim Öztekin

Orta oyunundan gelen ve artık geleneksel Türk tiyatrosunun ve tuluatının simgesi haline gelmiş bulunan “kavuk”, ilk başlarda sadece sahne dekorunun bir parçası iken, oyunun temel karakterlerinden birisi olan “kavuklu” nun, diğer temel karakter olan “pişekar” ile ana rolü paylaşmasıyla birlikte, “Kel Hasan”dan bu yana, kavuklu rolünü en iyi oynadığına inanılan sanatçımıza aktarılan bir temel unsur haline gelmiştir. Kavuğun beşinci sahibi tiyatro ve sinema oyuncumuz Rasim Öztekin’di. Ama Öztekin, kendi ifadesiyle,“ kavuğunun sahneye çıkmasına müsaade etmediği” için, kavuğunu, Şevket Çoruh’a devrederek, 62 yaşında aramızdan ayrıldı.
Geleneksel Türk tiyatrosunda kavuk kavramının ortaya çıkışı ve işlevi: Kavuklu ve Pişekar

Geleneksel Türk tiyatrosu araştırmacıları, sahnelenen oyunları dramatik olanlar veya olmayanlar olarak ikiye ayırırlar. Dramatik olmayanlar, gösteri karakterli oyunlar olup, düğünlerde, bayramlarda, şenliklerde, köy meydanlarında oynanan eğlendirici oyunlardır. Buna karşın dramatik oyunlar, insanları güldürürken düşünmelerini, duymalarını ve görmelerini sağlayan ve siyasi iktidarları korkutan oyunlardır. Zira bu oyunlar, yaşanan dönemin sosyal ve ekonomik yapısını, yaşama koşullarını, mesleki koşulları, işsizliği ele alıp insanları uyarana oyunlardır. Dramatik oyunlarda, iktidarları ürkütücü konular seyirciye anlatılmaya çalışıldığı için, bu anlatımın bazen açık, bazen de bir simgeler aracılığı ile yapılması yoluna gidilmiştir. İşte “kavuk” geleneksel dramatik tiyatronun bu anlatım yollarının bir geleneğidir ve anlaşılacağı gibi “kapalı anlatımın”  bir simgesidir.
  Bu anlamıyla  “kavuk”, özellikle orta oyununun en önemli karakteri olan ve “kavuklu” adı verilen , “her türlü düzenbazlığın içinde olan, ama olmadığını göstermeye çalışan, her şeyi çok iyi bilip anlayan, ama anlamamazlığa gelen, her şeyi bilen ama bildiğini hiç belli etmeyen, bilmemezliğe gelen, doğru anladıklarına ters anladım diyen, saflık taslayan, cahil ama her şeyi biliyorum diyen ve sözünü de esirgemeyen” halk içinde çokça görülen bir tiptir ve geleneksel kavuğu ile oynar. Tabii oyunun ana karakterlerinden birisi ve komik olanıdır. Artık kavuk bir dekor kostümü olmaktan çıkmış ve komik ama başrol oynayan bir karaktere kavuşmuştur. Anlaşılacağı gibi, kavuklu “cahillik, saflık, bilmeme ” maskesi altında, halktan gelen bir adam olarak, halk tiyatrosunun iğnesini iktidara batıran bir adamdır. Amacı halkı bilinçlendirmek, düşündürmek ve halkın çektiği sıkıntıları “saf bir görünüm altında” iktidara iletmektir. Unutmamak gerekir ki, kavuklunun, tiyatronun “gizli bilinen”, ama günümüzde herkes tarafından çok iyi anlaşılan bir işlevi vardır.
  Kuşkusuz ki, “Kavuklu” bu rolü tek başına oynayamayacağına göre bir muhatabı olması gerekir. Tabii ki o da tuluat sahnesinin ikinci büyük ana karakteri olan “pişekar”dır. Ama pişekar, kavukludan tamamen faklı bir karaktere sahipti. Pişekar bir “efendi”dir. Entelektüel, ağırbaşlı, Farsçayı ve saray ağzını iyi bilen, ağzından çıkanı kulağı duyan, bu nedenle her ne kadar halkın içinde yaşadığı sosyo ekonomik koşulları çok iyi biliyorsa da mükemmel manevralarla “bilmemezliğe veya anlamamazlığa gelebilen ve kavuklunun aksine, halk içinde sık rastlanabilecek bir karakter değildir. Giyimi de kavukludan farklıdır. Artık kalıplaşmış bir şekle kavuşmuş bulunan kürklü cüppe giyer ve başına da dört renkli, dört dilimli bir külâh takar. Oyunu pişekar açar, açarken kavuklu ile pişekar dalaşmaya başlarlar ve dalaşma oyun süresince devam eder. Sonuçta oyunu kapatan da pişekardır.

Kavuğun ilk sahibinden bugüne devri geleneği

Günümüzde artık bu sanat dalının sembolü haline gelmiş bulunan ve usta-çırak ilişkisinin güzel bir örneğini gösteren “kavuğun” bilinen ilk sahibi “Kel Hasan”dır. Kel Hasan Efendi 1874-1925 yılları arasında İstanbul’da yaşamıştır. O dönemin komiklerinden Abdürezzak Efendi’den etkilenmiş ve Küçük İsmail Efendi’nin tiyatrosunda oynamıştır. Bir süre sonra kendi tiyatrosu olan “Hayalhane-i Osmani Kumpanyası”nı kurmuştur. Hem kavuğun ilk sahibi, hem de İsmail Dümbüllü’yü yetiştirmiş olması nedeniyle tiyatro tarihimiz açısından önemli bir kişilik olan Kel Hasan efendi, kavuğu önce kardeşine vermeyi düşünmüş, ancak dramatik oyunlara daha yatkın bulduğu kardeşine “sen komik olacak bir yapıya sahip değilsin, komiklik İsmail Dümbüllü’ye mahsustur!” demek suretiyle kavuğu Dümbüllü’ ye vermiştir.
Dümbüllü de İstanbul’da doğma ve büyüme bir sanatçıdır. Ancak köklü ve tutucu bir aileye mensup olduğu için tiyatro hayatına atılması çok zor olmuştur. Bu zorluğa rağmen önce Karagöz Hüseyin’in yanında, 1917 den sonra da profesyonel olarak Kel Hasan’ın yanında sahneye çıkmıştır. Daha sonra da 1928 yılında Tevfik İnce’yle birlikte Şehzadebaşı’nda Hilâl Tiyatrosunu açmış ve orada sahne almıştır. Yeniliklere çok açık bir sanatçı olan Dümbüllü, geleneksel tuluat sanatının daha çok kişi tarafından tanınması için elinden geleni yapmış ve yeni sanatçıların yetişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Dümbüllü’ nün kavuğu 1968 de son olarak oynadığı “Kanlı Nigâr” oyunun sonunda Münir Özkul’a devrettiği söylenir. Ama bu doğru değildir. Zira Dümbüllü Özkul’a gerçek kavuğunu değil, bir takke giydirmiştir. Gerçek kavuğu Özkul’a giydirerek devretmek yerine, bazı giysilerinin ve kavuğun ölümünden sonra mezarına konulmasını vasiyet etmiş, ancak bu isteği din adamlarınca uygun bulunmadığından kavuk dahil tüm eşyaları damadı Mete Çingay’a teslim edilmiş ve onda kalmıştır. Ama, kavuğun teslim edilmemiş olması geleneği bozmamış ve devredilen nesne takke veya ne olursa olsun, kavuk olarak kabul edilmiş ve Münir Özkul’la devam etmiştir.
Kavuğun üçüncü sahibi olan Münir Özkul 1925 yılında İstanbul’da doğmuş olan ve genelde bir sinema oyuncusu olarak bilinen bir sanatçı idi.  Oysa Özkul, 1940’larda Bakırköy Halkevinde sahneye çıkmış olan, daha sonra Ses Tiyatrosuna geçen, Küçük Sahne’nin kuruluşunda önemli rol oynayan, 1958’de Şehir Tiyatrolarına, 1960’da iki arkadaşıyla birlikte kurduğu Bulvar Tiyatrosunda ve nihayet 1967 yılında da Arena Tiyatrosunda sanat hayatına devam etmiş olan çok eski bir tiyatrocudur. Hayatını değiştiren oyunu ise “Kanlı Nigar” adlı oyundaki rolü olmuştur. Bu oyunun Nisan 1968 de yapılan 150. temsilinde, Özkul 20 dakika oynadıktan sonra, “sen mektepli bir tiyatrocusun ama bu işi başardın. Karşındaki adamın usta veya acemi olmasına göre sen de Pişekâr veya Kavuklu oldun. Tiyatroya duyduğun aşk oyunlarından belli” diyerek kavuğu Münir Özkul’a vermiştir. Münir Özkul ise, 21 yıl özenle sahip çıktığı kavuğu , “İstanbul’u Satıyorum” adlı oyunda Ferhan Şensoy’a devretmiştir.
Kavuğun dördüncü sahibi olan Ferhan Şensoy, tiyatro oyunculuğu yanında yazar, şair, yönetmen ve eğitimci olarak tanınan bir sanatçımızdır.1972-1976 yılları arasında Fransa’da tiyatro eğitimi almış olması, kuşkusuz ki, bu çok yönlü sanatçılığın gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Şensoy, 1980’de kurduğu Ortaoyuncular adlı tiyatro ile eserlerini sergilemektedir. Bunun yanında, Nöbetçi Tiyatro adıyla kurduğu bir amatör grupla da gençlerin tiyatro eğitimi almasını sağlamaktadır. Bu tiyatronun, geleneksel “usta-çırak ilişkisini” yapılandıran en önemli eğitim merkezlerinden birisi olduğunu belirtmek gerekir. Şensoy’un yeni oyuncuların bulunması, yetişmeleri, onlarla beraber oynaması Türk tiyatrosuna gerçekten büyük bir katkı olmuştur. Bu bağlamda, Şensoy’un kavuğu teslim almasının Türk tiyatrosu için büyük bir kazanım olduğunu tüm tiyatro camiası kabul etmektedir. Ama Ferhan Şensoy, etrafı yetiştirdiği onlarca öğrencisi ile dolu olunca, dayanamamış ve kendisini yine var gücüyle yazmaya vermiştir. İçinde yaşadığımız pandemi döneminde bile Bodrum Yalıkavak’taki evine kapanmış, Cumhuriyet’ten kendisiyle röportaja gelen Öznur Hanım’a  “yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum bu kitapları bitirmem lâzım… Pazar günü sokağa çıkmak yasak ama yazmak değil, bırakın beni!” diyebilmiştir!. Mümbit ve tam bir sanatçı. Sonuçta Şensoy da kavuğu 2016 yılında öğrencisi olan Rasim Öztekin’e devretti.

Rasim Öztekin: Kalbim kavuklu olarak tiyatro yapmama izin vermedi”
Cana yakın, herkes tarafından çok sevilmiş olan, kalbine binlerce insanın sevgisini doldurmuş olan Rasim Öztekin, aslında Ferhan Şensoy’un tiyatro camiasına hediye ettiği bir oyuncudur. Galatasaray Lisesi ve Basın Yayın Yüksek Okulunu bitirdikten sonra amatör olarak Kadıköy Halk Eğitim, İstanbul Akademik Sanatçılar gibi amatör tiyatrolarda dolaşırken, iki arkadaşıyla birlikte Ali Poyrazoğlu’nun tiyatro atölyesinin seçmelerine de girmiş ama kabul edilmemişler. Küçük Sahne’de Ferhan Şensoy, “Şahları da Vururlar” adlı oyununu oynanıyormuş. Gidip Şensoy’la görüşmüşler ve “amatör olduklarını, amatörce çalışmak istediklerin” söylemişler. Şensoy da “ ben de amatörler arıyordum!” deyince Ferhan Şensoy’un Nöbetçi Tiyatrosuna girmişler. Öztekin, 1980 de ise ilk defa, yine Şensoy’un profesyonel Ortaoyuncular Topluluğunda sahneye çıkmaya başlamıştır. Öztekin, 1980-1992 yılları arasında bu sahnede “Şahları da Vururlar”, “Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı”, “İçinden Tramvay geçen Şarkı” ve “İstanbul’u Satıyorum” gibi Orta Oyuncular Tiyatrosunun bütün oyunlarında yer aldı. Tiyatro yanında sinema filmlerinde ve televizyon dizilerinde de yer aldı. Başarılı ve çok yönlü bir sanatçıydı. Nitekim TRT ye metin yazarlığı da yaptı ve Akşam ve Star gazetelerinde köşe yazarlığı da yaptı.
Kuşkusuz ki, Rasim Öztekin’in ulaştığı bu başarılarda Ferhan Şensoy’un “rahlesinden geçmesi” çok önemli bir rol oynamıştır. Tabii Öztekin’in varlığı ve Şensoy’la birlikte aynı sahneyi paylaşması, kavuklu-pişekar tamlamasında “kavuklu” olarak “pişekar” Şensoy’u tamamlaması da bu ikilinin haklı olarak “bulunmaz ikili” olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Ama güzel giden her şey, 2009 yılının Ocak ayında oynanmakta olan “ Boş Gezen ve Kalfası” oyununda Rasim Öztekin’in rahatsızlanmasıyla bozulmuştur. Yapılan muayene ve incelemeler sonunda Öztekin’in kalp yetmezliği ve ritim bozukluğundan rahatsız olduğu belirlenmiş ve sahneye çıkması da doktorlar tarafından sakıncalı bulunmuştur. Beklenmeyen bu gelişmeler nedeniyle, 2016 yılının Mayıs ayında Ses Tiyatrosunda “Çok Tuhaf Soruşturma “ adlı oyun oynanırken oyunu kesmiş ve “ Hasan Efendi’nin kavuğunu devrettiği çırağı İsmail Dümbüllü, bu tiyatroda oynamış. Münir Özkul meslek yıllarında bu tiyatroda, Orta -oyuncularına katıldıktan sonra da bu tiyatroda oynadı. Rasim’le biz 20 küsur yıldır bu tiyatroda oynuyoruz. Kavuk 100 yılı aşkın bir süredir Ses Tiyatrosundan çıkmamış. Kavuk, Ses Tiyatrosu’nu seviyor. Bana emanet edilen bu kavuğu, Rasim Öztekin’e devretmekten gurur duyuyorum. 5. Kavukluyu selâmlıyorum” demek suretiyle kavuğu Rasim Öztekin’e devretmiştir. Bunu üzerine Rasim Öztekin de, ustası Ferhan Şensoy’un elini öptükten sonra, “ Beyoğlu’nda gezerken bir okul buldum. Orada dünyaya bakışı, dünyayı yorumlamayı, bakış açılarını öğrendim. Yıllar sonra Beyoğlu’nda gezerken bir usta buldum kendime. Burada başöğretmenim Ferhan Şensoy olmak üzere, birçok usta benim konservatuarım oldu. Bugün de ben bu geleneksel ve batıyı birleştiren tiyatrodan bu kavukla ustamdan beratımı almış olarak kabul ediyorum” demek suretiyle kavuğun yeni sahibi olmuştur.
Aslında burada önemle belirtilmesi gereken bir nokta vardır: Ferhan Şensoy, bir vasiyetname hazırlayarak, ölümü halinde, kavuğun kime verileceğini, Orta Oyuncular grubunun toplanarak kararlaştırmasını istemiştir. Ama kavuğu kendi öngörüsüyle hayatta iken Rasim Öztekin’e elleriyle vermiştir. Tesadüfe bakın ki, Rasim Öztekin de, 21 Eylül 2021 tarihinde yaptığı konuşmada, “Kalbim kavuklu olarak tiyatro yapmama izin vermedi. Bir bakıma çok sevdiğim tiyatrodan malulen emekli oldum. Tiyatro yapmayacaksam kavuğun bende olmasının da zaten bir anlamı yoktu. Durum böyle iken kavuğu çok bekletmeden tiyatrocu kardeşim Şevket Çoruh’a devir ediyorum” diyerek kavuğu 6. sahibine teslim etti ve gökteki neşeli bir meyhanede ustasına yer ayırmak üzere 8 Mart 2021 de gökyüzüne uçtu. Rasim Öztekin’i rahmet ve saygıyla anarken, yapılan her türlü gereksiz dedikoduya rağmen, kavuğun yeni sahibi Şevket Çoruh’un da, kavuğa, tarihte kalmış eski hocaları gibi sahip çıkacağından eminim.

 

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75