banner6

Edebiyat yolculuğunda şüphecilik

banner37

Edebiyat yolculuğunda şüphecilik
banner150 banner151 banner143

Ahmet UÇAR
İnsan, doğası ve dünyadaki konumu gereği belirsizliğin yarattığı şüpheyle yaşamaktadır. İçerisinde bulunduğumuz evrenin nesnel olarak tam olarak çözülmemesi, insanın zaman zaman kendini dünyada yabancı hissetmesine de zemin hazırlamaktadır.
Bu bağlamda düşünüldüğünde felsefe tarihinde septisizm olarak kendini gösteren şüphecilik insanın gerçeğin bilgisine kesin olarak ulaşamayacağını savunur.
İnsanın bir “şey”in varlığını duyularıyla bilmesi, duyuların yanıltıcı olduğunu dikkate aldığımızda bu bilginin kesinliğini sorgulatmaktadır. Septik filozoflara göre gerçek bilgiye ulaşmak mümkün değildir.
Metafizik, yani madde dünyasının ötesinde bulunan konu ve kavramlar hakkında deneyime bağlı bir delil olmadığı için şüphecilikten bahsedilebilinirken, madde dünyasındaki “şey”lerin varlığı da şüphelidir.
Yukarıda da belirtildiği gibi gerçeğin bilgisine duyularıyla ulaşmaya çalışan insanın, duyusal özellikleri kusurlu bir özelliğe sahiptir.
Bunu daha anlaşılır kılabilmek için uzaktan gördüğümüz birisini tanıdığımız başka birisine benzetmek, mikroskop olmadan bakterileri görememek, içi havayla dolu bir bardağın boş olduğunu zannetmek gibi örnekler verebiliriz.
Şüpheci filozoflar madde dünyasındaki nesnelerin varlığını temel olarak kabul ederken, bu varlıkların kişide yarattığı algılardan şüphe etme yolunu seçmektedir. Yani buzun soğuk olduğu yargısı insanın duyusal deneyimle elde ettiği bir yargıdır.

Ancak aynı buz ellerinde kalın eldiven bulunan kişiler için aynı özelliğe sahip değildir. Öyleyse buzun soğuk olması durumu buzun kendi iç yapısından gelen bir özellik midir, yoksa insanın duyularıyla deneyimlediği bir sonuç mudur?

Edebiyat yolculuğunda şüphe
Şüpheci felsefi düşüncenin edebiyat yolculuğunda olan bireylerin kendini gerçekleştirme sürecinde de önemli bir işlev göreceğine inanıyorum.
Bilindiği gibi edebiyat yolculuğunda geçmiş dönemlerden bu yana usta-çırak ilişkisi görülmektedir. Şiir özelinde konuşacak olursak bir şair adayının şiir sanatı üzerine donanım sahibi olabilmesi için kendi araştırmaları ve çalışmalarının yanı sıra deneyimli şair ve kuramcılardan yararlandığı bilinen bir gerçektir.
Öyle ki halk edebiyatlarında ozanların kendini geliştirmesi için usta ozanlardan ders alması bu usta-çırak ilişkisinin en önemli örneklerinden birisidir
Günümüz şiir atmosferi açısından düşünüldüğünde ise varoluşunu gerçekleştirmek isteyen genç şairler gerek poetik yazılar, gerekse de deneyimli şairler tarafından savunulan görüşlere ve verilen tavsiyelere göre hareket etme eğilimindedir.
Poetik yazıların ve tavsiye veren kişilerin edebiyat tarihi açısından önemli isimler olması ise bu unsurların mutlak bir nitelik olduğu yanılgısını doğurmaktadır. Oysa genç şair şiirle ilgili kendisine sunulan bilgilere şüpheyle yaklaşmalıdır.

Şiir sanatıyla ilgili sunulan görüşler ve verilen tavsiyeler şairlerin bakış açısına göre değişiklik gösterirken, dönemden döneme de farklılık arz etmektedir. Çünkü belli bir şiir anlayışı; söz konusu şairin hayata bakışı, çocukluğundan bu yana geçirdiği serüven, okuduğu kitaplardan çıkardığı sonuçları, gündelik hayatta ilişki içerisinde olduğu insanlar, çevresinde bulunan varlıklar, sesler; kültürel altyapısı gibi birçok etmene bağlı olarak gelişim göstermektedir.
Kendi şiirini bulan deneyimli şairler bu nedenle “biricik” bir poetik donanıma sahip olurken, şiir sanatıyla ilgili tavsiye ve görüş verirken bu donanımdan yola çıkmaktadır.
Genç bir şairin kendi şiirini oluştururken birbirinden farklı şairlerin düşüncelerini sorgulamadan, bunlara şüpheyle yaklaşmadan kabullenmesi kendinden uzaklaşması anlamına da gelmektedir.

Nitekim müzikle yakın bir ilişki içerisinde olan şairlerde ritim, ahenk ve genel olarak müzikalite önemli bir yerde dururken; daha düşünsel eylemlerde bulunan şairler için ise derinlik, kavramsallık önemli bir konumdadır.
Edebiyat kuramlarına ve eleştirilerine bakıldığında birçok düşünürün birbirinden farklı teoriler ortaya atması da bu farklılığı görünür kılmaktadır.
Edebiyat yolculuğunda edebî anlamda kendini arayan genç şairin tıpkı septik filozoflar gibi kendisine ve genel anlamda edebiyata sunulan görüş ve tavsiyelere şüpheyle yaklaşması, bu düşünceleri sorgulayıp bir sonuca ulaştıktan sonra benimsemesi, varlığının sağlam bir temele dayanmasını sağlayacaktır.

Garip akımının öncüsü olan Orhan Veli Kanık, Genç Bir Şairle Konuşma isimli yazısında başından geçen bir olayı şüphecilik bağlamında şu şekilde anlatmaktadır:
Nasihati sevmem; kimseye nasihat vermek istemem. Daha doğrusu buna hakkım yoktur. Ama bu genç şaire birkaç söz olsun söylemenin cazibesinden kendimi alamadım. Birtakım cevherler yumurtlayıp, bir sürü büyük hakikatler söylediğimi sanmayın.Hayır! Ben ona sadece o cevherler yumurtlayan insanlardan şüphe etmesini, o büyük hakikatlere körü körüne inanmamasını söyledim. “Büyük hakikatler şiir üstüne midir, bil ki çoğu şiirden anlamayan insanlar tarafından söylenmiştir. Sen şairsin. Belki de ömrünün sonuna kadar şiiri düşünecek, sen çok onun çilesini çekeceksin. Sahici şiirin hangisi olduğunu anlamak, onu sanat yapan cehdin nasıl bir ceht olduğunu bulup meydana çıkarmak, senin mi daha hakkındır, yoksa o lafebelerinin, o çene kavaflarının mı?’ dedim.
Orhan Veli’nin bu sözlerine bakıldığında genç bir şair ömrünün sonuna dek şiiri düşünmekle lanetlenmiş bir birey olarak karşımıza çıkarken, bu bireyin başkalarının sözlerine şüpheyle yaklaşmasının önemine vurgu yapılmaktadır.
Tüm bu unsurlar ışığında bakıldığında edebiyat yolculuğundaki genç şairin lanetlendiği şiir hastalığı sürecinde kendisine şiir sanatıyla ilgili sunulan görüş ve nasihatlere şüpheyle yaklaşmasının büyük önem arzettiği görülmektedir.

YORUM EKLE
banner140
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75

banner88

banner110