Bir zamanlar Mağusa Limanı

banner37

Bir zamanlar  Mağusa Limanı
banner90
banner8

 Ergül ERNUR

  Mağusa Limanı’nın bendeki yeri çok özeldir. Babam (Ertuğrul Ernur -Bayrak olarak tanınır-) Mağusa Limanı’nda gümrük komisyoncusu olarak çalıştı. Çocuk yaşta başladığı bu mesleğinden de emekli oldu.

   Çocukken babam bizi limana götürür, gemileri gösterir, yüklerin gemilerden nasıl indirildiğini izlerdik. O devasa gemilere hayretle bakar incelerdik. Bu kadar büyük bir demir yığının içinin nasıl olduğunu hep merak ederdik. Vinçler ve insan gücüyle gemilerden indirilen konteynırların metrelerce havalanıp yere indirilişini izlemek, film gibi gelirdi bize. Liman işçilerinin bağırarak birbirlerine seslenişi, vinci kullanan kişiyi el hareketleriyle yönlendirmesi ilgimizi çekerdi.

   Limanın her yeri konteynırlarla, TIR ve kamyonlarla doluydu. Her yer toz topraktı… Arabayla liman yolunda giderken bir anda iki konteynır arasından bir iş aracının yola atılması bizleri korkuturdu.

1990’lı yıllardı… Mağusa gümrüğü, eski liman olarak bilinen yerdeydi… Yolcu salonunun da tam dibindeydi.

Yolcu, araç ve yük taşıyan feribotun limana geldiği gün orada cümbüş vardı… Her yer insan, valiz dolu olurdu. Karmaşanın içinde kaybolur giderdik.

   Gümrüğe girdiğimizde herkes bizleri sevgiyle karşılardı… Babam gümrüğün içinde cam kenarında uzun uzadıya giden masalardan birine oturur, evrak işlemlerini yapardı. Biz de camdan denize bakar, gemileri izlerdik. Getir-götür işleri de yapardık. Bu evrakı şu ablaya götür, bu abiye ver… Gümrüğün içinde sanki evdeymişiz gibi koşturur dururduk.

Ama aklımdan hiç çıkmayan şey, gümrüğün içine adım atar atmaz etrafa yayılan kahve ve tost kokusu olurdu.Nur içinde yatsın, Vedat Ağlamaz amcamız… Mağusa Gümrüğü’nün simgesiydi… Başında beresi, elinde tepsisi herkese kahvesini, çayını götürürdü.

Program yapımcısı, KIBRIS Medya Grubu çalışanlarından Hüseyin Ağlamaz’ın da babası olan Vedat amca, sağır ve dilsizdi. Gümrüğün kapısından girer girmez beni kucağına alır, öper, şakalar yapıp güldürürdü. Konuşamazdı ama bakışlarıyla, el hareketleriyle duygularını ve sevgisini öyle güzel anlatır, hissettirirdi ki, kelimeler bunu ifade edemezdi. Her gittiğimizde mutlaka, çikolata ya da garga suyu ısmarladı.

   Vedat amca aslında gümrüğün odacısıydı ve gümrük adına oradaki çay ocağını işletiyordu. 1975’ten 2002’ye kadar da burayı çalıştırdı… Mağusa gümrüğü limanın girişine yani şimdiki yerine taşındığında da bir süre daha burada görev yaptı.

   Çocuk aklı işte, Vedat amcanın konuşamıyor olmasının nedenini hep sorgulardım kendimce. Herkes gibi ben de Vedat amcanın doğuştan sağır ve dilsiz olduğunu sanırdım. Yıllar sonra Hüseyin Ağlamaz’la sohbetimizde işin aslının başka olduğunu öğrendim. Vedat amca 72 yaşına gelene kadar evlatları da onun doğuştan engelli olduğunu biliyormuş. Hüseyin Ağlamaz şöyle anlatıyor:

“Babamın doğduğundan beri sağır ve dilsiz olduğunu biliyorduk. Gerçeği babam 72 yaşındayken öğrendik, o da tesadüf eseri oldu. Halam, sohbet esnasında babamın laf atışmalardan söz ediyordu. O an şaşırdık… Halama nasıl yani babam konuşabiliyor muydu diye sorduk. Gerçeği o an öğrendik. Babam, 3.5 yaşındayken çok ağır bir kabakulak geçirmiş ve işitme yetisini kaybetmiş. Duyamayınca da konuşamamış.Ama bu durum hayatına hiçbir zaman engel olmadı. Her istediğini anlatabildi. Bu gerçeği öğrendiğimiz bir dönemde yani babam 72 yaşındayken, yeniden işitme yetisini kazanmaya başladı ve kulakları az da olsa duyar oldu. Bir gün arkası dönükken ona baba diye seslediğimde beni duyup, yüzünü dönerek bana baktığı anı hiç unutmuyorum. Yıllar sonra ona baba dediğimi, benim sesimi duymuştu”.

Vedat amcanın sevgisiyle karşılanıp, uğurlandığımız gümrükten çıkınca, bir yere daha uğrardık.

Babam evrak işlerini tamamladıktan sonra malın götürüldüğü antrepoya giderdik. Hepsinin numarası vardı. Devasa antreponun içinde yığınla kutular, kasalar, paletler vardı. Babam, gelen malın kontrolünü yaparken, kartonların üzerine çıkar, kendimizce oyunlar oynardık. Burada da görevimiz vardı… Babam bize sorumluluk verip, kutuları saymamızı isterdi.

  Sorunlar olurdu, sıkıntılar yaşanırdı ama espriler yapılır, hikayeler de anlatılırdı o anlarda. Antreponun içinde av anılarını az dinlememiştik.

   Bana bu anıları sosyal medyada gördüğüm bazı fotoğraflar hatırlattı.

   Ne kadar şanlıyız ki, ülkemizin en önemli limanının bir dönemine, orada çalışan insanların birbirine bağlılığına ve dostluğuna şahit olmuşuz, ne güzel insanlar tanımışız.

   Bize bu şansı tanıdığı için… Teşekkürler babam…

banner134

Mağusa Limanı’nın tarihine bir bakış

   Limanlar Dairesi Müdürlüğü’nün sitesinden alınan bilgi şöyle:

Mağusa’nın M.Ö. 274 yılında Ptolemus Krallarından Philadelphus tarafından kurulduğu ve kralın kızkardeşi Arsinoe’nin adını verdiği söylenir. Bu Arsinoe kenti, Salamis’in M.S. 648’de Araplar tarafından yıkılıp yakılması üzerine oradan göç edenhalklabüyümüşve adını dadeğişerek “KumdaSaklı”anlamında “Ammochostos” olmuştur.  Lüzinyanlar döneminde (1192-1489) ise Mağusa, adanın Lefkoşa’dan sonra ikinci büyük kenti durumuna yükselmiş ve Frenklerin diliyle “Famagusta” diye tanınmaya başlamıştır. Kutsal topraklarda Haçlı Seferleri ile kurulmuş olan Batı Hristiyan kökenli Krallıkların son kalesi olan ACRE’nin (1291) Müslümanların eline geçmesi ile Guide Lüzinyan isimli Kral’ın 1191 yılında Kıbrıs’a gelmesi ile kenti işlek bir liman ve ticaret merkezi haline getirmişlerdir.

Doğu ülkelerinden Suriye kıyılarına getirilen birçok kıymetli ticari eşya, Mağusalı tüccarlar tarafından Mağusa üzerinden Avrupa’ya sevk edilmeye başlanmış ve böylece kent, doğu – batı ticaretinde bir transit merkezi antrepo olarak büyük rol oynamıştır.  Böylece, XIII’üncü ve  XIV’üncü yüzyılda bir ticaret merkezi olarak tarihin en hareketli ve en önemli devrini yaşadı. Bu dönemde kent, birçok farklı din ve millete sahip tüccarları barındırmış, adanın doğu ve batı arasında ithalat ve ihracatları gerçekleştirmiştir. Bu gün sur içerisinde görülen ve Süryani, Ermeni, Ortodoks ve Lâtin Kiliselerine ait yapılar bu dönemde inşa edilmiştir.İhraç ürünleri arasında ipek, arpa, tuz, hububat ve Venedik dükalığının zengin sofralarının vazgeçilmez şarküteri ürünü turşulanmış Pulya Kuşu vardı.

  

1374 yılında Ceneviz donanmasının Mağusa’yı kuşatması ve yağmalaması ile bu parlak dönem sona ermiştir. Ceneviz dönemi 90 yıl sürer ve bu dönemde Mağusa şehir ve limanı ticari önemini yitirir.  Venedik dönemi (1489-1570) liman ve şehrin ticari çöküşü devam eder ve sadece askeri yönden geliştirilerek bu gün gördüğümüz zamanın en modern müdafaa sistemi inşa edilir. 1562-1570  yılları arasında, Askeri Mühendis  Pauladi Ferrari’nin hazırladığı plâna göre, rıhtım boyunca su derinliği 13 Venedik ayağı (4.24 metre), girişe yakın 14 Venedik ayağı (4.87 metre) ve liman ortasında ise 12 Venedik ayağı (4.17 metre) idi.

Bugün Deniz Kapısı olarak bilinen Canbulat Tapya’sı ile Othello Kalesi arasında, giriş kapısının limana bakan cephesindeki mermer kanatlı “Aslan Heykeli” Venedik dükalığının sembolüydü ve Rönesans devrinin adadaki en mükemmel  eseridir.  

   1476 yılında Venedik Generali  Antonio Leoredane,Mağusa Limanı’nın Kıbrıs Adası’nın  merkezi ve anahtarı olduğunu, ancak nüfusunun göç etmiş olduğunu yazar. 1510 yılında bu durum biraz iyileşir, bir diğer rapora göre 1510 yılından itibaren Lefkoşa’daki Yahudi nüfusundan bir kısmı Mağusa’ya yerleşir ve nüfusu 4500 sivil,  500 askere yükselir. 1569’da kent nüfusu 10 bin olmuştur.

   Osmanlı - Türk Dönemi, Lefkoşa Kenti’nin 1570 yılında, Mağusa’nın ise 1571 yılında alınması ile başlar.  Bu dönem için, mevcut kayıtlar daha ziyade Osmanlı İmparatorluğuna muhalif olan batılı gezgin ve yazarlar tarafından yazıldığı için tarafsız olmayıp, son derece subjektif değerlendirilmekteydi. Bu karmaşık ve çelişkili yazılı belgelerden şöyle bir özet çıkartılabilir.  Osmanlı Sultanları, Mağusa Liman ve Kentinin askeri yönden önemini iyi kavrayarak, güçlü olduğu sürece bir askeri üs olarak elinde tutmuş ve liman ve kale çevresinde Uluslararası ticarete ve ticari kesimlere yasaklanmıştır.  Yine denizyolu ile Hindistan’a gidildiği için İpek Yolu’nun, batı dünyasına köprü vazifesi gören bir liman olması özelliğini de kaybetmiştir.

  

1878 yılında adanın İngiltere Krallığına kiralanmasıyla yeni bir dönem başlar, limanın stratejik durumu için ilk rapor Whepworth W. Dickson tarafından hazırlanır. Mağusa, tabiatın bir bağışıdır ve ticari açıdan Beyrut ve İskenderun limanlarına, askeri açıdan ise İskenderiye’ye rakip olacak pozisyondadır. 

   1879 yılında İngiliz hükümeti Thomas Orniston isimli bir Mühendis, Mağusa Limanını etüt etmek için gönderilir.  Bir yıl sonraki raporunda, 600 ayak uzunluğunda rıhtım yapılmasını ve bir mil uzunluğunda mendirek yapılmasını tavsiye eder.

   1898 yılında Coddes Co. Firması, yeni bir liman inşası için görevlendirilir. Görevlendirilen Şirket, limanın 24 ayak derinleştirilmesinin, giriş kanalının 250 ayak uzunluğunda, 24 ayak derinliğinde olmasını ve de rıhtımın 800 ayak olmasını teklif eder.  Toplam maliyet 123,993 İngiliz Pound’u olarak hesaplanır.  Koloni hükümeti bu teklifi kabul eder ve Ekim 1902’de çalışma başlar.  Ağustos 1904’de tamamlanır.  Toplam maliyet 126,600 İngiliz Pound’u olarak gerçekleşir.  Bugün bu kısım, İç Limanın yarısıdır.  Deniz Kapısıyla, Othello Kalesi arasında kalan bölümdür.

   İngiliz döneminde, ikinci limanın inşası, artan ticaret hacmine göre 1925-1933 yılları arasında yapılır.  161,030 İngiliz Pound’a mal olan bu genişletme, Deniz Kapısıyla, Canbulat Kapısına kadar olan bölümden oluşur.  III. Geliştirme dönemi, II. Dünya Harbini müteakip yıllarda 1959-1965 yıllarında yapılır.  Yeni Liman (Dış Liman) olarak bilinen 1962 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin aldığı kararla bir Polonyalı firmaya verilir ve 39,895 İngiliz Pound’u maliyetine 2150 ayak uzunluğunda ve 32 ayak derinliğinde yeni bir rıhtım inşa edilir. Bu şekilde Mağusa Limanı bugün görülen son şeklini almış olur.

  1963-1974 yıllarında adadaki Türk ve Rum kökenli nüfus arasındaki kanlı çatışmalar, doğal olarak müşterek liman çalışanları için zor bir dönemdir.  1963 yılına kadar gerek armatör, gerekse Liman İşçisi olarak Türklerin çoğunlukta olduğu deniz ticaret yapısı, 1963’ten sonra Rumlar lehine çevrilir.  İkinci Dünya Harbine kadar, çoğunluk Türk ve çevre Arap  ülkelerine ait olan armatörlük, harbin getirdiği menfi koşullar ve de Koloni hükümetinin ilgisizliği, bir çok Türk denizcisini iflâs durumuna getirmiştir.  Bir çoğunluğu gemilerini satarak vazgeçer.

   Her şeye rağmen, bu zor dönemde yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ticarete yönelik olumlu yatırımları,  siyasi kararlar ile Mağusa Limanı hızla gelişir.  Adanın en önemli ithalat ve ihracat limanı durumuna getirilir.1974 yılında Mutlu Barış Harekâtı ile limanın işletilmesi ve yönetimi yeniden ve tamamen Kıbrıs Türklerinin eline geçer.

YORUM EKLE
banner140
SIRADAKİ HABER

banner75