Kendini bilen, Rabbini bilir

   Dostlar hep beraberdir, ayrılmazlar. Bedensel beraberlikten ziyade gönül beraberliği daha önemlidir. Hangi diyara giderseniz gidin, gönül diyarınızdaki dostlar hep sizinle beraberdir. Uzaklıklar sevgileri azaltmaz, aksine çoğaltır.

   Yanmak zaman ister

   Zaman, yanacak insan ister.

   İnsan, koklayacak gül ister.

   Gül, ötecek bülbül ister.

   Bülbül, İbrahim gibi ateş ister.

   Ve ateş de uğrunda yanacak sevdalı bir yürek ister.

   Öyle bir yürek ki, davası uğruna her şeyini feda edebilen sevdalı bir yürek ve bu yolda seninle birlikte olan sevdalı dostlar bul ki, Rabbini yolun yolcuları olarak, dostun seni Dost’a götürsün. Nasıl bir dost olmalı ki bu? Bir Ebubekir, bir Ömer, bir Osman, bir Ali (r.a.) gibi.

   Ömür ne kadar uzun olursa olsun, eğer yakınlarınızın ve dostlarınızın kalbinde değilseniz, ömrünüz çok kısadır demektir. Uzun ömürlü olmak için kalplerde olmak lazımdır. Kalpleri fethetmek, bir yeri fethetmekten daha zordur.

   Madem dünya denilen aleme misafir olarak geldik, kiriyle, pasıyla, sevinciyle, üzüntüsüyle sevmeliyiz hayatı. Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine tam iman eden insan sevmenin güzelliğini keşfeder iyi ile kötünün aslında bir olduğunun farkına varır ne çok sevinir, ne de yerinir. Mümin olan gerçekçidir, zan üzere bulunmaz, yaptığını Allah rızası için yapar, yapmadığını da Allah rızası için terk eder. Mümine yakışan, ümidini hiç yitirmemesidir. Aydınlık günler yakındır. Aydınlık, karanlığın en koyu anından sonradır hep. Mümin önce kendisiyle barışık olmayanın, başkalarıyla dost olması zordur. Her mümin kendisini gözden geçirmeli özeleştiri yapmalı, içindeki karanlıkları yine kendisi aydınlığa çıkarmalıdır. Bu da ancak Rahmani yoldan geçer. “Kendini bilen Rabbini bilir” denmemiş midir?

   Evet, gerçek dost sırt çevirmez, iyi günde de, kötü günde de bizimle olandır.

                                                              **

Misâfirsin bu hânede ey gönül!

   Hazreti Mevlâna gönül diliyle, çoraklaşan gönüllere şöyle sesleniyor:

Misafirsin bu hânede ey gönül,

Umduğunla değil bulduğunla gül,

Hâne sahibi ne derse o olur,

Ne kimseye sitem eyle, ne de üzül…

   Ey Gönül, misafirsin şu dünyada. Nereden geldin, nereye gidiyorsun? Bu soru seni sarsmıyor mu? Bir daha soralım; Nereye gidiyorsun?

   Eğer sen nereden geldiğini biliyorsan, nereye gideceğini de bilirsin. Herkes bir yol çizer kendine. Bir ize takılır. Koşar beyhude ve biçare. Sen şu âlemde misafirsin. Bir misafir gibi bak etrafına. Bir misafir gibi tat sana sunulan ikramlardan. Bir yolcu gibi hazır ol sefere. Seferin uzun, menzilin uzak. Arkanda bıraktıkların sen yoksun diye ah etmiyorlar. O yüzden bu seferde arkana bakma. Varacağın menzile ne götürüyorsun? Heybende ne var, onun derdine düş. İçindeki duvarları yık, perdeleri kaldır, bir yolcunun bağlandığı kadar bağlan dünyaya. Bil ki, bu dünya kâğıttan sarayların geçici lezzetleri ile doludur. Vuslatını bir misafir gibi tamamla.

   Bu hâne ne misafirler gördü! Hepsi geldiler ve gittiler. Hepsi faniydiler. Sen de fanisin ey gönül. Senin de günlerin sayılı. Öyle bir haneye gideceksin ki, ebediyet şerbetini içecek, gerçek Bâki olana kavuşacaksın. Bu âlem senin yerin değil. Sen gözlerini ufuktan yana çevir. Bak sonsuzluk güneşi doğmak üzere. Âlem-i dünyadan, âlem-i ukbaya kanatlan ey gönül.

                                                                   * * *

   Ey Gönül, başkalarından ne beklersin? Ne verebilirler sana acıdan ve kederden başka? Sen, senin payına düşen takdir çilesini çekmekle yükümlüsün. Senin hesabına düşen nimetlerin hesabını verebilecek misin ki, başkalarına umut bağlıyorsun? Dualarına karşılık veren Rabbinden başka kimseye umut bağlama!

   Kim senin acılarını dindirebilir? Kim sana saadet verebilir ebedi âleminin kurtuluşu için O’ndan başka. Sen ne beklersen Allah’tan bekle. Ona yönel, O’na sığın, O’nu iste. Zira dünya ve içindekilerin sana sunduğu pırlanta ile süslenmiş zehir dolu bir kâseden başka bir şey değildir.

   Şükür en büyük sermayen, hamd, sığındığın liman olsun. Kimileri dünyanın bin bir türlü gösterişli sefasında olurken, senin heybende sonsuzluğa hevesli dertlerin, çilelerin olsun.

                                                                 * * *

   Ey gönül, istediğin kadar telaşa kapıl. İstediğin kadar çırpın, didin. Sen, senin hakkında yazılanın bir harfini değiştirebilir misin? Misafir olduğunu unutma. Hane sahibi ne takdir etmişse o olur. Tedbirinle teslim ol. Tedbirin teslimiyetinin önüne geçmesin. Her tedbiri al ama takdiri ve tevekkülü sahibine bırak. Hazreti İbrahim gibi, “Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum’’de ve kurtul. ‘‘Senden gelen bana hoştur. Ne gelirse senden gelsin. Dert de gelse, sevinç de gelse hepsi başımın üstüne” de. De ki, sana merhamet yağmurları insin, teslimiyetini yeşertsin.

                                                                 * * *

   Ey gönül, sana bakanlar ferahlık bulsunlar yüreklerinde. Saf gönüllerin aynası ol. Sana gelenler sonsuz bir deryadaymış gibi olsunlar. Kimseye yüzünü asma. Kimseden incinme. Kimseye sitem etme. Sen kimsin ki sitemi diline getiriyorsun! Sana bu kadar nimet veren, senin işlediğin isyanlar karşısında bir defa bile sitem etti mi? Senin bunca gafletin karşısında sana mağfiret kapılarını kapadı mı? Hep tövbe kapılarını açık tutmadı mı?

   Ey gönül! Siteme hakkın yok. Üzülmeye de. Sitem gönlü kuruların işidir. Mümin gönül daima hamd halinde olmalı. Her dem yüreği şükran hisleri ile dolmalı. Gönüllerin iksiri, kendinden başka yüreklerin kurtuluşu için yanmadadır.

   Yan ey gönül yan! Yan da uykudan uyan. Elbet vardır seni bir duyan, Ahını işitip, halini anlayan.

   Ey gönül, yan gayri, Nar-ı aşka dayan gayri. Hem öyle bir yan ki nefesin katılaşmış yürekleri eritsin. Ayrılığa dert deyip üzülme, sebepsiz isyan edip küsme. Gayri hüzün dediğin gönle ilaçtır, Gönül aşka giden yolda derde muhtaçtır. Benliğinden sıyrıl artık.

   Ey Gönül, kırılma, darılma, incitme, incinme. Sana gelenlerin sonsuz deryası ol! Muhabbetinle çağlayan ol! Sen içine sığdırdığın dünya kadar olursun. Küçük hayallerin, beyhude heveslerin ardından koşarsan onlar seni yücelere değil, aşağılara çeker. Sen de süfli hislerle beraber yok olup gidersin.

**

Ramazan ayı içinde Kur’an ile irtibatımızı sağlamlaştırmak

   İmkân bulan her mümin Ramazan'da hem lafız hem mana olarak Kur'an'ı baştan sona okumalı (hatim indirmeli), lafzını okuyamayanlar manasını, manasına vakit bulamayanlar lafzını okumalıdırlar. Bunların hiçbirini yapamayanlar televizyon, radyo, hafızalı telefon gibi aletlerden Kur'an dinlemelidirler. Ramazan'da başlayan Kur'an ve tefsir sohbetleri/okumaları belli periyotlar da yıl boyu devam etmelidir.

   Salâ diye bildiğimiz Efendimiz'e (s.a.) minarelerden salâtü selam okunmasının O'na sevgi ve saygı ifadesi için değil de ölüm ilanı için okunmasından eza duyuyorum ve şikâyetçiyim.

   Bir başka şikâyetim de Kur'an-ı Kerim'in mezarlık kitabı haline getirilmiş olmasıdır. Halkı memnun etmek için bazı belediyeler, mezarlıklarda yüksek sesle devamlı Kur'an okutuyorlar. Cenazeyi defnederken de hocalar mezarı başında Kur'an okuyorlar. Böyle bir sünnet (Peygamberimiz ve O'nun yolundan gidenlerin uygulamaları) yoktur. Definden sonra mezarda yapılacak şey, müminlerin bir süre oradan ayrılmamaları ve hem kendileri hem de ölü için Allah'tan bağışlanmayı dilemelidir (istiğfar etmeleridir). Sünnet olan budur.

   Şikayet ettiğim iki uygulama insanlar üzerinde “Kur'an-ı Kerim'in mezarlık kitabı olduğu” intiba'ını bırakmakta ve bu intiba giderek yerleşmektedir. Halbuki Kur'an mezarlık ve ölülerin kitabı değil, dirilerin hayat kitabı ve kılavuzudur; onun bu şuur içinde her mümin tarafından her münasebetle okunması elzemdir.

Akif merhum ne güzel demiş:

Ya açar nazm-ı celîlin bakarız yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur'an şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için

YORUM EKLE

banner75